Nuri Bilge Ceylan’ın bazı ilham kaynakları
Nuri Bilge Ceylan, filmografisinde ve düşünce dünyasında Çehov’un önemini belirtirken, Rus yazarın etkisine bir kez girdikten sonra insanın dünyaya artık bu etkiden bağımsız bakamayacağını söyler.[i] Çehov’a “minnet borcu” hissettiği için Mayıs Sıkıntısı’nı (1999) ona ithaf etmiştir.
Kasaba’dan (1997) başlayarak Ahlat Ağacı’na (2018) kadar[ii] neredeyse tüm filmlerinde bazen öykü parçaları, bazen karakter unsurları, bazen diyaloglar yoluyla Çehov’dan izler bulabildiğimiz Nuri Bilge Ceylan’ın Rus hikayeciden ziyadesiyle yararlandığı yapıtları arasında Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) ayırt edici bir yerde durur. Olay örgüsü bozkırda bir ceset arayışını takip etmekle birlikte hikayenin önemli bir teması, Savcı Nusret ile Doktor Cemal karakterleri arasında geçen diyaloglarda saklıdır. Bu konuşmalar, baştan sona, Çehov’un “Sorgu Yargıcı”[iii] adlı kısa öyküsünden alınmış, film boyunca çeşitli sekanslara ustalıkla yerleştirilmiştir. Karakterlerin ağzına uymasını sağlayacak düzeltmeler dışında öykünün orijinal diyaloglarında kayda değer bir değişiklik yapılmamıştır. İntihar temalı bu diyaloglar, konusu cinayet soruşturması gibi görünen hikayeye içten dikişlerle bağlanarak katmanlı bir bağlam oluşturmakta, karakterlerin birbirleriyle ve kendi kendileriyle olan ilişkisine ışık tutmaktadır.
Filmin bitiş jeneriğinde, Çehov’un “Alıntılar” başlığı altında anıldığını ancak öykünün adına yer verilmediğini görürüz. Öte yandan Ercan Kesal’ın yazdığı, filmin senaryo ve çekim süreçlerini ayrıntılarıyla anlatan Evvel Zaman’ın ilk baskısında Çehov’un öyküsünden bahsedildiği halde, bir ay sonra yapılan tekrar baskıda bu bilginin kitaptan çıkarılmış olması ilginç bir ayrıntıdır.[iv]
Bir Zamanlar Anadolu’da filminde dikkat çeken başka bir ayrıntı, 24. dakikada çişini yapmak üzere kalabalıktan uzaklaşan Doktor Cemal’in çakan şimşekle birlikte peyda olan Hitit kabartmaları karşısında yaşadığı ürküntüye benzer bir sahnenin Shutter Island (2010) filminde karşımıza çıkmasıdır. Martin Scorsese’nin yönettiği filmin 55. dakikasında bir şimşek çakımında mistik ışıklar altında birkaç kez beyaz bir heykel belirip kaybolur. Scorsese’nin filminde bu kısa planlar, ana karakterin ruh sağlığıyla ilgili imalar içermekle beraber filmin gerilime yaslanan atmosferini pekiştirir. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde ise esrarengiz kabartmalar, gerilim yaratmanın yanı sıra karakterin yabancı bir coğrafyada karşılaştığı bilinmezliklerin bir metaforu olarak da okunmaya elverişlidir. Üstelik Doktor Cemal’in mahrem bir anında bu gizemli yüzlerle karşı karşıya kalması, sahnenin dramatik dokusuna incelik kazandırır.
