Moda demokratik olabilir mi?

Moda demokratik olabilir mi?
BREAKFAST AT TIFFANY'S (Blake Edwards, 1961).

Lee Alexander McQueen'in intihar ettiği haberini okuduğumda günlerce yas tuttum. Modanın ne anlama geldiğini kavramamı, o dünyayı keşfetmemi sağlayan isimdi. Lise 1'de eve bilgisayar geldiğinde 146'dan internete bağlanıp girdiğim ilk “moda” sitesi onun adını taşıyan markanınkiydi. O siteyi her gün ziyaret ettim: yaratım süreçlerini izledim, tüm koleksiyonları tek tek inceledim, koleksiyon hikayelerini okudum, ilhamını aldığı coğrafyaları inceledim, kıyafetlerini şekillendirdiği kumaşları öğrendim. Geçmişine kadar ezberlediğim insanın zihninden geçenleri somut formlara nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalıştım. 2015’te -bir ajans maaşıyla izini sürdüğünüz hayallerin peşine düşmenin mümkün olduğu bir zamanda- Victoria&Albert Museum'da imza attığı tüm koleksiyonların sergilendiği Savage Beauty retrospektifini ziyaret etme fırsatı bulduğumda kendimi bu anlamda “tamamlanmış” hissettim. Hiçbir zaman Alexander McQueen etiketli bir kıyafete veya aksesuara sahip olmayacağımı biliyordum. Mağazasına hiç girmedim. Taklidi olarak üretilenleri arzulamadım, bu onun varoluşuna ihanet etmek gibi geliyordu. Benim için bir markayla bağ kurmak ona sahip olmayı gerektirmiyordu: fotoğraflara bakmak, hikayeleri okumak, koleksiyonların derinlerine inmek ve sonunda o koleksiyonları yakından görmek yeterliydi. Sergiden büyülenmiş bir şekilde ayrıldım, Lee'ye ulaşmıştım.

Modanın sürekli hareket halinde olması, bize ne söylediğini tam olarak kavradığımızı düşündüğümüz anda değişip dönüşmesi yeni bir şey değil. Hatta modanın bu amansız evrimi aynı ölçüde rahatsız edici ve heyecan verici. Ancak modayı eleştirenlerin iddia ettiği gibi anlamsız bir ahlaksızlık işareti olmaktan ziyade, modanın rolünün kültüre ayna tutmak olduğunu iddia edebiliriz.

Moda bize şu anda yaşadığımız çağın hızını, ilerlemeye ve yeniliğe olan takıntımızı ve çoğu zaman gelenekle paradoksal ilişkimizi gösterir. Antropolog Claude Lévi-Strauss’un modern toplumlar için çizdiği iki yoldan birisini seçecek olursak modayı, tarihsel faktörlerin kendi dengeleri ve süreklilikleri üzerindeki olası etkilerini yarı otomatik bir şekilde ortadan kaldırmak için kendilerine atadıkları kurumlar aracılığıyla arayışa giren “soğuk toplumlar” için değil fakat tarihsel süreci kararlı bir şekilde içselleştiren ve onu gelişimlerinin hareket ettirici gücü haline getiren “sıcak toplumlar” ile ilişkilendirebiliriz. Bu sıcak ya da kapitalist toplumlar ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimleri için hızlı değişime bağımlıdır. Bu nedenle modanın Batı dünyasının sürekli gelişiminde hayati araçlardan biri olduğunu yadsıyamayız. Bize ulaşan ve en son trend olarak kabul edilen her yeni moda, ilerlemenin bizi zorladığı kaçınılmaz değişim hareketinin işaretlerinden biridir. Modayı sevmek çağdaş bir eğlencedir, yepyeni olana göz dikmek, “zamanının modası” olmak demektir. Ancak sürekli değişen yalnızca giysilerin kendisi değil elbette, moda sisteminin kendisi de sürekli bir gelişim içinde. 1960’lardan bu yana, modanın giderek daha “demokratik” hale geldiği fikri çokça dile getirilir. Peki, bu ne anlama gelir?

