Oidipus oidipal bir çocuk muydu?

Oidipus oidipal bir çocuk muydu?
oidipus-kompleksi

"Belki de hepimizin kaderinde ilk cinsel dürtümüzü annemize, ilk nefretimizi ve şiddet duygumuzu babamıza yöneltmek vardı. Rüyalarımız bizi bunun böyle olduğuna ikna eder. Babası Laios’u öldüren ve annesi İokasta ile evlenen Kral Oidipus, çocukluğumuzun isteklerinin gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Ama ondan daha şanslı olan bizler, psikonevrotik olmadığımız sürece, cinsel dürtülerimizi annelerimizden ayırmayı ve babalarımıza duyduğumuz kıskançlığı unutmayı başarmışızdır. O ilkel çocukluk dileğini gerçekleştiren kişinin karşısında, o zamandan beri bu dileklerin iç varlığımızda uğradığı bastırmanın tüm boyutlarıyla ürpererek geri çekiliyoruz. Şair bu çözümlemeyle Oidipus’un suçunu gün ışığına çıkarırken, bizi bastırılmış olsa bile bu dürtülerin hâlâ mevcut olduğu kendi iç benliğimizi tanımaya zorluyor." —Freud, Die Traumdeutung, s. 267.

Oidipal Arzu

Oidipus kompleksi, ya da Can Yücel’in mükemmel yakıştırmasıyla “anam avradım olsun kompleksi”, psikanaliz düşüncesinin en temelinde yer alan kurucu, yapılandırıcı teoremlerden biridir. Tam bu nedenle, yani fazlaca “esasa ait” olduğu için de, aslında ne demek istediği çoktan unutulup gitmiş, geriye Can Baba’nın dalga geçtiği totolojik önerme kalmıştır. Popüler psikanaliz dilinde Oidipus kompleksi nedir? Elcevap, erkek çocuğun annesine âşık olup babasına kıskançlık ve bundan kaynaklanan düşmanca hisler beslemesidir. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü komplekse adını veren Oidipus, babası Laios’u öldürmüş, annesi İokasta ile evlenmiştir. Heveskâr psikanalist (bu yazı boyunca “heveskâr psikanalist” terimini analitik psikoterapist anlamında değil, popüler psikanalizin terminolojisini ve söylemini yerli yersiz kullanan amatörler anlamında kullanıyorum) hemen Oidipus’un annesine âşık olduğu, babasına ise düşmanlık beslediği sonucunu çıkaracaktır bundan.

Oysa Sophokles’in Tiran Oidipus’unu[i] biraz dikkatle okuma zahmetine katlanmış olsaydı, Oidipus’un hiç de böyle bir derdi olmadığını, tam tersine, adamcağızın tam da babasını öldürüp annesiyle evleneceği kehanetinden kaçarken, kazayla kaçtığı tuzağa tutulmuş olduğunu bilecekti. Tiran Oidipus metninde önemli olan, Oidipus’un bilmeden ve istemeden yaptıklarından ötürü ödediği bedeldir. Oysa Freud Oidipus kompleksinde bir arzudan bahsetmektedir. Oidipus annesi Merope’yi, yani annesi olarak bildiği Korinth kraliçesini arzulamaz (ya da en azından metinde buna dair bir ipucu yoktur). Tam tersine, Apollon ona annesiyle evlenip babasını öldüreceği kehanetini tebliğ ettiği anda bunun gerçekleşmesini engellemek için şehrini, yani bebekken getirilip büyüdüğü vatanını terk eder. Aynı şekilde Oidipus’un babası Polibus’a (yani babası sandığı Korinth kralına) yönelik bir düşmanlığı, öfkesi ya da haseti de yoktur; onu kıskanmaz, tersine, onun gerçek babası olmadığı kuşkusuna kapıldığında müthiş bir acıyla Delfi’deki Apollon tapınağına koşar. Orada da (tüm kehanetlerde oluğu gibi) sorduğu soruya (“Polibus benim gerçek babam mı?”) cevap alacağı yerde, başka bir kehanetle karşılaşır. Demek oluyor ki Oidipus’un (popüler, gündelik kullanımdaki anlamıyla) bir Oidipus kompleksi yokmuş.

