MKUltra’dan Epstein’e kurumsallaşmış körlük

MKUltra’dan Epstein’e kurumsallaşmış körlük
mkultra-epstein

Toplumlar yüzleşmektense görmemeyi tercih eder. Rahatsız edici bir gerçekle karşılaştıklarında inkâra ya da içgüdüsel olarak geçmiş zamana sığınırlar: Yaşandı, açığa çıktı, bitti. Bu refleks yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda politiktir. Çünkü dosyayı kapatmak kurumları korur, yüzleşmek ise sistemi tehdit eder.

Bugün “komplo teorisi” etiketiyle kenara itilen pek çok yapı ve inkârın kökeninde, devletlerin bizzat kendi eliyle belgelediği bir tarih yatıyor. Bunun en çıplak örneği MKUltra’dır. 1950’lerin başından 1970’lerin ortasına kadar, Soğuk Savaş’ın en sert döneminde CIA tarafından paravan vakıflar aracılığıyla Harvard ve Stanford gibi “saygın” üniversitelerle işbirliği içinde ve gizliden yürütülen bu program, insan zihninin korku, kimlik çözülmesi ve travma yoluyla nasıl parçalanabileceğini araştırdı. Bu çalışmalar, erken dönem nörobilim ve davranış bilimleri laboratuvarları aracılığıyla yürütülüyor; uygulamada elektroşok, hipnoz, duyusal yoksunluk, sözlü taciz ve cinsel istismarı birer yöntem olarak kullanılıyordu.

Program sadece fiziksel işkenceyle sınırlı değildi, deneklere rızaları dışında yüksek dozda LSD ve diğer halüsinojen maddeler verilerek zihinsel savunma mekanizmaları sistematik olarak çökertildi. İstismar burada bir yan ürün değil metodolojinin bizzat kendisiydi. Program ifşa edildiğinde “sona erdiği” açıklandı, dosyaların büyük kısmı imha edildi, fakat orada üretilen bilgi ortadan kalkmadı. Travma yoluyla iradeyi çözme ve bu yolla efendi-köle ilişkisi yaratma teknikleri, bir kez keşfedildikten sonra tarihin karanlık raflarına kaldırılacak işlevsiz araçlar değildi.

Bu bilginin en tehlikeli çıktısı, insan zihninin kırılabilir olması değil, bu kırılmanın sistematik bir şantaj ve kontrol mekanizmasına dönüştürülebilmesidir. MKUltra’nın asli hedefi, bireyin iradesini felç ederek onu komutları sorgulamadan yerine getiren işlevsel bir “araç” haline getirmekti. Program sonrasında yürütülen kongre soruşturmaları ve hayatta kalanların tanıklıkları, travmanın bilinçli olarak kullanılan bir yönetim tekniği olduğunu tarihsel bir gerçek olarak kayda geçirdi.

Bu yöntemlerin asıl yıkıcı gücü ise ağır istismar yoluyla iradesi askıya alınan bireylerin, iktidar odaklarının kirli operasyonlarını sürdürebilmesi için kullanılan operasyonel araçlara dönüştürülebilmesinde yatar. Epstein ağında ve benzeri yapılarda gördüğümüz ise bu bilginin uygulanışıdır. Kurban yalnızca istismar edilmez, travma yoluyla köleleştirilir ve iradesi yok edilir, şantajla dolaşıma sokulur ve sistemin sürekliliğini sağlayan bir araca dönüştürülür.

[mailerlite_form form_id=16]

Bu, meselenin bireysel suç anlatısından çıkıp yapısal süreklilikler alanına geçtiği noktadır. Epstein’i “tekil bir vaka” olmaktan çıkaran, kişisel sapkınlıkları değil, onu mümkün kılan kurumsal altyapıdır. Resmi bir kamusal yetkiye sahip olmadığı sıkça vurgulansa da, kurduğu düzen MKUltra’dan aşina olduğumuz karanlık mimariyi fazlasıyla hatırlatıyordu: saygın üniversitelerle, özellikle nörobilim araştırmaları yürüten kurumlarla tesis edilen ilişkiler, kamu denetiminin tamamen dışında bırakılmış finansal kanallar ve yıllar boyunca mutlak gizlilik içinde sürdürülen, sistematik bir işkence ve istismar ağı. Bu unsurlar yan yana geldiğinde, karşımıza çıkan tablo bireysel bir suçtan ziyade tanıdık bir iktidar mimarisinin başka bir sahnede yeniden ortaya çıkan halidir.