Demokratikleşme konusu, Alexis de Tocqueville'in teorisindeki “koşulların eşitliğine yönelik toplumsal hareket” vurgusuyla güncelliğini korur. Koşulların eşitliği, herhangi bir bireyin zaman içinde herhangi bir sosyal konuma gelebileceği sosyonormatif bir ilkeye dayanan bir durumdur. Koşulların eşitliği, herhangi bir siyasi rejimi ya da tam olarak başarılmış gerçek bir sosyal durumu tanımlamaz, daha ziyade bireylerin konumlarının giderek birbirinin yerine geçebilir hale geldiği yeni bir sosyal normdur. Bireylerin belirli bir sosyal konumu işgal ettiğinin kabul edildiği eski toplumlara karşıdır.

Koşulların eşitliği, herhangi bir konumun herkese açık olduğunu öngören bir normdur. Bir birey belirli bir anda “yüksek” bir pozisyonda ya da “prestijli” bir pozisyonda bulunurken, bir diğeri “düşük” bir pozisyonda bulunur. Ancak koşulların eşitliği potansiyel olarak ve zaman içinde bu bireylerin pozisyon değiştirebileceği anlamına gelir. Koşulların eşitliğinin sosyal rejiminde, tüm erkekler ve kadınlar potansiyel olarak birbirleri için model olurlar ve böylece herkes bir başkası tarafından arzulanabilir. Moda söz konusu olduğunda, koşulların eşitliği ne kadar ilerlerse, moda da o kadar demokratikleşir. Bu da toplumun giderek daha geniş kesimlerinin, fiilen veya potansiyel olarak, modanın öncüleri (modelleri) ve takipçileri (taklitçileri) haline gelmesi anlamına gelir.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında giyim, Antik Çağ’ın modern öncesi toplumlarına özgü, tabakalaşmış bedenlerin sembolik düzenine damgasını vuran gösterişi terk etmeye başladı ve pazardaki ekonomik faaliyetlerin yayılması ve burjuvazinin yükselişiyle karakterize edilen sosyal hareketliliği ifade etmeye başladı. Belirli bir lüks ürün piyasasına dair modern bir fikir olarak haute couture doğdu. Bu dönemden itibaren lüks giyim, iş dünyasındaki başarı ve ticari meritokrasi fikriyle ilişkilendirildi.

Geleneksel olarak terzi soylu bir konuta çağrılırken artık müşteriler terzinin atölyesine gitmeye başladı. Tasarımcının stüdyosuna giden bireylerin sayısı giderek artmaya ve tasarımcı her birinin giyeceği kıyafete karar vermeye başladı. Bu, konumların tersine dönmesiyle sonuçlanan sosyal dinamiğin değişmesinin ifadesiydi: On dokuzuncu yüzyıl ile tasarımcı hizmetkar pozisyonundan çıkarak bir üst konuma yerleşirken lordlar müşteri haline geldi.

Sosyal statünün mobil hale geldiği bu çağda, lüks moda nesnelerine sahip olmak ve bunları sergilemek yeni bir sosyal statüyü ifade etmenin yolu oldu. Giysilerin başkalarına gösterilme motivasyonuyla giyilmesi geri plana itildi. Nesnelere sahip olmanın kendisi, kişinin yeni bir statü, burjuva zenginliğini son derece üstün bir varoluş olarak tanımlayabilecek yeni bir varlık edinmesine izin veriyordu. Bu da herhangi bir bireyin potansiyel olarak moda tarafından ayırt edilen bir hareketliliğin temsilcisi haline gelebileceği anlamına geliyordu.

Tam da bu dönemde, 1892’de ilk basılı Vogue dergisi çıktı. Amerikalı bir iş insanı olan Arthur Baldwin Turnure, “hayatın törensel yönünü kutlayan” bir yayın oluşturmak amacıyla New York’ta haftalık bir gazete olarak Vogue’u kurdu. Dergi, başlangıcından itibaren New York’un yeni üst sınıfını, onların alışkanlıklarını, boş zaman aktivitelerini, sık sık gittikleri yerleri ve giydikleri kıyafetleri sayfalarına taşıdı. 1909’da derginin Condé Nast tarafından satın alınmasıyla modanın yayıncılık anlamındaki demokratikliği de köklenmiş oldu.

