Nasıl çıldırmayabiliriz?
Bugün 15 Ağustos 2024 Perşembe. İktidar keyfen kapattığı Instagram’ı açalı beş gün olmuş, Instagram’da bir video düşüyor önüme. Videoda iç organları patlamışçasına acıyla haykıran, kendini oradan oraya atan bir adam var, Gazzeli bir adam. Yeni doğan ikiz bebeklerine doğum belgesi almak için hastaneye gelmiş, o sırada adamın evi bombalanmış. Bebekleri, eşi ve kayınvalidesi ölmüş. Gördüklerimin etkisini kalbimle boğazım arasında bir çekilme, bir kramp gibi hissettim önce. Telefonu sanki elime tutuşturulmuş bir sıçanmışçasına koltuğa fırlatıverdim. Baştan ayağa ürperdim. Boğazımdan bir yas gibi, bir acıyış gibi, bir kıyamamak gibi “ah” çıkıverdi.
İnsanın gözleri ne kadar hızlı doluyormuş, bu ara bunu kim bilir kaçıncı kere fark ettim (çünkü bu ülkede bu aralar hayvanlar katlediliyor). Sonra zihnimden “Fukuyama yaşasaydı tarihin sonu olduğunu söylediği zamanların halen tarihin sonu olduğunu düşünür müydü?” sorusunun şu eski şaka kutularından fırlayıveren palyaçolar gibi fırladığına şahitlik ettim. Sonra Fukuyama’nın zaten bu iddiadan vazgeçtiği aklıma geldi.
Tüm bunları an be an fark ettim çünkü acıya katlanmanın yollarını ülkemiz ve dünyamız çıldırmanın eşiğini geçti geçeli araştırıyorum. Daha doğrusu çıldırmadan, sağlıklı bir insan olarak acıya katlanmanın yollarını arıyorum. Bedeni dinlemek, yoğun duygular hissettiğimiz anlarda önemli, yani önemliymiş. Michael Brown öyle diyor. İyi hissetmeye çalışmayın, hissetmekte iyileşin, diyor. Haklı olduğunu düşünüyorum. Pardon, hissediyorum.
Sonra bir arkadaşımız Whatsapp grubuna ülkenin ve dünyanın bu halinde yaşadığı duygusal gelgitleri taşımakta güçlük çektiğini yazıyor. İyi gelecek yazılara, kitaplara, podcastlere talip olduğunu söylüyor. Hepimiz onu anlıyoruz, çünkü hepimiz aynı şeyi yaşıyoruz. Özellikle bu hayatta kalma çabamız esnasında bu duygusal iniş çıkışlara nasıl dayanacağız? (Çünkü bu ülkede uzun süredir ağır ekonomik kriz ve son zamanlarda da açlık var.) Sonra diyorum ki, madem öyle, madem hepimiz anlıyoruz, bir yazı yazayım.
Türkiye’de insanların bir süredir uyuşmuş olduğunu düşünüyordum. Sanki söylenebilecek tüm sözler söylenmiş gibi suskunluğun arttığını, aydınların köşesine çekildiğini, nitelikli insanların küstürüldüğünü, her cenahta yönetimleri nispeten liyakatsizlerin devraldığını, toplumsal tepkilerin köreldiğini, bilhassa sivil toplumun sönümlendiğini gözlemliyordum. Halen öyle düşünüyorum. Fakat tabir yerindeyse kademesi değişti. Hem de inanılmaz kısa bir sürede çok hızlı bir şekilde değişti. Çok değil, bundan 10 yıl önce toplumun duyuları açıktı. Her kadın cinayetinde eylem yapılır (çünkü bu ülkede çok kadın katlediliyor), her bir hukuksuz tutuklamada neredeyse kıyamet kopardı. Şu yavaş yavaş pişen kurbağa örneği doğru olsa gerek, bugün kıyametin kopma çıtası hayvanların toplu katlinin yolunu açan yasanın çıkması ve devamındaki katline kadar geriledi. Toplumda adalete inanç kalmayınca (çünkü bu ülke hukuk devleti olmaktan çıkalı çok oldu), yasadışılık normalleşti, kırmızı çizgi vicdan sınırlarına kadar geldi dayandı. Biz eskiden iktidarın merhamet siyasetine karşı çıkar “Ne merhameti yahu, sizin merhametinize kalmadık, biz hakkımızı istiyoruz” derdik. Şimdi hak ve hukuktan bile bahsedemeyince, bahsetsek de bir anlamı olmayınca vicdanlara hitap etmeye başladık. Kur’an’dan ayetler okumaya, peygamberin hayatından örnekler vermeye, öteki dünyayı hatırlatmaya ve yedi neslimizin lanetleneceğinden bahisle -hani olur ya- korkmalarını sağlamaya yeltendik. O da olmadı. Allah’a inananlar Allah’tan da korkmadılar.
