"Nerede bu devlet?"
Eskişehir yangınında hayatını kaybeden orman işçisi Eyüp Dereli’nin toplu iş sözleşmesi ve maaş beklentisine dair sendika yetkilisine attığı mesaj, beş işçi ve beş AKUT gönüllüsünün hayatını kaybettiği felaketin en çarpıcı ayrıntılarından biri oldu. Ayrıntıydı, çünkü yalnızca felaket günlerinde ilgi çekiciydi. Çarpıcıydı, çünkü yangınlarla sarsılan koca bir ülkenin “kahramanlarına” reva gördüğü varoluşu simgeliyordu.
Felaket günlerinde hep aynı soruları soruyoruz: "Nerede bu devlet?" Neden en fazla yardıma ihtiyaç duyduğu anda yurttaşının yanında değil? Neden felaket anlarında en savunmasızların, işçilerin, yoksulların, garibanların canı yanıyor? Sabah akşam ne kadar “güçlü” olduğu anlatılan bir devlet nasıl olur da bu kadar küçülür, görünmezleşir?
Ne yazık ki, bu soruları yalnızca felaket günlerinde soruyoruz. Çoğu zaman doğru yanıtlar da veremiyoruz. Daha kötüsü, hayatımızın sonraki günlerinde bu sorularla pek de ilgilenmiyoruz. Devletin hiç olmadığı kadar yerinde olduğunu, devleti o kudretli varlığıyla baktığımız her yerde görebildiğimizi varsayarsak, belki de bunlar birer retorik sorudan ibaret.
[mailerlite_form form_id=11]
“Güçlü devlet” mi dediniz?
Nerede mi devlet? Mesela orman yangınlarının yaşandığı günlerde İstanbul’un göbeğinde IDEF25 gibi dünyanın yüzde doksan dokuzuna düşman savaş endüstrisi için bir fuar organize etmekle meşgul. İsrail’e silah, motor, kamera, optik sistem tedarik eden onlarca şirketin katıldığı fuara yönelik cılız itirazların dışında çıt çıkmaması, bu meşguliyetin sonucu. Hadi siyonizme cansuyu olan şirketleri geçelim, “savunma” adı altında savaş tüccarlığı için yapılan bu halkla ilişkiler faaliyetinin eleştirilememesi, geleneksel “hümanist” itirazların bile konusu olamaması da aynı meşguliyetle ilgili.
Aynı devlet yangın günlerinde Eyüp Dereli’nin bileşeni olduğu kamuda işçi statüsünde çalışan 600 bin yurttaşımızla pazarlık yapıyordu. Aileleriyle birlikte iki milyondan fazla insana sefalet zamlarını dayatıyordu. Hatta enflasyon farkı için pazarlık yapıyor, iktidar yetkililerinin teklifine Hazine Bakanlığı “bu çok olur” diye itiraz ediyordu.
Ya da canlarını feda eden, yalnızca yangın günlerinde “kahraman” diye anılan orman işçilerini, yangın gibi afet durumlarında günde 53 liralık tazminatla çalıştırırken yerinde ve zinde görünüyordu devlet. Devletin mesaisi orman yangınlarında görülmemiş olabilir, ama aynı günlerde ormanlık alanları ve zeytinlikleri maden şirketlerinin yağmasına açan “talan yasasını” meclisten geçirirken canla başla çalışıyordu. Ya da elektrik enerjisinin dağıtımını özelleştirmekle, yangın söndürme uçaklarını tasfiye etmekle, rekor sıcaklıklarda bile özel sektörün ağaç kesimini teşvik etmekle her zaman işinin başında, burnumuzun dibindeydi.
“Milliyetçilik” denen mekanik
Bunları konuşamıyoruz. Çünkü iki büyük yalana inandırıldık: birincisi afet günlerinde siyaset konuşulmaz, ikincisi “devlet” ve “iktidar” birbirinden farklı şeylerdir. Halbuki ikisinin de palavra olduğu görmek için fazlasıyla elverişli bir ülkedeyiz. Politik etkenlerden bağımsız bir afet de iktidarsız, sınıfsız, tarafsız bir devlet de mümkün değil. Ama bu zokayı hep birlikte yuttuk. Milliyetçilik olgusunun tavan yaptığı bir coğrafyada pek de zor olmadı, hazımsızlık yapmadı.
Geçmişe ait duyguların yeniden kabartılması, yani hınç temelinde organize edilen milliyetçi kuşatma belki siyasal kimlik olarak değil ama duygu-düşünce dünyasının derinliklerinde kendini yeniden üretiyor. Milliyetçilik artık eski usul ırkçılıkla, hilkaten bir düşmanlıkla, sosyal Darwinizmle veya absürt biyolojik temellendirmelerle agresyonu yükseltmiyor, daha “ince” çalışıyor. Milli çıkarlar ve bu çıkarlar etrafında kenetlenme gibi mündemiç duygular yakıt için yeterli. Örneğin, devlet olgusundaki hizalanma da bu “ince” milliyetçiliğin ürünü.