Moda, özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra Lanvin, Chanel, Patou gibi hepsi Paris’te bulunan birkaç Fransız moda evinin ortaya çıkmasıyla tarihsel yörüngesini genişletti. Haute couture bir anlamda modanın kurumsallaşmasını temsil ediyordu. Moda evleri yılda iki kez koleksiyon çıkarmaya başladı ve modayı, “kurumsallaşmış bir yapı içinde değişen moda” olarak çerçeveledi. Kendilerini lüksle ilişkilendiren markalar olarak konumlandıran haute couture evleri, her zaman kişisel ayrıcalığa ve başkalarının hayranlığına erişmenin yollarından biri olarak görüldü. Genel olarak, geleneksel gösteriş biçimlerinden giderek uzaklaşarak, geleneksel süslemelerden yoksun ve rahatlığın ihmali edilmediği bluzlar, pantolonlar ve kazaklara dayanan, basit ve sade çizgiler sergileyen modeller tercih ettiler.

Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıktığı şekliyle modada farklılık ve rahatlık veya işlevsellik arasında bir ilişki vardı. Bu ilişki, modada ikili bir eğilimin ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyılda başladı: bir yanda geleneksel ile lüks birleştirilerek kullanıcısını göze çarpan bir şekilde ayırt etmeyi amaçlayan nesnelerin sergilenmesi, diğer yanda mahremiyet, rahatlık ve refah ile ilişkilendirilen bir giyinme biçimi.

Chanel ve Patou’nun ilk kreasyonları sırasında, bu demokratikleşme süreci henüz emekleme aşamasındaydı ve herkesin öncülerin (modelin) konumunu sahiplenebileceği koşulların eşitliği gerçek olmaktan uzaktı. On yıllar boyunca bu modellerin izleri yaygın bir şekilde benimsenmiş olsa bile, haute couture terzisi öncelikle oldukça zengin sınıflar için özgün tasarımlara imza attı.

[mailerlite_form form_id=10]

Thorstein Veblen’in dikey yayılım teorisine göre, lüks olan bir şey önce üst sınıflar tarafından benimsenir ve daha sonra alt sınıflar tarafından taklit edilir. Modada da yüksek statüdeki gruplar alt sınıflar tarafından tehdit edildiklerini hissetmeye başladıklarında, kendilerini farklılaştırmak ve sözde ayrıcalıklarını korumak için modalarını değiştirir. Bu, modayı analiz etmenin geleneksel yoludur ve geçerliliğinin devam ettiğini savunmak için çok şey söylenebilir. Ancak artık hikaye bundan ibaret değildir.

Chanel’den Patou’ya uzanan modacılar tarafından tasarlanan haute couture, nüfusun geniş kesimleri için uzak ve erişilemez olan modaydı. Modanın demokratikleşmesinin dönüm noktası olarak adlandırılabilecek olan ansa, 1960’larda André Courréges ve Yves Saint Laurent gibi isimlerin popülerleşmesiyle başladı. Her ne kadar son derece yaratıcı bir tasarımcı olduğu tartışmasız olsa da özgün modacı figürünü ortadan kaldıran yine Saint Laurent’di ve bunu 1960’lardan itibaren karışımlar deneyip modayı bulanıklaştırarak yaptı. Nasıl mı? Sokağı ilham kaynağı olarak kullanarak.

Geleneksel kurumsallaşmış moda, büyük bir modacının orijinal kreasyonuna dayandırılır ve sınırlı da olsa dikey bir yayılımın ardından sosyal bir eliti hedefler. Bunun yerine Saint Laurent’in kreasyonları sokakta kendiliğinden gelişen stilleri içeriyordu ve bunlar haute couture’a özgü lüks moda anlamının dışına çıkıyordu. Kökeni Londra ve Paris gençliğiydi. Aşağıdan yukarı gelen ve karışımlar içeren bu yüksek moda artık hazır giyim formuna bürünmüştü, üstünde deri ceket altında da jean vardı. Geleneksel lüks moda, sezonların değişmeyen ölçütleriyle belirlenirken, hazır giyim koleksiyonları mevki ya da koşula göre salınım göstermeyen ve iyi tanımlanmış bir hedef kitle olmaksızın zamansız modellerin yaratılması anlamına geliyordu.

