Neoliberalizm içimizdeki canavarı ortaya çıkardı
Kimliklerimizi sarsılmaz ve harici baskılardan ziyadesiyle azade görme eğilimindeyiz. Ancak onlarca yıllık araştırmanın ve terapi deneyiminin ardından ekonomik değişimin yalnız değerlerimizin değil kişiliklerimizin üzerinde de büyük etkisi olduğuna kanaat getirdim. Aman vermez "başarı" baskısı normatif hale geldikçe neoliberalizm, serbest piyasa güçleri ve özelleştirmeler hepimizde büyük kayıplara sebep oldu. Bunu şüpheyle okuyorsanız, size şöyle basit bir ifadeyle açıklayayım: Meritokratik (liyakata dayalı) neoliberalizm belirli kişilik niteliklerini onaylar, diğerlerini de cezalandırır.
Artık kariyer yapabilmek için belirli karakter özellikleri gerekiyor. İlki kendini ifade etme becerisi, amacı da olabildiğince fazla insanın beğenisini kazanmak. Temas yüzeysel olabilir ancak bu temas günümüzde insanlar arasındaki etkileşimin çoğuyla uyuştuğu için fark edilmez bile.
Kendi yeteneklerinizi övebildiğiniz kadar övmek de önemli: Çok fazla insan tanıyorsunuz, yığınla tecrübeye sahipsiniz ve yakınlarda büyükçe bir projeyi tamamladınız. İnsanlar bunların havacıva olduğunu anlayacaklar, ama daha önce kandırıldıkları gerçeği de başka bir kişilik özelliğinizi öne çıkarıyor: İkna edici yalanlar söyleyebiliyorsunuz, pek de suçluluk duymuyorsunuz. Bu yüzden asla kendi davranışlarınızın sorumluluğunu üstlenmiyorsunuz.
Üstüne üstlük, esnek ve fevrisiniz, her zaman yeni mücadeleler için fırsat kolluyorsunuz. Pratikte tehlikeli davranışlara neden olabilir ama aldırmayın, başkalarının yaralarını siz sarmayacaksınız. Peki, bu listenin ilham kaynağı mı? Günümüzde psikopati konusunda en tanınmış uzman olan Robert Hare’in psikopati kontrol listesi.
Bu ayrıntılı tasvir, elbette aşırıya kaçan bir karikatür. Yine de makro-sosyal seviyedeki finansal kriz (örneğin Eurozone ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar), neoliberal meritokrasinin insanları ne hale getirdiğini gösteriyor. Dayanışma pahalı bir lükse dönüşüp geçici ittifaklara neden olurken, zihinlerin asıl meşgalesi daima durumdan rakibinize göre daha fazla vazife çıkarabilmek. İşletmelere ve şirketlere olan duygusal bağlılık gibi, çalışma arkadaşları arasındaki bağlar da zayıflıyor.
Zorbalık vaktiyle yalnız okullarda olurdu, artık işyerlerinin de ortak özelliklerinden biri. Bu, hüsranı zayıf olanın üzerine boca ederek etkisizce dışavurmanın tipik bir belirtisi, psikolojide "yönlendirilmiş saldırganlık" olarak bilinir. Performans kaygısından tutun da tehdit oluşturan ötekinin yarattığı daha büyük sosyal fobilere kadar her yerde derinlere itilmiş bir korku hissi var.
[mailerlite_form form_id=10]
İşyerindeki aralıksız değerlendirmeler bağımsızlığın azalmasına ve sıklıkla değişen harici normlara bağımlılığın artmasına neden oluyor. Bu da sosyolog Richard Sennett’in yerinde tanımıyla “çalışanların çocuklaşması” olarak sonuçlanıyor. Yetişkinler çocuk gibi feveran ediyor, ufak tefek şeyleri kıskanıyor (yeni bir ofis koltuğu aldı, ben almadım), beyaz yalanlar söylüyor, üç kağıda başvuruyor, başkalarının düşüşüyle keyifleniyor ve intikam duyguları besliyorlar. Bunlar, insanların bağımsız düşünmesini engelleyen ve çalışanlara yetişkin gibi davranmayı beceremeyen ekonomik sistemin eseri.