Bu yapıyı fiilen dokunulmaz ve sürdürülebilir kılan mekanizma ise mağdurların emniyet kurumlarına yaptığı başvuruların sistematik biçimde etkisizleştirilmesidir. Epstein vakasında birçok mağdurun, yıllar boyunca yerel emniyet birimlerine ve federal kurumlara yaptığı şikayetler, “delil yetersizliği” ve “ikna edici bulunmama” gibi bürokratik gerekçelerle sumen altı edildi. Ortaya çıkan tablo, Epstein’in gerçekte ne ölçüde bağımsız bir aktör olduğu sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme getiriyor.

Bununla birlikte kamuoyu tartışmaları büyük ölçüde ağın politik bağlantılarına odaklanırken, finansal mimari neredeyse tamamen göz ardı ediliyor. Deutsche Bank ve JPMorgan Chase, Epstein’in operasyonlarını sürdürebilmesi için hayati bir güvenli liman işlevi gördü. Bu bankalar, Epstein’in sabıkalı bir seks suçlusu olduğu bilinirken, şüpheli nakit çekimlerine, gizli ödemelere ve genç kadınlar üzerinde kurduğu finansal kontrol mekanizmasına yıllarca göz yumdu. Burada karşımıza çıkan tablo basit bir denetim zafiyeti değil, suçun lojistiğini üstlenen kurumsal bir ortaklıktır. İsimler saklandığında suç bireysel kalır ancak devasa bankalar masaya konduğunda soru büyür: Bu suçun işlenmesi için gerekli altyapıyı kim, neden sağladı?

Epstein vakasında görülen kurumsal körlük, yalnızca ABD’ye özgü bir sapma değildi. Bunun benzerlerinden biri Almanya’da, 1960’lardan 2003’e kadar süren "Kentler Deneyi" ile yaşandı. Psikolog Helmut Kentler, pedofillerin kimsesiz çocuklar için “şefkatli koruyucu aileler” olabileceği tezini akademik bir çerçeveye yerleştirdi. Berlin Gençlik Dairesi (Jugendamt) bu yaklaşımı resmen onayladı. Onlarca yıl boyunca çocuklar, devlet eliyle ve bilerek, aralarında saygın üniversite ve enstitülerle ilişkili profesörlerin de bulunduğu istismar ağlarına teslim edildi. Bu bir yeraltı örgütünün gizli faaliyeti değildi, bütçesi devlet tarafından karşılanan, üniversitelerce meşrulaştırılmış bir sosyal politikaydı.

Bu organize yapı ancak 2010’lu yıllardan itibaren kurbanların tavizsiz mücadelesi ve 2020 yılında yayımlanan bir raporla medyanın gündemine düşmesiyle ifşa oldu. Ancak ifşa adaleti getirmedi. Kentler, skandalın boyutları resmen belgelenmeden önce "saygın bir akademisyen" olarak öldü. Sürece dahil olan bürokratlar ve faillerin büyük bölümü, zaman aşımı ve hukuki boşluklar sayesinde yargılanmadı. Devlet, onlarca yıllık sistematik şiddeti ancak çok geç bir aşamada, sembolik tazminatlarla ve dosyayı hızla kapatarak geçiştirmeyi tercih etti.