Yani kısacası, elimizde Oidipus kompleksi aletiyle edebi metinlere dalıp onların içine serpiştirilmiş Oidipus’lar keşfetmek değil önemli olan. Zaten Freud da durup dururken Tiran Oidipus tragedyasını analiz etmeye kalkışmamış, tam tersine, Oidipus kompleksini o metinden aldığı bir ilham üzerine kafa yorarak bulmuş/öğrenmişti. Ama Oidipus’un kehanete (yani tanrıların çizdiği yola) meydan okuyayım derken yaptığı eylemin maksadının tam tersine dönüşmesi sonucu babasını öldürüp annesiyle evlenmesi öyküsünden değil; Oidipus ile annesi/karısı İokasta arasındaki şu diyalog yüzünden kapılmıştı bu fikre:

OİDİPUS:
Ama annemin yatağı...
Ondan korkuyorum hâlâ. Korkmamalı mıyım sence?

İOKASTA:
Neden hayatını kısmetin eline bırakmış bir adam,
Hiç ileri bakmayan, geleceğini hayal etmeyen biri korku içinde yaşasın ki?
Keyfine bakıp, gününü gün etmektir en iyisi.
Annemle evlenirim diye korkma.
Doğrudur, birçok erkek rüyalarında anneleriyle yatmışlardır; ama bu hastalıklı fantazilere
Hiç kulak asmayan kişi, daha kolay dayanır hayata.

Biz tragedya izleyicileri Oidipus ile İokasta arasındaki gerçek ilişkiyi bildiğimiz için, İokasta’nın sözlerindeki derin ironiyi hemen fark ederiz; oysa onlar kendilerini ana-oğul değil karı-koca sandıkları için, o ironinin farkında değildirler. İokasta “Doğrudur, birçok erkek rüyalarında anneleriyle yatmışlardır,” deyip ardından da bunu bir “hastalıklı fantazi” olarak nitelediğinde, kendisinin bu “hastalıklı fantazi”nin gerçekleşmiş halinin tam da orta yerinde olduğunu bilmiyordu. Ama Sophokles biliyordu; demek ki bize söylemeye çalıştığı bir şey var. Daha sonra dünya edebiyatında sık sık tekrarlanacak ve nihayet 1960’ların ve 70’lerin Yeşilçam melodramlarına kadar gelecek olan “Durun! Evlenemezsiniz! Siz kardeşsiniz!” ifadesinin esasını oluşturan şey: Ensest, arzuyla ilgili bir şey değildir. Tanımasanız, bilmeseniz de genetik anneniz, babanız ya da kardeşinizle kurduğunuz ya da kuracağınız ilişki ensest olarak kabul edilecektir. Demek ki, kaza eseri ensest yapılabilir.

Oysa Freud’un bize anlattığı öykünün ne genetikle ne de Oidipus’un kaderiyle bir ilgisi var. O, Oidipus kompleksi derken, aralarında genetik bir bağ olsun olmasın çocuğun annesine, yani annesi olarak görüp tanıdığı kişiye, birincil bakıcısına yönelik arzusunu anlatmaya çalışıyordu. Üstelik, daha sonradan Lacan’ın yapacağı katkıyı da düşünecek olursak, anneye yönelik bu arzunun sadece erkek çocuktan gelmesi de gerekmiyor. Anne, kız-erkek demeden tüm çocuklar için bir arzu nesnesidir, doğum esnasında kaybettiğimiz şeyin yeniden kazanılabilir olduğu fantazisinin ifadesidir. Anne bizim için bütün olduğumuz hayali bir ânın temsilcisidir; onunla bir ve bütün olduğumuza inandığımız ölçüde de kendimizi kadir-i mutlak hissedebiliriz. Oysa anne ne bizim bir parçamızdır ne de bütünüyle bize aittir. Bir işi vardır, yoksa bile ev işleriyle uğraşacaktır. Dostları, arkadaşları, yoksa bile komşuları ve akrabaları vardır. Daha da beteri, bir kocası vardır.

Anne daha ilk andan itibaren bebeğin kadir-i mutlak bütünlük fantazisini yıkar adım adım. Bebek ilk kez uyanıp da annesini yanında bulamadığında, tragedya da başlamış demektir. Bu parçalanmanın görünürdeki nedeni, bu bütünlük ve iktidar hayalinin baş düşmanı, antagonisti ise annenin bizim dışımızdaki tüm ilgi ve ilişkilerini temsil eden baba haline gelir zamanla. Ya da en azından bizim için öyle olur: Çünkü bize annemizin tüm diğer ilişkilerinden daha yakındır ve hepsinden daha süreklidir; üstelik babanın anne ile ilişkisinde bizi dışarıda bırakan, bizden gizlenen, bize kapalı bir yer, yani cinsellik vardır, ki bu yer annenin diğer ilişkilerinde bulunmaz (ya da bulunsa bile onu biz bilemeyiz). Dolayısıyla babaya yönelik düşmanlık ve haset, o bizim genetik babamız olduğu için değil, anneyle aramıza giren bir unsur, muhayyel/müstakbel iktidarımıza meydan okuyan bir güç, bizi kastrasyonla tehdit eden bir tehlike olduğu içindir.