AKP seçmeni olmakla, Erdoğan’ı desteklemekle sınırlı da değil bu mekanizma. Lider ülke, güçlü devlet, bağımsızlık, savunma sanayisi, NATO… Bu anahtar kelimelerin çoğu muhalefetin önemli bir bölümünde de çalışıyor, iktidarın söylem ve davranış haritasından çıkamamak da bu mekaniğe dahil. Örneğin, savunma sanayisi etrafındaki doludizgin propagandaya tek kelime karşı-argüman geliştirmeyen, NATO’dan çıkmayı tartışma konusu bile yapmayan, İsrail’e gözünün üstünde kaşı var diyemeyen güçlü devlet eleştirisini hanesine katmayan muhalefet aklı da bu mekaniğin parçası.
Bir dönüp çevrenize bakın, Selçuk Bayraktar’ın “işini yapan bir mühendis” olarak takdir edilmesinden, Hakan Fidan’ın “dosta güven düşmana korku salan” devlet adamlığından veya ASELSAN, ROKETSAN gibi firmaların başarılarından göğsü kabaran, sınırötesi operasyonlar ve Suriye’den pay kapmanın kendisine yazacağı faydaları sıralayan, NATO gibi bir savaş örgütünün ülke güvenliği için ne kadar hayati olduğunu hatırlatan yakınlarınızda bu mekaniğin nasıl çalıştığını göreceksiniz. “Bize bir şey yaptırmazlar” psikolojisini nasıl yırtıp attığımızın, yüksek teknoloji, enerjide bağımsızlık, savunmada atılım gibi motiflerle “bizimle uğraşan” dış düşmanları nasıl dize getirdiğimizin hikayesini hiç beklemediklerinizden duyuvereceksiniz.
Ya da Eyüp Dereli’yi 53 liralık tazminatla, tişörtle yangın çalışmalarına sürükleyen koşullara itiraz eden muhalif kamuoyunun İzmir grevindeki tepkilerine bakın. Yoksulluk sınırı üzerinde bile olmayan ücretleri istedikleri için şımarıklık, açgözlülük, kripto AKP’lilikle suçlanan belediye işçilerine yönelik bu garez da aynı yakıttan beslenmişti. Grev kırıcılık bu toplumda nasıl bu kadar hızlı kabul gördü, çünkü “toplumun ortak çıkarları” yalanını bir kere yutmuştuk.
Gabar’dan çıkarılan petrolün, gökyüzünü fetheden Akıncı uçaklarından elde edilen gelirlerin, Suriye’de Colani ile şeriatvari bir devlet organizmasına girişmenin neden “yoksullara” hiç yazmadığıyla ilgilenen yok. Neden bu kadar muktedir bir devletin orman işçilerine çift vardiya çalışmayı ya da koruyucu ekipmanı mümkün kılamadığını sorgulayan da…
Milliyetçilik dehlizi artık böyle genişliyor. Milyonlar “milli çıkarlar” koduyla asla aynı hayatları paylaşmadığı bir avuç imtiyazlıyla yalnızca aynı ülkede yaşadığı için ortak bir geleceğin parçası olduğuna inandırılıyor.
[mailerlite_form form_id=10]
“Türkiye simülasyonu”
23 yıllık AKP iktidarının toplumda açtığı en büyük yaralardan biri herhalde budur. Koca bir toplumun bir simülasyonda yaşadığına inandırıldığı, “sirkiye” ve “TR simülasyonu” gibi ifadelerin sosyal medya profillerine eklendiği bir ülke gerçekliğine rağmen “milli çıkarlar” mevzubahis olduğunda hayatın bütün keşmekeşine göğüs gerebilmek… Çoğu zaman terk edilmiş, çaresiz, meyus bir yalnızlığı da içeren yurttaşlığın aynı zamanda “güçlü devletin” paydaşı, “milli çıkarların” taşıyıcısı haline gelebilmesi. Tepeden aşağıya bir güç düzeni olan devlet konseptinin toplumun en güçsüzlerinin dünyasında parlaması…
Marx henüz 1856’da bu tuhaf çelişkiyi fark etmişti. İnsanın çalışma süresini kısaltma ve bereketlendirme işlevi taşıması gereken makinelere karşılık kendisinin “yoksulluk içinde, gücünün ötesinde çalıştığından” hareketle her şeyin “kendi karşıtına gebe” göründüğünü söylemişti: “Ortaya yeni çıkmış zenginlik kaynakları, garip bir gizemli büyüyle yokluk kaynaklarına dönüşüyor.” (People's Paper'ın yıldönümünde yaptığı konuşmadan)
Milliyetçilik, işte bu tuhaf büyünün belki de modern toplumdaki en önemli unsuru olarak zihin dünyamızda yaşıyor. Bu gizemli büyüyü dağıtmak için belki de doğru soruları sorarak işe başlamalıyız.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()