Mücadelede yeni safha: Boykot eylemleri genel grevle buluşmalı
19 Mart’tan bu yana süregelen eylemleri, anaakım medyanın görmezden gelen ya da tamamen çarpıtarak gösteren yayın politikası, kitlelerde haklı bir öfke yaratmış durumda. Halkın haber alma hakkını engelleyen bu kuruluşlar, işlerini yapmadıkları gibi aynı zamanda suç işliyorlar. Ama iktidarın suç ortağı oldukları için bu konuda en ufak bir sorumluluk ya da kaygı hissetmiyorlar.
Özgür Özel’in Saraçhane’deki son konuşmalarında, sadece sansürcü medya kuruluşlarına değil bu kuruluşlarla doğrudan ilişkisi olan şirketlere yönelik yaptığı boykot çağrısı büyük ses getirdi, iktidar cenahında da ayarları bozmuş görünüyor.
İktidar ile sermaye arasındaki ilişki, rant ve çıkar temelinde şekillenmiş bir “kutsal ittifak” gibidir. Sermaye kesimleri, kârlarını büyüttüğü ve devlet imkanlarından faydalandığı sürece, iktidarın otoriter uygulamalarından rahatsız olmaz. Hatta bunları bazen doğrudan destekler, çünkü bu düzen içinde kendilerini güvende hissederler. Ancak kitlesel boykotlar, sokak eylemleri ve grevler, bu güvenli alanı tehdit eder. Kârları azalmaya, iş yapma koşulları zorlaşmaya başladığında ise kutsal ittifak çatırdamaya başlar. Dolayısıyla, milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleşecek bir boykot dalgasının böyle bir çatırdamaya yol açması kaçınılmaz olacaktır.
Buradaki asıl mesele ise boykotun doğru hedeflere odaklanarak ve süreklilik esasına dayalı biçimde örgütlenmesi. Öncelikle sosyal medyada hızla yayılan geniş ve dağınık boykot listeleri eylemin etkisini dağıtabilir, bunun yerine ilk olarak Özel’in adını andığı markalara yoğunlaşıp onların diz çökmesini sağlamak ve sonrasında listeyi genişletmek stratejik açıdan daha işlevsel olur.
Ayrıca, boykotun örgütlenmesinin yanında, sokaklardaki geniş kitlelerin eylemlerinin koordinasyonunu sağlamak da çok büyük bir önem taşıyor. İktidarın bugün ve her zaman için en büyük korkusu, kitlelerin örgütlü hale gelmesi ve birlikte hareket etmesidir. Nitekim farklı toplumsal kesimlerin ortak bir zeminde buluşması, protestoların çok boyutlu hale gelmesini sağlar. Markalara yönelik boykotlar, sokak gösterileri, üniversitede derslerin boykot edilmesi ve özellikle de genel grev gibi işçi sınıfının üretimden gelen gücünün devreye girdiği eylemler, kitlesel bir muhalefet dalgasının en etkili unsurları olarak bir arada yürütülmek zorunda. Bilhassa işçi sınıfının rolü, doğrudan hayatı durdurabilme potansiyeli nedeniyle büyük önem taşıyor.
Tam da bu noktada, Umut-Sen’in 27-28 Mart tarihleri için işçilere yönelik yaptığı “rapor alarak iş bırakma çağrısı” genel grev çağrılarının fiilen tartışılmasına yol açtı. Türkiye’de genel grev hakkı, yasal açıdan son derece kısıtlanmış olsa da, işçilerin fiili olarak iş bırakmaya yönelmesi iktidar açısından büyük bir tehdit. Ancak mevcut sendikal düzen, sermayenin etkisi altındaki konfederasyonlar nedeniyle, ne yazık ki tabandan gelen bu talepleri genellikle boşa çıkarmak üzere tasarlanmış durumda. “Sarı sendika” olarak adlandırılan ve işverenlerle işbirliği içinde hareket eden bu yapılar, işçilerin gerçek çıkarlarını savunmaktan çok, düzenin devamını sağlamaya yönelik bir işlev görüyor. Bu nedenle, işçilerin gerçek anlamda greve çıkabilmesi için taban inisiyatifinin gelişmesi, işyerlerinin kendi “işçi meclislerini” veya komitelerini kurarak karar alması kritik hale geliyor.
