“Operasyon Beton”
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İsviçre’nin liderleri ülkenin acilen modernleşmesi gerektiğine karar verir, Alpler’in yükseklerindeki pitoresk bir vadinin hidroelektrik için geliştirilebileceği sonucuna varır. 900 kilometrekareyi aşkın genişlikteki kar ve buz kaplı dağların büyük bir kısmı ilkbahar ve yaz aylarında erir ki bu da doğru şekilde kullanıldığında türbinleri döndürebilecek ve elektrik üretebilecek güce eşdeğerdir. Böylece dünyanın gördüğü en yüksek beton barajını inşa ederek bu “beyaz kömürü” fethetmek için bir plan yapılır: Grande Dixence. Yaklaşık 304 metre yüksekliğiyle Hoover Barajı’nı geride bırakacak, o zamanlar dünyanın en yüksek binası olan Empire State’ten sadece birazcık kısa olacaktır.
1951’den itibaren yaklaşık üç bin jeolog, hidrolog, araştırmacı, rehber ve işçi kamyonlar, kazıcılar ve matkaplarla donatılmış bir ordu halinde Alpler’in el değmemiş bölgesine doğru ilerler. Amerikalı tarihçi ve edebiyat eleştirmeni Leo Marx’ın deyimiyle, makineler bahçeye girer.
İşçiler, göğsü yakan ve dudakları patlatan dondurucu soğuklar, cildi yakan kavurucu bir güneş ve sürekli çığ tehdidiyle karşı karşıya kalır. Su geçirmez giysileri yoktur ve sosyal hizmetler ‘Ritz’ adını verdikleri bir konaklama bloğu inşa etmeye zorlayana kadar derme çatma barakalarda yaşar. Un ufak olmuş kayaların ince tozu ciğerlerini kaplar, bazıları için silikozis adı verilen yavaş ve ölümcül bir hastalığa dönüşür. Bölgenin kendi papazı, Papaz Pache, doğa ve ölümle yüzleşmeleri konusunda işçilere danışmanlık yapmak için hazır bekler.
Nihayetinde, buradaki işçilerin yaptığı iş beton dökmektir, neredeyse hayal bile edilemeyecek bir ölçektedir: 5 milyar metreküpten fazla yani ekvatorun etrafına 152 santim yüksekliğinde ve 10 santim kalınlığında bir duvar inşa etmeye yetecek kadar. Teleferikler 400 kiloluk çimento kovalarını dağlardan yukarı ve aşağı sonsuz bir geçit töreni halinde taşır. On yıldan uzun bir süre boyunca kar, yağmur ve sis altında, işçiler her gün o kalın gri karışımı döker ve dağların ardından usul usul bir monolit yükselmeye başlar.
*****
İşçilerden biri ileride modern çağın en etkili yönetmenlerinden biri olacak olan, 23 yaşındaki Jean Luc-Godard’dı. Tatlı dili sayesinde telefon operatörü olarak rahat bir işe girdikten sonra bir kamera ödünç aldı ve betonun hiç bitmeyen akışının görüntülerini çekmeye başladı. İşçilerin büyük makinelerin yanında karıncalar gibi gösterildiği filmde, bu anıtsal inşaatın ulusal önemini kutsayan neşeli bir dış sesin altında klasik türden muzaffer bir müzik çalıyordu. Opération Béton (1955) adını verdiği film inşaat şirketi tarafından satın alındı, ülke çapındaki sinemalarda reklam olarak yayınlandı.