Yirminci yüzyılın ortalarındaki gençlik depremi, egemen kültüre yönelik diğer pek çok meydan okumanın yanı sıra modanın yeni bir yayılma biçimini de beraberinde getirdi; bu yeni yöntem, Veblen’in dikey yayılım teorisinin karşısına Paul Blumberg’in “damlama etkisini” koydu. Bu etki, yeni trendlerin artık sokakta ortaya çıktığını ve yeniliğin alt sınıftan üst sınıfa aktığını ifade ediyordu. Giysilerin geniş ölçekte seri üretilebilmesini sağlayan yeni teknoloji, modanın toplumun katmanlarına ulaşmasını sağlayan bir yayılımı da beraberinde getirdi. “Özgünlük”, “cool” ve “bireysellik” gibi dönemin moda sözcükleri, modanın herkes tarafından kolayca erişilebilir olduğu bir dönemde, modaya uygun olmaya odaklanmanın sosyal konumunuzu göstermenin bir yolundan bireyselliğinizi göstermenin diğer yoluna kaydığı anlamına geliyordu. Altkültürler ana akımın giderek daha etkili bir parçası haline geldi ve 1960’ların karşı kültürü marjinal bir azınlık olmaktan çıkıp imrenilecek, ilham alınacak ve birlikte sayılacak kültürün bir parçası haline geldi.

Dior, Cardin ve Yves Saint Laurent gibi markaların hazır giyim koleksiyonlarıyla başlattıkları ticari stratejilerin ardından geleneksel olarak lüks marka olarak algılanan markalar önce Batı ülkelerinde, daha sonra gelişmekte olan ekonomilerde tüketicilerin büyük çoğunluğuna hitap etmeye başladı. Hazır giyim koleksiyonları ana gelir kaynakları haline gelen markalar, daha sonra her türlü aksesuarı pazarlamaya başladı. Ve özellikle 1990'lardan itibaren, birkaç büyük moda evi, dünya pazarlarına yönelik geniş bir marka portföyüne sahip daha büyük holdingler halinde birleşti. Geleneksel haute couture defileleri, doğrudan satışlar üzerinde gerçek bir etkiye sahip olmaksızın, sanatsal yaratımın gerçek tezahürlerine giderek daha fazla indirgendi. Yeni holdingler için iş modeli açıkça “lüksün demokratikleştirilmesi” ya da premium ürünler olarak algılanan kitlesel ürünlerin satışına dayalı hale gelmişti. 1980'ler geleneksel haute couture'ün sonu oldu.

Bu yeni iş modelinde dikey yayılma stratejisi etkisini sürdürdü ancak lüks markalar giderek daha fazla tüketici için ulaşılabilir halde geldi. Bu iki, ‘yüksek’ ve ‘alçak’ konum, birbirine yaklaşma eğilimi göstererek kaynaşmaya başladı. Bir yanda dikey yayılma ile tüm dünyaya dağılmış çok sayıda lüks ürünün daha çok birey için erişilebilir hale gelmesi, diğer yanda “düşük” olarak kabul edilenin lüks olana daha yakın olduğu karşıt hareket. Pozisyonların eşitlenmesinin ilk örneği de Amerikalı tasarımcı Isaac Mizrahi 2002’de Target ile işbirliği yaptığı koleksiyonu oldu. 1990’ların sonu ile birlikte ivme kazanan ve tüketicilerin podyumdakine benzer şeyler giymesine olanak tanıyan, düşük maliyetli seriler olarak üretilen ucuz, modaya uygun taklit giysiler sunan hızlı modanın yanında artık yüksek moda vardı. H&M, 2004’te ilk tasarımcı işbirliğine Karl Lagerfeld’le imza attı. Ardından binlercesi geldi. Sokağın hızlı dönüşümü, yüksek modayı da bu dönüşümü takip etmeye zorladı.

