Neden sürekli eski dizileri izleyip duruyoruz?

Neden sürekli eski dizileri izleyip duruyoruz?
memnu-eskidiziler

Muhteşem Yüzyıl, Yaprak Dökümü, Avrupa Yakası, Yabancı Damat, Kavak Yelleri, Adını Feriha Koydum, Hatırla Sevgili, Yalan Dünya ve tabii ki Aşk-ı Memnu… Yeni dizileri takip etmek yerine dönüp dönüp arşivleri karıştırıyorsanız bu dehlizin epey dibinden, Yılan Hikayesi’nin 67. bölümünün karşısından sesleniyorum: Yalnız değilsiniz.

Hem sosyal medyadan hem de sosyal çevremden gözlemlediğim üzere, güncel dizileri bölüm bölüm takip etmek yerine eski dizileri evirip çevirip yeniden izleme davranışı bireysel bir hatırlama arzusunun ötesinde kolektif bir ihtiyaç gibi görünüyor. Sosyal medyada eski dizilerle ilgili paylaşım grupları binlerce üye kazanıyor, “quiz” geceleri dolup taşıyor, izlenme sayıları da milyonları devirmiş durumda. Özellikle son yıllarda giderek artan bu ilginin arkasında herhalde birkaç toplumsal neden yatıyor.

Sonunu bildiğimiz, karakterlerine aşina olduğumuz, mekanlarını tanıdığımız bu diziler, ülke koşullarında sürekli olarak hissettiğimiz belirsizlik duygusuna kısa bir süre de olsa ara vermeyi sağlıyor. İstikrarlı olduğu kadar istikrarsız görünen bir iktidarın 20 yılı aşkın yönetimi altında geçirdiğimiz yıllarda giderek artan ekonomik, siyasi ve toplumsal belirsizlik halleri, bireysel hayatlarımıza da yansıyor.

Çoğumuz gündelik hayatta türlü kaygılarla mücadele ederken güvenlik, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçlarımızın her an ellerimizden kayıp gidebilme ihtimalinin kaygısı ve korkusuyla, fark etmeden de olsa kendimizi koruma altına alan pratikler geliştirmek zorunda kalıyoruz. İlişkilerin muhafazakarlaşması, yurtdışına beyin göçünün artması ya da uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması gibi daha ciddi etkileriyle bağlantılı olarak da okunabilecek bu belirsizlik hali, daha mütevazı bir düzeyde popüler kültür dünyamıza eski dizileri yeniden izlemek olarak yansıyor.

Bu dizileri izlerken belirsizliklerle dolu bir gelecekten ne olacağını çok iyi bildiğimiz, tanıdık bir gerçekliğe ışınlanmanın anlık hazzını yaşayabiliyoruz. Hikayenin sonundan emin olmamız, toplumsal krizlerle perçinlenen bireysel kaygılarımızı bir nebze olsun dizginlememize yardımcı oluyor. Yarın kira verdiğimiz evden çıkarılıp çıkarılmayacağımızı, diplomamızla kapı kapı dolaşıp iş bulup bulamayacağımızı, hatta oy verdiğimiz belediye başkanının geçersiz iddialarla tutuklanıp tutuklanmayacağını bilemiyoruz, ama neyse ki Hürrem Sultan’ın taht savaşını kazanacağına dair bir güvencemiz var.