Baraj 1961’de tamamlanmadan önce Godard kendi yoluna devam etti. Bitmiş duvar 16,5 milyon ton ağırlığındaydı ve 400 milyon metreküp su tutuyordu. İşçilerin son beton yükünü dökmesini izlemek için tepede toplanan büyük bir kalabalık alkış tutup tezahürat yaptı. Belgeseller, kitaplar ve turist rehberleri aracılığıyla insanın doğaya karşı bir zafer kazandığına dair bir mit yayıldı. Bir kitapçık onu “mineral bir evrende taht kurmuş beton bir tapınak” olarak tanımlarken bir diğeri Mısır’daki büyük piramitlere benzetiyor ancak “kullanışlı” olduğunu yazıyordu. Modern bir katedral gibi ilahi bir havaya büründü. Barajdan arta kalan hammadde, fütüristik yeni bir beton kilise inşa etmek için kamyonla yakındaki bir köye taşındı.
[mailerlite_form form_id=10]
Bu, İsviçre’de yoğun bir inşaat çağının başlangıcıydı. İsviçreliler 1950’lerde ve 1960’larda diğer tüm ülkelerden daha fazla beton döktüler. Yüzyıl bitmeden sınırlarının ötesine geçip Fas ve Kenya’da barajlar, İran’da konut projeleri ve Suudi Arabistan’da havaalanları inşa ederek, her biri malzeme sağlamak için kendi çimento fabrikalarına sahip, dünya çapında tanınan beton uzmanları haline geleceklerdi. Ancak İsviçreliler yalnız değildi: Küresel Kuzey’in dört bir yanında beton çılgınlığı baş göstermişti.
Godard 1960’ların ortalarında Paris’te Fransız Yeni Dalgası’nın ilk başyapıtlarına imza atarken beton için daha önce hissettiği harikulade iyimserliğin yerini korkutucu bir hayranlık almıştı. Betonun hızı ve işlenebilirliğinin konut krizlerini çözebileceği, şehirlerde devrim yaratabileceği, yeni yaşam ve varoluş biçimleri doğurabileceği yönündeki modernist rüya, spekülasyon, inşaat, bozulma ve yıkımdan oluşan sarmal bir kapitalist döngü tarafından çoktan paramparça edilmişti.
Godard, zalim bir distopya olan Alphaville’de (1965) Paris’in yeni betonlaşmış bölgelerini fon olarak kullandı. İki yıl sonra, Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey’in açılış sahnesinde betona bulanmış bir el arabası, yeni inşa edilmiş bir otoyolun üzerinde, sağır edici bir trafik ve inşaat kakafonisiyle çevrili bir şekilde duruyordu. Kameranın baktığı her yerde Paris delikler ve kraterlerle doluydu, vinçler gökyüzünü dolduruyor ve yeni beton kule blokları yabancılaşma ve yalnızlık anıtları olarak tasvir ediliyordu. Godard şehrin, tıpkı kadın kahramanı gibi, “ilerleme” çağında hayatta kalabilmek için fahişelik yapmak zorunda kaldığını teorize ediyordu.
Beton II. Dünya Savaşı’ndan önce de dökülmüştü, ama şu anda yaşananların ölçeğiyle kıyaslanamazdı. 1900’de çimento üretimiyle ilişkili mineraller, inşaat malzemelerinin sadece yüzde 15’ini oluşturken 1970’lerin başında bu oran yüzde 60’ın üzerindeydi ve hızla artıyordu. Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright, devam eden inşaat miktarını “inanılmaz bir malzeme çığı” diye tanımladı. Lagos’a yaklaşık 20 milyon ton çimentonun gelişi, limanı neredeyse bir yıl boyunca felç eden bir gemi trafiğine neden olmuştu.
Godard’ın betona odaklanmasının nedeni, dünya yüzeyindeki dönüşümün gözünün önünde gerçekleşiyor olmasıydı. Ancak her yerde karşımıza çıkan diğer her şey gibi, artık onu da neredeyse hiç fark etmiyoruz. Bugün beton, tıpkı kalp atışı gibi, hayatlarımız ona bağlı olsa bile nadiren fark ediliyor.