[mailerlite_form form_id=11]

Sokak modası sizi hızlı hareket etmeye koşullandırır: her satın alma anlık bir satın almadır. Kendinize bunu karşılayabileceğinizi söylersiniz. Zaten şimdi almazsanız raftaki o parçayı yarın bulamayacaksınızdır. Hızlı modadan önce en son trendler bilmeyebilirdiniz ancak sahip olduğunuz giysilerin kalitesi tamamlayıcı nitelikteydi. Giysiler ustalıkla üretilirdi ve bunu anlayabilirdiniz. Şimdi son modaya sahip olabilirsiniz ancak birkaç giymeden sonra o ucuz boya solar, dikişleri sökülür ya da hiçbir zaman üzerinizde olması gerektiği durmayan giysinin kötü kesimini bir yere kadar kabul edersiniz ve onu gözden çıkarırsınız. Hızlı moda, kalite ve stille özdeş olan yüksek modaya sınırsız ve eşit erişimi garanti etmez. Hızlı modanın garanti ettiği tek şey tek kullanımlıktır: Kimsenin gerçekten sevmediği, istemediği ve kesinlikle takdir etmediği kötü üretilmiş giysilerin hiç bitmeyen arzının mevcudiyeti ve bu mevcudiyetin beraberinde getirdiği insan hakları ihlalleriyle doğanın yoğun tahribatı.

Yine de, benzer şekilde, daha üst düzey tasarımcı markaları da yüzyıldır sürdürdükleri yılda-iki-sezonluk döngülerini değiştirmek zorunda kaldı. Louis Vuitton, Gucci ve Prada gibi küresel moda evleri artık koleksiyonlarını yılda dört ila altı kez güncelleyerek ve en son trende daha ucuza sahip olmaya alışmış olanlara difüzyon serileri sunarak trendleri takip eden müşterilerin mağazalarında her zaman yeni bir şey bulmasını sağlamaya başladı. Podyum parçalarına paranız yetmiyorsa artık her zaman bir çift ayakkabı, bir tişört, bir cüzdan ya da bir parfüm satın alabilirdiniz. Artık gözünüz korkmasın, burada da herkes için bir şey var.

Bu artık kanıksadığımız bir durum. Artık sayısız altkültür anaakım modayı etkiliyor ve “sokak stili” her moda meraklısının sözlüğünde yer alan bir kelime. Ancak geçtiğimiz 20 yılda, “modanın demokratikleşmesi” olarak adlandırılan bir başka sismik değişim yaşandı: Moda endüstrisinin işleyişi dışarıdan bakanların gözleri önüne daha fazla serildi. Sektörle alakalı sayısız reality dizisi, belgeseller ve sektörün işleyişi etrafında dönen Hollywood filmleri çekildi. İlk kez 2004’te yayınlanan Project Runway ile daha sonra çekilen Devil Wears Prada (2006) ve The September Issue (2009) gibi filmler sıradan insanın modaya olan ilgisini zirveye taşıdı. Uzun zamandır gizem ve elitizmle örtülü olan moda dünyası, aniden biraz daha şeffaf ve ulaşılabilir görünmeye başladı.

Benzer şekilde, demokratik bir hareketle, başlangıçta moda endüstrisi tarafından dışlanan blog yazarları artık tüketicilere ulaşmak için ek ve doğrudan bir yol olduklarını kanıtladı. IMG, 2006’da New York Moda Haftası Sonbahar/Kış ’07 için blogger’lara 40 basın kartı vermeye razı oldu. Bu, bir önceki yıla kıyasla büyük bir gelişme olarak okundu. Altı yıl sonra blogger’lar ön sıraların vazgeçilmezleri haline geldi.

Moda blogosferinin endüstriyi demokratikleştirdiği düşünülse de bu sistem hiyerarşi içerir. Çevrimiçi bir topluluğun parçası olarak blog yazarı diğer blog yazarlarıyla bağlantılar kurar, bloglarına abone olan ve yorum yapan takipçiler edinir. Takipçi belirli bir ilişki türüne işaret eder: Diğer sosyal ağlardaki “arkadaş” terimi, bireyin bağlantı kurduğu ve çevrimdışı olarak da tanıyabileceği bir kişiyi ifade ederken “takipçi” terimi bu ilişkideki hiyerarşiye, neredeyse bir dinselliğe vurgu yapar. Ve bazı blog yazarları diğerlerinden daha ünlü kabul edilir.