Öte yandan, daha önce izlediğimiz diziler yalnızca kıymeti senaryosundan menkul bir anlatı barındırmıyor, aynı zamanda bizi onları ilk defa izlediğimiz dönemdeki kişisel hikayemizle de yeniden buluşturuyor. Mesela Avrupa Yakası’nın jeneriğiyle matematik ödevimizi hiç yapmak istemediğimiz bir ilkokul akşamıyla, Kavak Yelleri’nin sahneleriyle ortaokuldaki ilk aşkımızın heyecanıyla, Hatırla Sevgili ile ilk devrimci uyanışımızla kısa bir süre için bile olsa tekrar buluşabiliyoruz. Çocukluğumuzun, ergenliğimizin veya ilkgençliğimizin hatıraları, özellikle de böylesine sabit bir belirsizlik hali içindeyken bizi umutlu ihtimallerin sıcak gerçekliğine geri çağırabiliyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Bu, yalnızca özlem duygusunu karşılamanın ötesinde toplumsal hafızamızın acılarla, kayıplarla, şiddetle özdeşleşmek zorunda kalmış yanının da bir nebze olsun kırılmasını ve rahatlamasını sağlıyor. Neoliberal ekonominin sonsuz krizlerinin, zorunlu göçlerle sürekli değişen kent dinamiklerinin, politik baskılarla beraber gelen güvencesizliklerin tam ortasında, bir zamanlar daha erken yaştaki bir bilinçle yaşayabileceğimize inandığımız hayallerin sembollerine sığınıyoruz. Rasyonel bir gerçeklikte zamanın geriye doğru akmasının mümkün olmayacağını biliyoruz. Ama uzak kaldığımız olumlu hisleri yeniden çağırmak ve birbirimizle kurabileceğimize inandığımız bağların henüz yıkılmadığı bir geçmiş ütopyasını hatırlamak, bize gerçek dünyayla başa çıkmamızı ya da en azından bir süre ondan uzaklaşmamızı sağlayan bir savunma mekanizması oluyor.

Eski dizilere bu denli sarılmamızın bir diğer nedeni de yeni olanın gerçekten de yeterince heyecan verici olamaması. Yani mesele sadece bir “eskiler daha güzelmiş” romantizminden ve nostaljisinden ibaret değil. Güncel kültür üretimi giderek tek sesli, tahmin edilebilir ve sansürlü bir hal alıyor. Televizyon anlatıları hiç de cesur ve yenilikçi değil. Karakterler risk almıyor, diyaloglar yapay, temalar tekrar ediyor. Bu da izleyicinin dikkatini geçmişe, nispeten daha yaratıcı, daha özgür ve daha çeşitli hikayelere çevirmesine neden oluyor. Bu yalnızca nostalji duygusunun yansıması değil aynı zamanda nitelikli işlere ve doğal olarak onu sağlayan ifade özgürlüğü ortamına duyulan hasrete de bir işaret. Kültürel iktidar mekanizmalarının iyice merkezileşmesi, geçmişte görece daha serbest olan anlatı alanlarını, bugünün baskıcı ortamıyla karşılaştırmamıza neden oluyor.

Güncel dizilerin eskilerle yarışamaz hale gelmesinin başka yapısal nedenleri de var elbette. Ekonomik kriz, yapımcıların risk almasını zorlaştırıyor. Prodüksiyon gerektiren, yenilikçi senaryolar yerine garanti formüller tercih ediliyor, bu da hikayeciliğin sınırlarını daraltıyor. Diğer yandan giderek büyüyen ihracatla beraber, dizilerin yurtdışına satılması artık yalnızca bir başarı ölçütü değil, aynı zamanda projelerin öncelikli parametrelerinden biri. Dolayısıyla anlatılan artık bizim hikayemiz değil. Hedef kitle, yurtdışından entrikalı diyaloglarla bezenmiş Boğaz manzarasına bakan bir yabancı. Hal böyle olunca, yerli izleyicinin dizilerle duygusal bağ kurma potansiyeli de zedeleniyor.

İktidar, kültürel hegemonyayı dilinden düşürmemeyi sürdürdükçe televizyon üretimleri yalnızca ağır RTÜK kurallarıyla değil otosansür, baskı, gözdağı, hedef gösterme ve linç mekanizmalarıyla da şekillendiriliyor. Senaristlerin, yapımcıların, oyuncuların ve hatta Ayşe Barım örneğinde de gördüğümüz üzere menajerlerin bile üzerinde giderek artan bir baskı ve bu baskıya bir türlü ses çıkaramayan, susturulmuş bir sektör var.

Kültürel alanın bu faşist pratiklerle örüldüğü bir ortamda, bağ kurabileceğimiz, dolayısıyla izlemekten keyif alacağımız yapımlarla karşılaşmak pek de olası görünmüyor. Dolayısıyla bizim dilimizde yazılmış, kendi coğrafyamızı mekan belleyen, kendi dertlerimizi anlatan ve bize benzeyen karakterleri merkezine alan bir şeyler seyretmek istediğimizde doğal olarak geçmişe başvurmak zorunda kalıyoruz. Geçmiş mükemmel olduğu için değil, yalnızca geçmiş olduğu için.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.