[embed]https://www.youtube.com/watch?v=HHroRAzReaQ[/embed]
Bir Zamanlar Anadolu’da filminde rastladığımız bir başka çağrışım, filmin sonlarına doğru artık cesedin bulunduğu, Savcı’nın rahatlamış bir edayla tutanak yazdırdığı sahnededir. Savcı Nusret, cesedin bulunduğu alanın konumunu, cesedin fiziksel görünümünü kendine özgü bir kasıntıyla daktilo ettirirken, yazıcının dikkatini ölçmek için bir şaka yapar, araya maktulün “Clark Gable görünümlü” olduğunu sıkıştırıverir. Yazıcının kendini kaptırıp gidiyor olması, sessizlikte kara mizah etkileri uyandırır. Atmosfer gevşer, hatta birileri bizzat savcıyı Clark Gable’ye benzetir, o da bu iltifatı örtük bir memnuniyetle kabul eder. Bu sahne, Çağatay Anadol’un “Arkadaşım Sinan Cemgil” başlıklı yazısında aktardığı, 68 kuşağının şakalaşma anlarıyla ilgili bir anekdotu hatırlatıyor. Anadol, bu aktarımda, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda veya Türkiye İşçi Partisi toplantılarında Sinan Cemgil’in Clark Gable taklidi yaparak herkesi kırıp geçirdiğini yazar.[v] Senaristlerin yahut yönetmenin bu sahnede Sinan Cemgil’in Clark Gable şakasından yararlandığını netlikle öne süremeyiz, bundan haberleri olmayabilir bile. Zaten yaratıcılık süreçlerinde hangi fikrin nereden geldiğini, esinlenme mekanizmasının tam olarak nasıl harekete geçtiğini yaratıcının kendisi de çoğu zaman takip edemez. Fakat eser bir kez ortaya çıktıktan sonra, belirli ölçülerde yaratıcısından bağımsız olarak bizim zihnimizde yeni bağlantılara, çağrışımlara yol açabilir.
[embed]https://www.youtube.com/watch?v=Rquhd3CVikU[/embed]
Aslında Nuri Bilge Ceylan’ın başka sinemacılara gönderme yapmak istediği yahut onlardan açıkça yararlandığı daha belirgin örnekler yok değildir. Adıyla Sergio Leone’a (Bir Zamanlar Batı’da ve Bir Zamanlar Amerika) ve sinematografisiyle Tarkovski’ye (Solaris’te ve Andrey Rublev’de rüzgarda yumuşacık dalgalanan yapraklar, otlar) kasıtlı şekilde gönderme yapan Bir Zamanlar Anadolu’da filminin (prologdan sonraki) açılış sekansı, Abbas Kiyarüstemi’nin Rüzgar Bizi Sürükleyecek (1999) filminin açılış sekansıyla aynıdır. Her iki sahne de geniş planda kıvrılan yollarda ilerleyen otomobiller ve onların üstüne binen diyaloglarla karakterize olmuştur. Tek fark, Ceylan’ın sahneleri gecenin içinde geçer ve ışık-gölge oyunlarına elverişli bir mizansen sergiler. Daha da dikkat çekici olan ortak özellik, meşhur “yuvarlanan elmalar” sahnesinin her iki filmde de neredeyse tıpatıp benzerliğidir.
Bazen sanatçılar değer verdikleri başka bir sanatçıya bu şekilde “referans” verirler. Ceylan’ın bunu yaparken bir sinema ustasını selamlamakla kalmadığını, ondan alıntıladığı sahneye yoğun, özgün, zarif bir yorum kazandırdığını eklemeliyim. “Yuvarlanan elmalar” (esasen genel olarak elma imgesi) etrafında devinen sahneler ve hatta temalar, Taviani Kardeşler’in The Lark Farm (2007) filmi dahil birçok başka yerde de görülebilir. Nitekim Ceylan’ın Ahlat Ağacı filminin açılış sekansının merkezinde de elmalar vardır ve yönetmen bu defa yasak meyve mitinin klasik çağrışımlarından faydalanır.