*****
İnsanların büyük çoğumluğu artık betonun mümkün kıldığı şehirlerde yaşıyor. Gökdelenlerden sosyal konutlara kadar binaların büyük çoğunluğu betondan yapılıyor ya da büyük oranda beton içeriyor. Çelik, taş, tuğla veya ahşaptan yapılan binalar bile neredeyse her zaman beton temeller üzerine oturuyor ve bazen görünmeyen bir beton çerçeveyi maskeliyor. İçeride beton, tavanlar ve zeminler. Dışarda ise köprüler ve kaldırımlar, iskeleler ve otoparklar, yollar ve tüneller, havaalanları ve metro sistemleri. Su boruları, kanalizasyonlar ve yağmur giderleri. Beton; barajlar, enerji santralleri ve rüzgar türbinlerinin temeli. Filistin ile İsrail arasındaki duvar, Berlin Duvarı ve diğer duvarların çoğu. Mimar Sarah Nichols 2021 tarihli doktora tezinde yazdığı gibi, beton “neredeyse her şey” ve “neredeyse her yerde.”
Beton, modern bir icat ama bir o kadar da arkaik. Bir anlamda volkanların bağırsaklarından doğdu, Dünya’nın patlamalarıyla formüle edildi. MÖ 100 yıllarında Romalılar, Vezüv Yanardağı’nın yamaçlarından elde ettikleri volkanik külün kireçle karıştırılıp ıslatılarak çimento elde edilebileceğini ve buna agrega eklenebileceğini keşfetti. Roma betonu, Pantheon ve Colosseum gibi, orijinal parçaları bugün hâlâ ayakta olan yapıların inşasında kullanıldı. Rivayete göre tarif, Vitruvius’un antik kitaplarında yeniden keşfedilene kadar kaybolmuştu. Daha olası görünense, beton kullanımının çok daha nadir hale geldiği ancak hiçbir zaman ölmediği, Avrupa’daki mühendisler ve biliminsanları sonunda onu anlayana ve ardından sanayileştirene kadar zanaatkarlar ve inşaatçılar aracılığıyla kullanılmaya devam ettiğiydi.
Beton yapmak için çimentoya ihtiyacınız var. Günümüzde çimento yapmak için fırınlar (bir yanardağın içindeki sıcaklığa benzer şekilde) 1400 santigrat derecenin üzerine kadar ısıtılıyor. Fırınların içine ezilmiş hammaddelerin (çoğunlukla kireçtaşı ve kil) bir kombinasyonu giriyor. Isı, yeni bir madde olarak klinkeri oluşturan kimyasal bir reaksiyona neden oluyor ve bu madde daha sonra çimento torbalarında gördüğümüz gri tozu oluşturmak üzere öğütülüyor. Daha sonra bu madde kum, çakıl ve su ile karıştırılarak beton elde ediliyor.
[mailerlite_form form_id=11]
Beton şu anda dünyada sudan sonra en çok tüketilen ikinci madde. Her yıl otuz üç milyar ton kullanılıyor, bu da onu tarihte açık ara en çok bulunan insan yapımı malzeme yapıyor. Her yıl yaklaşık dört milyar ton çimento tüketiyoruz. Bu oran 20. yüzyılın ilk yarısının tamamında tükettiğimizden ve her yıl yediğimiz gıdadan bir milyar ton daha fazla.
Böylesine canavarca bir üretim ölçeğinin canavarca sonuçları var elbette. Beton, insanoğlunun doğayı fethinde kullandığı nükleer bir bombaya benziyor: büyük nehirlerin yönü değişiyor ve onları onlara bel bağlamış topluluklardan uzaklaştırıyor, taş ocakları dağları tepelere dönüştürüyor ve geniş toprak parçalarını geçirimsiz gri bir kabukla kapatarak biyolojik çeşitlilik kaybına ve kitlesel sellere yol açıyor. Nehir yataklarının ve sahillerin tahrip edici kum madenciliğinden dünyadaki suyun neredeyse yüzde 2’sinin kullanımına kadar diğer kilit bileşenlerin hepsi, kendi krizini de beraberinde getiriyor.
