O mu, bu mu? İşte bütün mesele bu.

O mu, bu mu? İşte bütün mesele bu.
o-mu-bu-mu

Sosyal medya tüm işlevlerinin yanı sıra devasa bir oyun alanı. Menemen anketleriyle, “Hangi rock grubusun?” testleriyle, Twitter’daki “Beğen, hakkında anonim yorum yapayım” ya da Ekşi Sözlük’teki “Üstteki yazara bir mesaj bırak” etkinlikleriyle sınırsız vakit geçirebilme imkanı, sosyal medyanın temel eğlencelik boyutu. Bu oyun tiplerinden biri ve şu sıralar belki de en popüleriyse “O mu, bu mu?” akımı.

Hatırlayacaksınız, bir içerik üreticisinin “Anaerobik Etiyopya mı, yıkanmış Kolombiya mı?” gibi sorular üzerinden kahve türlerini birbirine kırdırdığı video öyle bir etkileşim almıştı ki yerel seçim döneminde kazanma garantili CHP’li Kadıköy belediye başkan adayı bile bigane kalamamış, parodi niteliğinde bir videoyla oyuna dahil olmuştu. Talk show sunucusu İbrahim Selim de ilk bölümden itibaren programının bir kısmını ünlülerle bu oyunu oynamaya ayırıyor. Genç bir Fransız kadının şu sıralar dolaşıma giren videolarının ulaştığı etkileşime bakarsak akımın küresel çaptaki popülaritesinden bir şey kaybetmiş gibi görünmediğini de söyleyebiliriz.

Tabii, neticede yalnızca bir oyun, basit bir gündelik eğlence. Fazla anlam yüklememek gerekiyor belki de. Öte yandan seksek ya da tetris gibi dışarıya kapalı, basit bir oyun mekanizmasından söz etmiyoruz. Yaratıcı ürünlerin, ince zevklerin, düşünce sistemlerinin veya değer yargılarının Tinder uygulaması misali saniyeler içinde sağa veya sola kaydırıldığı, birimi açıklanmayan bir kantarda tartılıp “eksik” bulunursa çöpe gönderiliverdiği bir oyun bu.

İkili karşıtlıkların insanın tarihsel gelişiminde oynadığı rolden ne kadar bahsedilse az. Tanrı ve şeytan, Habil ve Kabil, medeni ve barbar, müslüman ve gayrimüslim, işçi sınıfı ve burjuvazi… Siyah mı beyaz mı, dost musun düşman mı, bizden misin onlardan mı? Ya da anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı? Son kertede karar verme süreçlerini kolaylaştıran, tarafını seçmek isteyenlere yön tayin eden referans noktaları. Öte yandan gri tonların varlığını unutturmaya müsait, gereğinden fazla soru sormaktan men eden, ayrıntılardaki karmaşıklığın üstünü el çabukluğuyla örtüveren bir tuzak.

Düşünmenin önünü bir tuzakla kesme imkanı söz konusuysa anaakım siyasetçilerin kan kokusu almış köpekbalıkları gibi üşüşmemesi de düşünülemez. Bin beş yüz nüfuslu bir belde seçiminin bile iktidar tarafından “Erdoğan mı diyeceğiz, Sisi mi diyeceğiz?”, “Gazze mi sevinsin, Washington mu?” referandumuna dönüştürülmesine Türkiye siyasetinden aşinayız mesela. Ya da “Tatava yapma bas geç” önermesinden tutalım da “Erdoğan’a karşı sarı tuvalet terliği” söylemlerine varıncaya kadar, ikili karşıtlığın muhalefetteki farklı sesleri bastırma enstrümanı olarak kullanılmasına da.