Blog yazarları çeşitli görünümler dener, kendilerinin temsilleriyle oynar ve sosyal sermaye oluşturmak için takipçileriyle çeşitli yakınlıklar kurar. Moda şirketleri de bu akışkan kimlik nedeniyle reklam, tanıtım ve trend tahmini için blog yazarlarına yönelir. Blog yazarları moda evlerine ve tasarımcılarına ucuz ve küresel halkla ilişkiler ve pazarlama sağlar. Defilelere ve etkinliklere katılmanın yanı sıra moda blogger’larına bir markanın reklamını yapması için istediği ürünlerin numuneleri gönderilir, blogger’ın blogunda veya internet sitesinde ürün hakkında yorum yayınlaması tercih edilir. Okuyucular da kendileriyle daha çok özdeşleştirebildikleri bu kişilikler aracılığıyla tüketebilir ya da tüketmeyi hayal edebilir. Bu esnada yeni medyanın moda guruları sadece moda endüstrisinin liderleri değil aynı zamanda iş dünyasının patronları haline gelir: “The Blonde Salad” adlı moda blog’uyla tanınan Chiara Ferragni blogundan elde ettiği şöhreti bir kitap yayımlamak, bir ayakkabı serisi tasarlamak, Guess modeli ve marka elçisi olmak, Project Runway’in 13. sezonunda konuk jüri üyesi olarak yer almak için kullandı.Peki, tüm bu saydıklarımız modanın artık gerçekten daha demokratik olduğu anlamına mı geliyor?

Demokrasi ve moda terimleri, modanın halen Veblen’in dikey yayılım teorisine ne kadar çok dayandığı düşünüldüğünde tezat görünebilir. Her zaman olduğu gibi, bir trend çok yaygın hale geldiğinde modanın öncüleri yollarına devam ederler. Ancak kapitalist toplumumuzda, ekonomik büyümeyi beslemek için değişime bağımlıyız ve sonuç olarak moda ne kadar hızlı değişirse büyümeye o kadar katkıda bulunuyoruz. Çünkü nihayetinde çağdaş modadaki en önemli faktör diğer sektörlerde olduğu gibi aynı görünüyor: para kazanmak. Aralarından seçim yapabileceğimiz daha fazla mecra, taklit edebileceğimiz daha fazla kişilik ve modanın nasıl yaratıldığı ve yayıldığı hakkında daha fazla bilgiye sahip olabiliriz ancak otoritelere her zamanki gibi bağımlıyız. Tabiri caizse, bu postmodern anlam krizini dinimizi “satın alarak” kavramaya çalışıyoruz.

Hızlı moda zincirlerinin ve tasarımcıların büyük bir zevkle gerçekleştirdikleri popüler ve görünüşte ‘demokratik’ tasarımcı işbirlikleri, yüksek modanın genellikle temsil ettiği ayrıcalık ve kalite olmasa da, tasarımcı isimlerini şüphesiz daha ulaşılabilir hale getiriyor. Ayrıca bu işbirliklerinin altında yatan nedenler demokratik değil, ticari. Yaşam standartlarımız yükseldikçe aksi halde modadan dışlanabilecek pek çok kişi tasarımcı kıyafetlerine ulaşabiliyor. Ancak hızlı modanın endüstriyi demokratikleştirdiğini öne sürerken sistemin görünmeyen maliyetlerinin doğurduğu anti-demokratik işleyişe göz yumuyoruz.

Modayı bu haliyle “demokratik” diye adlandırmak sektörün ayrıcalığına ilişkin eski kuralların gerçekten değiştiğine dair herhangi bir işaretten ziyade bir pazarlama egzersizinden ibaret. Her zaman olduğu gibi moda, tüm paradoksları, ironileri ve tutarsızlıklarıyla kültürümüze ayna tutmaya devam ediyor. Benimki, bağ kurmayı tüketmekle kodladığımız kapitalist sisteme karşı tasarımcıyla arama başka herhangi bir uyaran sokmadığım bir aidiyet biçimiydi.


Kaynaklar

Jan Marsalek. Innovations and Temporality: Reflections on Lévi-Strauss Cold Societies” and Our “Warming” Science, 2011

António Machuco Rosa. The Evolution and Democratization of Modern Fashion: From Frederick Worth to Karl Lagerfeld’s Fast Fashion, 2013

Fang Ma, Huijing Shi, Lihua Chen ve Yiping Luo. A Theory on Fashion Consumption, 2012.

Kayla C. Boyd. Democratizing Fashion: The Effects of the Evolution of Fashion Journalism from Print to Online Media, 2015.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.