Ancak belki de en önemlisi çimentonun karbon yoğun doğası nedeniyle atmosfer için bir felakete dönüşmesi. Zira kireçtaşını ısıtmak için kullanılan fırınlar genellile sera gazı üreten fosil yakıtlarla çalıştırılıyor ve ısındıkça kireçtaşının kendisi daha fazla karbondioksit ortaya çıkarıyor. Üretilen her bir kilogram çimento yarım kilogramdan fazla karbondioksit üretiyor. Çimento endüstrisi, yüzde 8’lik sera gazı emisyonu ile küresel havacılığın ürettiği yüzde 2-3’lük oranı geride bırakıyor. Beton bir ülke olsaydı, ABD ve Çin’in ardından üçüncü en yüksek karbondioksiti üreten ülke olurdu. Şili’de çimento fabrikalarının çoğuna ev sahipliği yapan Quintero bölgesi o kadar kirlendi ki buraya “feda edilen alan” deniyor.
Fedakarlık, bu paradoks için uygun bir kelime. Zira bir yanda betonun yarattığı yıkım, diğer yanda betonun varlığına duyduğumuz çaresiz ihtiyaç var. Küresel nüfus artışına ayak uydurabilmek için her hafta yeni bir Paris’e, her ay yeni bir New York’a eşdeğer bir kent inşa etmemiz gerektiği tahmin ediliyor. Beton yerine başka bir malzeme kullanma talepleri bu denklemde anlamsız kalıyor; zira başka herhangi bir malzemenin bu kadar büyük miktarda üretilmesi fiziksel olarak mümkün değil.
Betonun küresel hale gelmesinin nedeni, dünya üzerinde en bol bulunan malzemelerden üretilmesi. Bu da lokal olarak, neredeyse her yerde üretilebilir demek oluyor. Temel bir beton yapı inşa etmek, genellikle ahşap veya çelik gibi diğer malzemeleri kullanmaktan daha kolay. Ve ucuz. Enflasyona göre değerlendirildiğinde ABD’de çimento maliyeti 20. yüzyılın başından bu yana neredeyse hiç artmadı. Bu faktörler, betonun dünyanın yoksul bölgelerinde büyük bir özgürleştirici olduğu, hükümetleri tarafından ihmal edilen topluluklarda bile düşük maliyetli konut, okul ve hastane inşasına olanak sağladığı anlamına geliyor. Hem de Dünya Bankası’nın kalkınma göstergeleriyle neredeyse mükemmel bir korelasyon içinde.
Kaldı ki iklim krizi derinleştikçe ve aşırı hava olayları yaygınlaştıkça beton her zamankinden daha önemli hale geliyor; çünkü su geçirmiyor, yanmıyor, kuvvetli rüzgarlara dayanacak kadar güçlü ve genellikle bir ömür boyu veya daha uzun süre sağlam kalabiliyor. Denizler yükseldikçe, kentsel alanları korumak için inşa edilen kıyı duvarlarında beton kullanılıyor. Amerika kıyı şeridinin yüzde 14’ü ve Çin’in kıyı şeridinin yüzde 16’sı betondan oluşuyor. Nijerya kıyılarında, şehrin daha varlıklı mahallelerini kıyı erozyonundan korumak için Lagos Seddi olarak bilinen 8 kilometrelik bir beton bariyer inşa ediliyor.
*****
Betonun efsanevi gücü, kalıcılığı ve sağlamlığı, bizi kirli ve tehlikeli olandan koruma yeteneği... Bu fikir, insanların hayal gücünde varlığını sürdürmeye devam ediyor: başka hiçbir malzemeyle mümkün olmayan şekiller ve formlar yaratmak için dökülen sihirli sıvı-kaya. Taşın doğada oluşması milyonlarca yıl alırken, biz bunu birkaç saat içinde yapabiliyoruz.