Bir örneğine de geçtiğimiz günlerde ABD siyasetinde şahit olduk. Michigan’da “soykırıma oy vermeyeceğiz” sloganları atarak Gazze protestosu yapan eylemciler tarafından sözü kesilen Kamala Harris basitçe şöyle diyordu: “Trump kazansın istiyorsanız, böyle konuşmaya devam edin. Yoksa ben konuşuyorum.” Devamında, taraftarlarının çılgın alkış ve tezahüratları…

[mailerlite_form form_id=10]

İşin enteresan bir boyutu, bu basitleştirmenin en kadim ikiliklerden biri olan cinsiyet ayrımının LGBTİ+ hareketinin kazandığı güç ve görünürlük neticesinde muğlaklaştığı esnada gerçekleşmesi. Hint-Avrupa dillerindeki eril ve dişil sınıflandırmaları reddedip (non-binary) kendini alternatif zamirlerle tanımlamanın yaygınlaştığı, cinsiyet normlarının sorgulanarak çeşitliliğin öne çıkarıldığı bir devirde siyasal, kültürel tercihlerin hatta kahve zevkinin bile ikili karşıtlıklara indirgenip birkaç saniye içinde hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutulmasının normalleşmesi, hatta keyif verici bir aktivite olarak yeniden kodlanması.

Tabii çeşitlenme yalnızca toplumsal cinsiyet alanında yaşanmadı. Sözgelimi, Türkiye’de arabeskin yükselişinde görüldüğü gibi altkültürlerin “yüksek kültür” karşısında edindiği statü ya da müzede yere düşen bir gözlüğün “sanat eseri” sanılıp sergilenen eserler kadar ilgi çekmesi gibi örneklerden bildiğimiz gibi kültür sanat alanı da bu göreceleşmeden azade değil. Ne de din, bilim, ya da siyaset…

Buradan bakınca, “o mu, bu mu?” oyunlaştırmasının LGBTİ+ hareketinin yükselişine de teorik olarak zemin hazırlayan postmodern düşüncenin her şeyi göreceleştirmesi sonucunda yaşanan bu değerler patlamasına ve bilindik hiyerarşilerin altüst olmasına karşı bir tepki olarak görülebilir sanıyorum. Veya bir tür oyun terapisi. Veya kaotik bir değerler kümesini gerekli durumlarda jet hızıyla düzenleyebilme yetisine yapılan bir yatırım. Belki de bunların hepsi birden, eleştirdiğim “O mu, bu mu?” tuzağına kendi kendimi düşürmeye hiç niyetim yok.

Fakat durum böyleyse bile bu tavrın reaksiyoner olduğu, postmodern muğlaklıkla baş etmek uğruna eleştirel düşünme yerine akla kısadevre yaptırmayı matah sayan, yalapşap bir karar alma mekanizmasını öne çıkardığı aşikar. Aynı konseptin siyasi figürler arasında seçim yapmaya uyarlandığı bir oyunda Atatürk’ün karşısında yanlışlıkla Meral Akşener’i tercih eden ve yaptığı panik vesilesiyle nihayetinde Abdullah Öcalan’a kadar ulaşan Tiktok’çunun ibretlik dramı bu anlamda akla gelen keyifli örneklerden biri.

Oyunlar güzeldir, güzelliğini de çoğu zaman basitliğinden alır elbette. Öte yandan oyunlara tutkumuzun temelinde basitliklerinden çok gerçek hayatı simüle etmeleri yatar. “O mu, bu mu?” sorusuna “Peki, neden?” ilavesinin yapıldığı oyunlar icat etmek bu bakımdan bir tür vazife. Zira muğlaklıklar çağında eleştirel aklı devreden çıkarmak değil tam da bu yetiyi güçlendirmek gerekiyor. Victor Hugo’yu görünce Camus’yü iptal etmek zorunda değiliz. Anaerobik Etiyopya’yı ve yıkanmış Kolombiya’yı aynı anda sevebiliriz veya Trump- Harris ikilisini topyekûn reddedebiliriz. Non-binary cinsiyetler kadar, değer yargıları da var.

*****

Rivayete göre vaktiyle askeri lise sınavını geçen bir genç mülakat aşamasına gelmiş. Orduya irticacı sızma olmasın diye bu mülakatların klasik bir sorusu varmış: “Atatürk ve Hz. Muhammed denize düşse hangisini kurtarırsın?” Doğru cevap için “Atatürk’ü kurtarırım, çünkü peygamberi Allah kurtarır,” demek gerekirmiş. Ama çocuğun zihni bundan daha berrakmış: “Siz hangisini emrederseniz onu kurtarırım komutanım!”

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.