Oysa daha önemlisi, insanların özsaygılarının uğradığı hasar. Hegel’den Lacan’a filozofların da açıkladığı gibi, özsaygı daha çok başkalarının bizi onaylamasına bağlıdır. Bugünlerde çalışanların esas sorusunun “Bana kim ihtiyaç duyuyor?” olduğunu fark ettiğinde, Sennett de benzer bir sonuca varıyor. Çoğu insan için cevap belli: Hiç kimse.
Toplumumuz sürekli olarak yeterince gayret ederse herkesin başarılı olabileceğini ilan ediyor, bir yandan da imtiyazları destekliyor ve bitkin düşmüş yurttaşlara giderek artan oranda baskı uyguluyor. Artık daha fazla insan başarısız oluyor, kendini aşağılanmış, suçlu veya mahcup hissediyor. Bize daima hayatımızın yönünü belirlemekte eskisinden çok daha özgür olduğumuz söyleniyor, oysa başarı anlatısına uymayan seçimler yapabilecek kadar özgür değiliz. Dahası, başarısız olanlar sosyal güvenlik sistemimizi istismar eden “kaybedenler” ve “beleşçiler” olarak görülüyorlar.
Neoliberal meritokrasi bizi başarının kişisel gayrete ve yeteneklere bağlı olduğuna inandırdı, bu da sorumluğun yalnızca bireye ait olduğu ve bu hedefe ulaşmak için yetkililerin insanlara olabildiğince özgürlük tanımaları gerektiği anlamına geliyor. Sınırsız seçim özgürlüğü masalına inananlar için özerklik ve özyönetim en önde gelen politik bildirilerdir, bilhassa özgürlük vaat ediyormuş gibi görünüyorlarsa. Kusursuzlaştırılabilir birey düşüncesi sayesinde Batı’da sahip olduğumuza inandığımız özgürlük çağımızın en büyük yalanı olabilir.
Sosyolog Zygmunt Bauman çağımızın paradoksunu kısaca şöyle özetlemişti: “Hiç bu kadar özgür olmamıştık. Hiç bu kadar aciz hissetmemiştik.” Dini eleştirebilmemiz, seks konusunda “bırakınız yapsınlar” anlayışından faydalanabilmemiz ve dilediğimiz siyasi akımı destekleyebilmemiz açısından gerçekten de öncesine göre daha özgürüz. Tüm bunları yapabiliyoruz çünkü artık ehemmiyetleri yok, böylesi bir özgürlük kayıtsızlığa yol açıyor. Öte yandan, gündelik hayatımız da Kafka’yı çaresiz bırakabilecek bir bürokrasiyle sürekli mücadeleye dönüştü. Ekmekteki tuz oranından şehirde kümes hayvanları yetiştiriciliğine kadar her şeyin bir yönetmeliği var.
Sahip olduğumuzu sandığımız özgürlük tek koşula bağlı: Başarılı olmak zorundayız, yani kendimizi geliştirmeliyiz. Örnekler için uzaklara bakmanıza gerek yok. Ebeveynliği kariyerinin önüne koyan yetenekli bir kişi eleştiriye maruz kalıyor. İyi bir işe sahipken başka şeylere zaman ayırabilmek için terfiyi reddeden bir kişi aptal olarak görülüyor, o başka şeyler başarıyı garantilemeyecekse. Ebeveynleri, ilkokul öğretmeni olmak isteyen genç bir kadına ekonomi alanında yüksek lisansla başlamasını salık veriyor –bir ilkokul öğretmeni mi, ne düşünüyor olabilir ki?
Kültürümüzdeki kaideleri ve değerleri güya yitirdiğimize dair bitmek bilmeyen ağıtlar yakılıyor. Yine de bu kaideler ve değerler kişiliğimizin olmazsa olmaz bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla kaybolamazlar, sadece değişirler. Olan da tam olarak bu: Değişen bir ekonomi değişen ahlak kurallarını yansıtıyor ve değişen kimliklere yol açıyor. Mevcut ekonomik sistem, içimizdeki en kötüyü ortaya çıkarıyor.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Paul Verhaeghe’nin The Guardian'da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()