Zavallı Oidipus ise (genetik) babasını bir dağ geçidinde karşılaştığı ve kendisine (koca Oidipus’a, Korinth Kralı’nın oğluna!) yol vermeyi reddeden küstah bir yabancı sanarak, alenen bir sokak kavgasında öldürmüştü; (genetik) annesi ise zekâsını kullanarak fethettiği, yönetme hakkını kazandığı Thebai kentinin dul kraliçesi, yani kelimenin tam anlamıyla ganimet olduğu için karısı olmuştu. Demek ki, Oidipus kompleksi kavramı, bizim Tiran Oidipus’u daha iyi anlamamıza hizmet etmez; Oidipus’ta Oidipal yapılanma belki vardır, belki de yoktur (aslında muhtemelen de vardır, ama tragedyanın metni bunu bize açıkça göstermez). Ancak Sophokles’in İokasta’ya söylettiği söz, Freud’un muhtemelen kendi analiz pratiğinden de tanıdığı anne ile cinsel ilişki fantazisine tarihsel bir temel kazandırır. Yani kısacası, Oidipus kompleksinin ortaya çıkış öyküsünde, psikanaliz edebiyatı açıklamamıştır, tersine, edebiyat psikanalizin kavram hazinesine katkıda bulunmuş, hatta en önemli yapıtaşlarından birini sağlamıştır ona.

[mailerlite_form form_id=10]

Oidipus’suz Oidipus Kompleksi

Peki ama (Sophokles’in Oidipus’undan bağımsız olarak) nedir bu Oidipus kompleksi?

1960’ların en isyankâr rock gruplarından The Doors’un şarkıcı/bestecisi Jim Morrison, The End (Son) şarkısında “Anne, seni s*kmek istiyorum / Baba, seni öldürmek istiyorum” diye haykırdığında, üstadın derin psikoloji ve edebiyat bilgisi karşısında hayranlarının ağızları açık kalmıştı. Birkaç kötü niyetli dışında hiç kimse o dizelerin gerçek bir arzuyu dillendirdiğini düşünmedi bile. Oysa, “Anne” kısmını şimdilik bir yana bırakacak olursak, “Baba, seni öldürmek istiyorum” dizesi, 1960’lar isyancılığının epeyce hakiki bir ifadesiydi. 1968 kuşağı diye adlandırdığımız kuşak, var olan tüm otorite ve iktidar figürlerine karşı derin ve çoğu kez de irrasyonel bir hınçla doluydu. “Baba”, bu figürlerin yalnızca ideal bir metaforu olmakla kalmıyordu, kelimenin sözlük anlamıyla da devredeydi: 1960’ların isyancıları kendi öz babalarına ve onun üzerinden kendilerini boğan, baskı altına alan, köşeye sıkıştıran geleneksel aile yapısına karşı müthiş bir hınçla doluydular. Küresel anlamda “60’ların” hemen hemen hiç yaşanmadığı, bu dönemin büyük ölçüde daha geleneksel sistem karşıtı hareketlerin “keşfedilmesi” anlamına geldiği Türkiye’ de bile, 1970’ler boyunca bazı duvarlarda “Kahrolsun Babam!” sloganına rastlamak mümkündü. Gerçi bu sloganı yazanlar o zaman iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki anarşistlerdi, ama olsun!

Kestirmeden gidecek olursak, Baba çocuğun 46 kromozomunun 23’ünü veren genetik atadan ibaret değildir. Hatta böyle bir genetik bağlantı olmasa da olur. Roma hukukunda Pater Familias (Aile Babası), ailenin başına verilen isim. Justinianus Yasası’nda “Mater semper certa; pater est quem nuptiae demonstrant” denmişti: Anne her zaman kesin olarak bellidir; baba evlilik sözleşmesinde belirtilen kişidir. Yani kısacası, “Baba” bir sözleşmede geçen bir isimden ibarettir.