[embed]https://www.youtube.com/watch?v=SEgkppTEfTc[/embed]
Apaçık bir esin kaynağı olarak değerlendirdiğim ve diğerlerinden daha ilgi uyandırıcı bulduğum bağlantı ise yönetmenin Kış Uykusu (2014) filminde karşımıza çıkan Orhan Pamuk izleridir. Bu filmin temel karakterlerinden biri olan Necla, Orhan Pamuk’un Kara Kitap (1990) romanındaki Rüya karakterine epeyce benzer. Hatta Necla için Rüya’nın ilk taslağı diyebiliriz. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ın yazılış sürecinde tuttuğu notları ve çizdiği eskizleri içeren Kara Kitap’ın Sırları (2013) başlıklı kitapta, Pamuk, karakterini “bir ev kadını ve başarısız bir çevirmen” olarak tasvir eder.[vi] Esasında bu tasvir, yazardan çok romanın ana karakteri Galip’in Rüya’yla ilgili görüşünü yansıtmaktadır. Aynı şekilde Kış Uykusu’nun ana karakteri Aydın’ın kardeşi Necla’ya yönelik görüşü de bu bakış açısıyla uyumludur. Diğer yandan Rüya’nın Galip’le ilgili düşüncesi de Necla’nın Aydın hakkındaki düşüncesiyle aynıdır, “hiçbir sanatsal yanı olmayan Galip, ona yaratıcı, ilgi çekici gelmiyor.”[vii]
Dolayısıyla Orhan Pamuk’un taslak aşamasında kurguladığı Galip-Rüya ilişkisi ile Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’nda yarattığı Aydın-Necla ilişkisi aynı özellikleri sergilemektedir. Otelde pineklemekten başka bir şey yapmayan başarısız çevirmen Necla ile Rüya arasındaki tek fark, birinin elinde moda mecmuaları, diğerinin ise Latin Amerikalı yazarların kitaplarını görmemizdir. Bununla birlikte Pamuk, taslakta ortaya koyduğu bu karakter ayrıntılarını romanın son haline almamış, Rüya’yı arka planda tutmaya karar vermiştir. Ceylan ise, Pamuk’un karakterindeki “başarısız çevirmen ve ev kadını” vasıflarına bitmiş bir evliliğin geride bıraktığı hüsran ve pişmanlık duygusunu ekler. Necla’yı Rüya gibi devrimci kahramanlara hayranlık duyan bir kadın olmaktan çıkartması, Ceylan’ın bu karakterde yaptığı en radikal değişikliktir. Bu dokunuşla Orhan Pamuk’un karakteri, nihilist, çaresizliklerini bir çeşit felsefe katına çıkarmış bir kadına dönüşerek Nuri Bilge Ceylan karakteri haline gelir. Böylece Kış Uykusu’nda Necla’nın ana karakter Aydın ve onun eşi Nihal’le etkileşimi filmin tematik bağlamıyla örtüşür. Kara Kitap ile Kış Uykusu’nun hikaye zamanlarını düşündüğümüzde, aslında her iki kadının da kendi dönemlerinin ruhuna uygun karakterler olduğunu söyleyebiliriz. Nihayetinde Rüya solculuğun moda olduğu, Necla ise “ideolojilerin sona erdiği” bir dünyanın insanıdırlar.
[embed]https://www.youtube.com/watch?v=DgC6xuL3Nag[/embed]
Karakterler ve yan öyküler açısından bir bağlantı da Üç Maymun (2008) ile Michael Haneke’nin Saklı (2005) filmleri arasında kurulabilir. Her iki eserde de anne-oğul ilişkilerinin dramatik yapısı benzer dinamiklerden beslenir. Saklı’daki oğul, annesinin bir başka erkekle yakınlık kurduğundan şüphelenmektedir, bunu açıkça dile getirmese bile davranışlarıyla belli eder. Üç Maymun’da ise yasak ilişkinin varlığı oğul tarafından kuşkuya yer olmayacak şekilde gözlenmiştir ama burada da açıkça konuşulmaz, yansımasını örtük diyaloglarda ve asabi davranışlarda bulur. Her iki filmde de aile içinde güven ve kuşku temalarının hissedildiği ortak bir bağlam alanı vardır. Fark şudur ki, Üç Maymun’daki anne-oğul ilişkisi, hikayenin merkezini oluşturan olgulardan biridir ve nihayetinde filmin finalini belirleyecek öneme sahiptir. Saklı’da ise bu ilişki, hikayenin odak noktasına o kadar yakın bir mesafede değildir. Anne-oğul ilişkisi bağlamında Üç Maymun’da Alan Parker’ın Angela’nın Külleri (1999) filmini çağrıştıran bir sahne de vardır. Üç Maymun’un 44. dakikasında oğul anneyi tokatlar ve ardından ezan sesi duyulur. Angela’nın Külleri’nde de oğul anneyi tokatlar ve ayin başlar.
