“Me Rihna, Nihna Hon”
Depremin ilk iki haftası dokunduğumuz her kişiden “devlet nerede” feryadını işittiğimiz bir dönemdi. Adıyaman’da halk valiliğe yürümüştü, sırıtarak cevap veren Vali Mahmut Çuhadar’dan hesap sorulmuştu. AKP’li vekillerin protesto edildiği, halkın acısının öfkeye dönüştüğü bir dönemdi. Erdoğan ve Bahçeli deprem bölgesine ilk ziyaretlerini yaptıklarında şubatın 20’siydi. En az 50 bin insanın canından olduğu 6 Şubat depremlerinin ardından, bölgeye ancak iki hafta sonra ilk kez gelebilmişlerdi. Halk, bütün devlet imkanlarının Erdoğan’ın elinde toplanmasının çaresizliğiyle uğraşırken Erdoğan yine en iyi yaptığı şeyi yapıyordu, yalan söyleyip nefret kusuyordu. Hükümetten hesap soranlara “tuttuğumuz defteri açacağız” tehditleri savuruyor, Hatay’ı bir yılda yeniden inşa etme sözü veriyordu. Açıkça yalan söylüyordu, gerçek bugün ayan beyan ortada.
Aynı süreçte "Türkiye Tek Yürek" kampanyasıyla rekor bağış toplanmıştı. Mevcut rejimin işlevsizliğinin, devlet mekanizmalarının çöküşünün canlı yayında itirafıydı bu. Haluk Levent’in başını çektiği bir sivil toplum hareketi 11 şehrin yarasını sarmaya çalışıyordu. Deprem vergisi toplayan bir devletin Haluk Levent’e muhtaç olduğunu gözlerimizle görmüştük. Instagram üzerinden vinç arayanlara, Twitter’dan dayanışanlara cevap olarak Erdoğan rejimi bölge genelinde internete erişimi kısıtladı. Yardıma gitmedikleri halkın kendi kendine dayanışması bile rahatsız etmişti Saray’ı. Bağış kampanyasıyla toplanan bağışlarla ilgili soru işaretleri uyandı bir süre sonra. Birçok kişinin övündüğü o yüklü bağışlarla deprem bölgesinin gerçekliği arasında bir uçurum vardı. Suya, elektriğe, gıdaya erişimi kısıtlı Hataylı, toplanan bağışların akıbetini merak ediyordu. “Haluk Levent apolitizmine” de bu yüzden kızmak lazımdı. Her türlü felakette yardıma muhtaç olan insanlara yardım götürmek sizi iyi bir insan yapar ama insanların neden bu duruma düştüğünü sormamak yalnızca rejime hizmet eder. Deprem üzerinden bir yıl geçmesine rağmen çadırda yaşayan bir şehit annesine ev almak ancak beraberinde gerekli soruları sorarak yapıldığında alkışlanacak bir hareket olabilir. Hani çadırda yaşayan vatandaşımız yoktu? Şehit haberi neden hep sıvasız evlere gelirdi? Arasında yaşayacak dört duvarı dahi olmayanlara ne demeliydi?
Can Atalay’ın bugün rehin tutulması da bu sebepten. Can Atalay gerekli soruları soramasın, hem mecliste hem de sokakta mücadele edemesin diye çoktandır askıya aldıkları Anayasa’nın artık olmadığını söylediler. Sevdiklerini, evlerini, anılarını kaybeden 75 bini aşkın Hataylı binbir zorluğa rağmen sandığa gidip Can Atalay’ı kendilerine vekil seçmişti. Birden fazla AYM kararına rağmen, 75 bini aşkın insanın iradesini Can Atalay nezdinde rehin aldılar. Böyle bir ortamda hiçbir şey yokmuş gibi yerel seçimlerde kim, nereden aday gösterilecek kavgası yapılmasını aklımız almıyor. Anayasa’nın uygulanmadığı bir rejimde İzmir’in rantını hangi CHP’linin yiyeceği ne kadar önemli? Bir doğal afet olan depremin katliama, hatta bir "şehirkırımına" dönüşmesi yine hukuk tanımamakla açıklanabilir. Çürüyen devlet mekanizmaları da askıya alınan hukuk devleti ilkesi de AKP rejiminin en büyük enkazı. Hukukun işlemediği bir rejimde 50 bini aşkın kişinin ölümüne sebep olanlar özgürce aramızda dolaşır. Bağımsız yargı olmazsa, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum yargılanmak yerine depremi kurbanlık bir koyun gibi bekleyen İstanbul’a aday yapılır. Bunca hukuksuzluğa karşı bir reaksiyon gösteremeyen, siyaset üretmekten yoksun kurumsal muhalefet de eşit derecede sorumlu içinde bulunduğumuz durumdan. Dün “Anayasa’ya aykırı ama evet” diyerek milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıranlar, bugün Can Atalay’a özgürlük sloganları atıyor. Can Atalay için bir miting yapmayı bile beceremeyenler, Hatay’a yine şehir suçlusu Lütfü Savaş’ı aday gösteriyor. Hukuk sistemi bir günde askıya alınmadı ama kurumsal muhalefet yıllardır siyaset üretemiyor Türkiye’de.
Yüzyılın katliamı üzerinden bir yıl geçti. Hatay hâlâ enkaz altında. Aradan geçen bir yılda Hatay’da pek az şey değişti. Gıdaya ve elektriğe erişimde problemler var. Türk Tabipler Birliği’nin yayımladığı raporda, araştırmaya katılan ailelerin sadece üçte birinin gıdaya düzenli erişimi olduğu, yetersiz beslenen 5 yaş altı çocuklarda bodurluk ve zayıflık görülme oranının arttığına dikkat çekildi. Depremden sağ çıkan ancak daha sonra kaybolan onlarca insanın yakınları ise kayıplarının bulunması için çırpınıyor, Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği altında mücadelelerini sürdürüyorlar. 6 Şubat 2024 ise kayıpların resmi kayıtlara ölü olarak geçeceği gün.
Erdoğan’ın geçen hafta itiraf ettiği gibi, AKP’ye boyun eğmemenin, onurlu bir hayat için direnmenin cezasını çekiyor Hataylılar. Geçen yıl “tüm renkleriyle yeniden ihya etmenin” sözünü verdiği Hatay’a, katliamın yıldönümünde tehditler savuruyor Erdoğan. Hataylı ise sokakta bugün, Defne’de, Samandağ’da, İskenderun’da. Kimisi Ankara’dan, kimisi Antalya’dan, kimisi de İstanbul’dan anacak kayıplarını. Bir yıldır kendi yaralarını yine kendi sarmaya çalışan Hataylı, bugün birlikte “Me Rihna, Nihna Hon” (gitmedik, biz buradayız) sloganları atacak. Erdoğan’ın üzerlerine düşürmeye çalıştığı karanlığı ellerinde mumlarla dağıtacak.
Ve and içerim ki,
bir mendil işleyeceğim yarına kadar,
gözlerine sunduğum şiirlerle süslü
ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:
“Bir Hatay vardı, bir Hatay gene var.”
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()