Daha dolambaçlı yoldan gidersek: Baba tabii ki bundan ibaret değil; yani bir hukuk düzeniyle resmileştirilmese bile, “Baba” diye bir konum var, ama sandığımız kadar eski bir konum değil bu. Aslında insanların erkeklerin de üremede bir rolü olduğunu keşfetmeleri çok yeni; 50 bin ila 70 bin yıl önce olan bir şey. Ondan önce farkında bile değillermiş, çünkü hamilelik insanlarda epey uzun bir süre aldığı, kesin kurallara bağlı bir tekeşlilik de henüz var olmadığı için, çeşitli çiftleşmelerle hamilelik arasındaki ilişki hiç açık değil. Henüz kadınlarla aynı yaşam alanını, yani bir “ev”i paylaşmayan erkekler kadınların doğal (regl) döngülerinden haberdar değiller; nasıl olsunlar ki, o “ev” çok sonraları ortaya çıkacak insanlık tarihinde. Tam da bu nedenle hamilelik çıplak gözle görünür hale gelmeden (en az 3-4 ay) erkekler tarafından fark edilmiyor bile. Ama o kritik 50 bin-70 bin yıl önce,[ii] insanlığın büyük sıçramalar yaptığı, beyin kapasitesinin “ansızın” bir sürü yeni ve daha önce bilinmeyen özelliğe, icada ve davranış/yaşam biçimine yol açacak şekilde değiştiği çağda, bir sürü yeniliğin yanı sıra, erkeklerin de insan üremesinde pay sahibi olduğu anlaşıldı. O zaman da kadim kadın üretkenlik/verimlilik tanrıçalarının (yani Kibele’nin, İştar’ın ve onların çeşitli akrabalarının) yerini erkek üretkenlik/verimlilik tanrıları almaya başladı: Anu, Kumarbi, Marduk, Yahveh, Uranus, Kronos, ve en nihayet, haşmetli penisi ve hiç geçmeyen ereksiyonuyla, Priapos.


*Bu yazı, Bülent Somay'ın Edebiyat, Psikanaliz ve Başka Meseleler adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.


[i] Alışık olduğumuz adıyla Kral Oidipus değil, Tiran Oidipus. Türkçeye Avrupa dillerinden yapılan çeviriler bize hep “Kral” Oidipus’tan bahsediyor; İngilizcede King Oedipus ya da doğrudan Latinceden aldıkları biçimiyle Oedipus Rex; Fransızcada Œdipe roi; Almancada König Ödipus gibi. Ancak özgün dili olan klasik Yunancada iki ayrı “Kral” var: Biri soydan gelen kral, βασιλεύς (Basileus); diğeri ise fetheden, zor yoluyla, bileğinin hakkıyla kazanan kral, Τύραννος (Tyrannos). Sophokles’in tragedyasının adı, Oidipus’un babasının (Laios’un) oğlu olarak, soy yoluyla değil, bileğinin hakkıyla Thebai kralı olduğunu vurgulamak için Οἰδίπους Τύραννος (Oidipus Tyrannos). O yüzden Tiran Oidipus adıyla çevrilmesi daha doğru. Bunun önemi şurada: 1202. ve 1203. dizelerde, Koro Oidipus’a ilk kez “Basileus” diye hitap edecek (o âna kadar hep “Tyrannos” diyordu). Bu değişim de Oidipus’un Laios’un özbeöz oğlu olduğunun öğrenildiği âna denk geliyor. Yani Oidipus “Tiran” iken, birdenbire “Kral” oluverecek. İşte Baba’nın (ya da Babanın-Adı’nın) dönüştürücü gücü!
[ii] “İnsanlık tarihi en nihayet yaklaşık 50 bin yıl önce, Büyük İleri Atılım olarak adlandırdığım zamanda ileri doğru yol almaya başladı. Bu sıçramanın ilk kesin işaretleri, standartlaşmış taş aletler ve ilk korunmuş mücevherler (devekuşu yumurtası kabuğundan yapılmış boncuklar) ile Doğu Afrika bölgelerinden geliyor. Benzer gelişmeler hemen bunun ardından Yakın Doğu’da ve güneydoğu Avrupa’da, daha sonra da (yaklaşık 40 bin yıl önce) güneybatı Avrupa’da, çok miktarda insan yapımı eserin Cro-Magnon olarak adlandırılan tamamen modern insan iskeletleriyle ilişkilendirildiği yerlerde ortaya çıktı. Bundan sonra da arkeolojik alanlarda korunan çöpler hızla daha ilginç hale geldi ve biyolojik ve davranışsal olarak modern insanlarla karşı karşıya olduğumuza dair hiçbir şüphe bırakmadı” (Diamond 1999: 39).

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.