Kuşkusuz başka esin kaynaklarının, çağrışımların bulunması da mümkündür. Benzer şekilde Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir ülkesinde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasından, fotoğraflarından esinlenen çalışmaların varlığı da saptanabilir. Yaratıcılığın birçok devresinde bunlar önüne geçilemez durumlardır. Picasso’nun “iyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar” dediği rivayet edilir. Bu hınzır söz, kasıtlı bir vurgu taşkınlığı yaparak, hikaye anlatıcılarının eninde sonunda benzer temalar, konular, karakterler arasında gezindiğini, birbirinden ilham almalarının kaçınılmaz olduğunu hatırlatmaktadır. Önemli olan, taze keşiflerde bulunmak, etkileşimden özgünlükler yakalayıp farklı bir kozmoloji meydana getirebilmektir. Nitekim Martin Scorsese de, Shutter Island filminin ilham kaynakları arasında Samuel Fuller’in Shock Corridor’unun (1963) ayrı bir yeri olduğunu açıklamıştır. Aynı şekilde Orhan Pamuk, Kara Kitap’taki Rüya karakterini yazarken Flaubert’ten esinlendiğini, karakterin ilk taslağını bir tür Madam Bovary olarak tasarladığını söylemektedir.
Nuri Bilge Ceylan, Cannes’da Üç Maymun filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü alırken yaptığı konuşmada, “bu ödülü, yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” demişti. Ondan dört yüzyıl kadar önce de epik İspanyol şair Don Alonso de Ercilla, savaşlardan yorgun düşmüş memleketi için, “gururlu ve güzel kentim” diyordu.[viii] Tam da bu tatlı çağrışımların ortasında modern edebiyatın ustalarından Carlos Fuentes’in (pekâlâ bütün sanatlara uyarlanabilecek) şu cümlelerini hatırlamanın yeridir. “Bu dünyada babasız bir kitap, öksüz bir cilt var mıdır? Başka kitapların soyundan gelmemiş bir kitap? İnsanlığın yazınsal imgeleminin soyağacının bir dalı olmayan tek bir kitap sayfası var mıdır? Geleneksiz yaratım var mıdır? Öte yanda, gelenek yenilenmeksizin, yıllar boyu yaşamış öyküleri yeni yaratımlarla yeniden yeşertmeksizin yaşamını sürdürebilir mi?”[ix]
[i] Nuri Bilge Ceylan. Söyleşiler. Norgunk Yayınları, s. 29.
[ii] Kuru Otlar Üstüne filmini henüz izlemedim.
[iii] Anton Çehov. Bütün Öyküler 1887. Çeviren: Mehmet Özgül. Cem Yayınevi. s. 56.
[iv] Evvel Zaman’ın ilk baskısı Nisan 2014’de İthaki Yayınları’nca yapılmıştır ve bu baskının 30. sayfasında şöyle denilmektedir: “Savcının hikâyesinde Nuri’nin bir önerisi oldu. O, büyük roman ve büyük hikâyelerdeki bazı unsurları günümüze veya kendi hikâyemize yansıtılabileceğini düşünüyor. Çehov’un bir öyküsündeki (Sorgu Yargıcı) olayın, savcının trajedisi olabileceğini düşünüyor”. Fakat Mayıs 2014’de aynı yayınevince yapılan yeni basımda “Çehov’un bir öyküsündeki (Sorgu Yargıcı) olayın, savcının trajedisi olabileceğini düşünüyor” cümlesi yer almamaktadır.
[v] Oral Çalışlar, Denizler İdama Ederken, Everest Yayınları, s. 99
[vi] Kara Kitap’ın Sırları: Orhan Pamuk’un Yazı ve Resimleriyle. Hazırlayan: Darmin Hadzibegovic, Yapı Kredi Yayınları, s. 102.
[vii] A.g.e. s. 102.
[viii] [Aktaran] Pablo Neruda. Yaşadığımı İtiraf Ediyorum. Evrensel Basım Yayın.
[ix] Carlos Fuentes. Kendim ve Ötekiler. Çeviren: Şemsa Yeğin. Can Yayınları.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()