Bu vakalar birlikte okunduğunda, organize istismarın nasıl işlediğine dair net bir tablo ortaya çıkıyor. Suç, arka sokaklarda değil, prosedürlerin, sözleşmelerin ve akademik unvanların içinde üretiliyor. Finansal kurumlar lojistiği sağlıyor, bilimsel ve pedagojik dil suçu meşrulaştırıyor, psikiyatrik söylem ise mağdur tanıklıklarını örtmek için devreye sokuluyor. Alışık olunmayan, parçalı ya da travmatik biçimde ifade edilen tanıklıklar “paranoid sanrı” ya da “psikopatoloji” etiketiyle geçersizleştiriliyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Psikiyatri literatüründe "Martha Mitchell Etkisi" olarak tanımlanan bu mekanizma, bireyin dile getirdiği rahatsız edici gerçeklerin "psikiyatrik bir sanrı" olarak yaftalanmasını ifade eder. Adını Watergate skandalını ihbar ettiği için akıl hastanesine kapatılan ABD başsavcısının eşinden alan bu fenomen, tanıklığı paranoyaya indirgeyerek kolektif suçu kurbanın zihnine hapseder.  Mitchell vakası istisnai olduğu için değil, sistemin en elit, medyaya erişimi olan ayrıcalıklı bir figürün dahi "sanrı" etiketiyle nasıl kolayca etkisizleştirilebildiğini gösterdiği için kritiktir. Eğer güç kendi iç halkasındaki bir tanığı zorla ilaç vererek pasifize ediyor ve delilik ithamıyla susturabiliyorsa, kamusal görünürlüğü ve güvencesi olmayan sıradan mağdurların "epistemik imhası" artık bir ihtimal değil, iktidar asimetrisinin mantıksal ve kaçınılmaz sonucudur.

Kurumsal iktidar kendisine yönelen tehditleri bastırmak için azınlıkta kalan gerçeği “akıldışı” ilan eder, böylece yapısal şiddet, hukuki ve bilimsel prosedürlerin arkasına gizlenir. Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, iktidara her meydan okumada devreye sokulan psikiyatrik etiketler ve “komplo teorisi” suçlamalarıdır. Sistem bu noktada yalnızca faili korumakla kalmaz, hakikatin kendisini patolojize ederek, tanıklığı bir “semptom” ya da “paranoya” olarak kodlar ve toplumsal algıyı bu çerçevede yönetir. Tanıklığın “hastalık” ya da “komplo” olarak sınıflandırılması yalnızca kurbanı susturmakla kalmaz, toplumun sistematik şiddetle yüzleşme kapasitesini de işlevsizleştirir. Azınlıkta kalan anlatılar irrasyonel ilan edilerek kamusal meşruiyetin dışına itilir; böylece yapısal şiddet, psikiyatrik ve hukuki kategoriler aracılığıyla olağanlaştırılır. Bu kurumsal zırh, suçun prosedürlerin içine gömülmesini, görünmezleşmesini ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini mümkün kılan temel mekanizmadır.

Epstein’in üniversitelerle, nörobilim araştırmalarıyla ve transhümanist projelerle kurduğu ilişkiler bu nedenle tali ayrıntılar değildir. Güç, işlevsel bir kontrol mekanizması keşfettiğinde ondan vazgeçmez. “Birkaç canavar” anlatısının bu denli işlevsel olmasının nedeni de budur. Zaman zaman kamuoyu baskısını yatıştırmak için Epstein gibi tekil bir figür feda edilir fakat tarihsel tablo çok daha karanlıktır. Çoğu durumda o tek kurban bile verilmez.

MKUltra resmen ifşa edilmesine rağmen “milli güvenlik” kalkanı ardında tek bir sorumlu dahi hapse girmemiş; suç, tazminat çekleri ve bürokratik prosedürler arasında görünmez kılınmıştır. Kentler Projesi’nde belgelenmiş onca istismar, zaman aşımı, akademik unvanlar ve “bilimsel deney” söylemiyle yargıdan kaçırılmıştır. Bugün Epstein dosyasında karşımıza çıkan gizlenen listeler, geciktirilen açıklamalar ve kurumsal sessizlik tam da bu cezasızlık geleneğinin devamıdır.

Bu cezasızlık pratiği, yaşananların münferit bir adalet zaafı değil, kurumsallaşmış bir yapısal sorun olduğunu açıkça ortaya koyar. Toplumsal öfke birkaç failin sembolik biçimde feda edilmesiyle geçici olarak yatıştırılabilir ancak sistemler ancak şiddeti süreklileştiren yapılar ve onu meşru kılan kurumsal mekanizmalar doğrudan hedef alındığında gerçekten sarsılır.

MKUltra "resmen" sonlandırıldı, fakat onun öğrettiği metodoloji kimseden geri alınmadı. Epstein yakalandı ancak onu mümkün kılan mekanizmalar hâlâ yerli yerinde duruyor. İsimler değişiyor, kurumlar marka tazeliyor, sınırlar kayıyor. Deney bitmiyor.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.