İşçi sınıfı, her ne kadar türlü hukuki ve bürokratik engellerle karşılaşsa da, tarihi boyunca defalarca kendi göbek bağını kendi kesmiştir. Özellikle eylemler ve protestoların yükseldiği kriz anlarında, sendika yönetimleri etkisiz kalsa bile tabandan yükselen baskı, grevleri ve iş bırakmaları hayata geçirebilir.
Bugün yaşanan hukuksuzluklar, sadece bir ya da birkaç belediye başkanına değil artık toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine yönelmiş durumda. Gazetecilerin tutuklanması, öğrencilere yönelik baskılar, eylemcilere dönük yoğun polis şiddeti, tek bir merkezden yürütülen saldırı dalgasının parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu tablo, aynı zamanda her geçen gün daha da derinleşen ekonomik kriz, zamlar, yoksulluk ve işsizliğin gölgesinde yaşanıyor. Hal böyle olunca, geniş kitlelerin tepkisi salt bir seçim hilesi, bir belediye başkanının tutuklanması veya basın özgürlüğünün ihlaliyle sınırlı kalmıyor; bütün bu sorunlar, birbirini besleyen bir rejim krizinin sonucu olarak görülmeli.
Burada temel çelişkinin emeğiyle geçinen geniş halk kesimleri ile sermayenin çıkarları etrafında şekillenen saray iktidarı arasında yaşandığı açıktır. Neoliberal politikaların hakim olduğu yıllar boyunca, işçi sınıfının örgütlenme alanları sistematik biçimde daraltılmış, birçok grev yasaklanmış veya ertelenmiştir. Sendikalar bürokrasinin eline geçtiğinde, işçilerin insanca yaşama talepleri bile yok sayılabilir hale gelmiştir. Oysa üretimin gerçek sahibi olan işçiler, toplumsal muhalefetin en büyük enerjisini barındırır. İşçi sınıfının halk direnişine dahil olması, genel grevle üretimi ve hayatı durdurması, sadece siyaseten değil, ekonomik olarak da iktidarı köşeye sıkıştırabilecek yegane hamledir.
İşte bu nedenle, bugünkü tüm hukuksuzluklara, adaletsizliklere, yağmacı ve demokrasi düşmanı uygulamalara karşı yürütülen mücadelenin merkezinde işçi sınıfının olması gerekiyor. Öğrenciler nasıl üniversitelerinde boykot ve işgal eylemleri düzenliyorsa işçiler de kendi özgün koşullarına uygun örgütlenme biçimleri geliştirebilir.
Tüketim boykotunun yanına eklemlenen sokağa çıkma iradesi ve buna paralel işçi sınıfının taban örgütlenmeleriyle geliştirebilecekleri genel grev girişimleri, bütünlüklü bir mücadele hattı oluşturmaya adaydır. Bu mücadele hattı örülürken, sürecin uzun, zorlu ve pek çok iniş çıkışa gebe olduğunu bilmek ama buna rağmen kararlılıktan ödün vermemek, mücadeleyi örgütleyenlerin temel ilkelerinden biri olmalıdır. Politik, ekonomik ve toplumsal kazanımların kısa sürede ortaya çıkması beklentisi, beraberinde derin bir hayal kırıklığı ve yılgınlık doğurabilir. Tam tersine, kitlelerin gücüne aşırı bir özgüvenle yaklaşmak da gereksiz çatışma alanları açabilir. Bu nedenle, Gramsci’nin “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” prensibinin uzun soluklu mücadele süreçlerindeki yol göstericiliğine güvenmek gerekir.
*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()