Çıldırmamak için ne yapıyorsunuz? Biliyorum, siz de yediğiniz yemeğin lezzetiyle mutlu olup sonra bir an çocuklarının karnını doyuramayan aileleri düşünüp kahroluyorsunuz. Şanslıysanız tatile gittiğinizde ya da sevdiceğinizle mutlu bir anda Gazze’de çocuğunun parçalarını toplayan babanın videosu geliyor aklınıza, utancınızdan yerin dibine girmek istiyorsunuz. Evdeki kedinizi yahut köpeğinizi severken sokakta kurtarılmayı bekleyen binlerce canı düşünüp hepsini doyurmaya gücünüz yetmediği için çaresizlikten kıvranıyorsunuz. Zaten kendi dertleriniz de var. Çıldırmamanız lazım. Odağınızı mecburen başka yere kaydırıyorsunuz. Az evvel ağlıyordunuz, beş dakika sonra açtığınız dizideki adama gülüyorsunuz. Acaba delirdim mi diye kendinizden şüphe ediyorsunuz. Bu bir döngü, bitsin diye bekliyorsunuz.
Bu toplumsal travmaları, ağır koşulları nasıl yöneteceğimiz meselesine ayrıntılarıyla girmek haddim değil. Bana kalırsa bu sıralar en çok konuşması, en çok yazması gerekenler psikologlar ve toplum psikolojisi üzerine çalışanlar. En az konuşması gerekenler de siyasetçiler. Öte yandan, her birimizin bir hayatta kalma mekanizması var, tecrübe ettiğimiz üzere şunu söylemek mümkün: Bu duygusal iniş çıkışlar normal. Depresif hissetmemiz olağan. Influencer’ların bile harıl harıl politik mesajlar verdiği bir ülke çoktan rayından çıkmış demektir. Rayından çıkmış bir ülkede insanların kolektif olarak kötü hissetmesi kadar doğal bir şey yok. Arada iyi hissetmeniz, mutlu olmanız, kahkaha atmanız da normal. Öbür türlü zaten yaşayamazsınız. Bu yazının amacı da bu ya, yalnız değilsiniz.
Bu sıralar eskiye özlem çok arttı. Dijital devrim öncesi döneme, insani değerlere, nezakete, dayanışmaya, aşklara ve hatta şarkılara… Bu çağda insan olduğumuzu unutturan çok fazla şey var. Kuşkusuz mutfağımızla birlikte biz de mekanikleşiyoruz. Bir arkadaşımızla kahve içmektense Youtube’dan video izlemek daha zahmetsiz geliyor. Telefonlarımıza sıkıştık kaldık. Gelin görün ki insan duyguları olan, toplumsal bir canlı. Duygularını yaşayamazsa sağlığını kaybeder. Sağlıksız insan kolayca zarar verir. Bitkiyi, hayvanı ya da insanı kolayca katledebilir. Dünyanın çıldırmasının bununla çokça ilgisi var. Oysa duygularımız bizim insani tarafımız. Bence özlediğimiz de bu, insanlığımız.
İnsanlığımızı unutmamak için, çıldırmamak için, haksızlıkları dile getirmeye devam edebilirsiniz. Kendi çapında bir şeyler yapmak, bir işe yaramıyor diye beri durmaktan yeğdir. İyilik yapmak her zaman iyi gelir. Gücün yettiğince bağış yapmak, yanında mama taşımak, sokağındaki hayvanlara isim koymak onları beslemek iyi gelir. Kötülük dört yanı sarmış gibiyse de çok fazla iyi insan olduğunu hatırlatmak iyi gelir. Çiçeklere su vermek, bir tohum ekmek serpilmesine sevinmek iyi gelir. O ağacın senden sonra da orada duracağını düşünmek, bir yıldız kaysın diye beklemek iyi gelir. Yakınındaki çocuklara sevmeyi ve saygı duymayı öğretmek, otobüste yaşlı teyzeye yer vermek iyi gelir. Şiir okumak, belki bolca dua etmek iyi gelir. İnancınız yoksa bile “dilemek” her halükarda iyi gelir. Bunların hepsi kendinizi yargılamaktan, suçlamaktan iyidir. Barışla ve yaşamakla yakından ilgilidir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()