Tam da burada, Michigan Üniversitesi’nde mimarlık ve kent tarihi profesörü olan Vyta Pivo’ya kulak vermekte fayda var: “Beton, olduğuna inandırıldığımız şeylerin hiçbiri değil. Betona olan bağımlılığımız sadece bilimsel ya da teknolojik bir mesele değil, aynı zamanda derin bir kültürel mesele. Betonun mucize bir malzeme olduğu fikri, iktidar mevkilerindeki insanlar tarafından aktif olarak desteklendi. Örneğin ABD’de üreticiler ve şirketler filmler, kitapçıklar ve dergiler hazırladılar. Kırsal bölgelere gidip insanlara çimentoyla nasıl çalışacaklarını ve betonu her türlü günlük uygulamada nasıl kullanacaklarını öğretmeleri için insanları eğittiler. Bu, betonu günlük hayatımıza nasıl dahil edeceğimizi öğreten gerçek bir eğitim projesiydi. Yani betonun en iyi, en belirgin ya da en ucuz olması gerekmiyordu. Bunu bu şekilde yapan bazı aktörler vardı.”
Yirminci yüzyıl boyunca ABD gücünü yurtdışına yaydıkça bir beton kültü de onu takip etti. Amerika’nın 1898’de Filipinler’i işgal etmesinden önce buraya tek bir torba çimento dahi gönderilmemişti. Pivo ise “Vietnam’da beton, ABD dış politikasının üzerinden cereyan edeceği maddi bir yüzey yaratmak için kullanıldı,” diyor.
Ancak betonun saatiyle doğal kayaların saati aynı zaman biriminde işlemiyor. Betonun dayanıklılığı son derece sınırlı. Beton, huzursuz. Beton bugün her yerdeyse bunun nedeni güçlendirilmiş olması. Güçlendirilmiş betonla ilgili deneyler 1800’lerin ortalarında, insanların betonun zayıflıklarını maskelemeye ve yapamayacağı şeyleri yapmasını sağlamaya çalışırken başladı. Bunun nedeni, betonun son derece yüksek basınç dayanıklılığına sahip olması. Ezilmesi gerçekten zor. Günümüzün en güçlü betonları 1 tondan fazla basınca dayanabiliyor. Ancak betonun gerilme mukavemeti son derece düşük. Kolayca parçalanabiliyor. Çelik çubukların ise bunun tam tersi özelliklere sahip olmasının ortaya çıkmasıyla inşaat demiri, betonun etrafına döküleceği güçlendirici bir iskelet oluşturmak için yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bugün gördüğümüz betonun neredeyse tamamı güçlendirilmiş beton.
Sorun, karbonatlaşma süreci. Atmosferin her yerinde karbondioksit var ve beton karbondioksite maruz kaldığında gözeneklerine nüfuz ediyor. Karbondioksit nüfuz ettiğinde, betonda inşaat demirinin paslanmasına neden olan kimyasal bir reaksiyonu tetikliyor. Çelik paslandığı için genişliyor. Beton çatlıyor ve çöküyor. İlginç olan, son 100 yılda atmosferdeki karbondioksit miktarının beton endüstrisinin salınımları nedeniyle daha da artmış olması.
Biliminsanları, karbonatlaşma nedeniyle betonarmenin ne kadar sürede bozulduğunu anlamaya çalışıyor. Bu sürenin, standart bir yapı için ortalama 100 yıl olduğu düşünülüyor. Betonarmenin yaklaşık 100 yıl önce icat edildiği düşünüldüğünde, dünyanın dört bir yanındaki betonun bozulmaya başladığına dair dehşet verici bir görüntü ortaya çıkıyor.
İtalya’da 2018’de çökerek 43 kişinin ölümüne neden olan Morandi Köprüsü ya da Miami’de 2021’de düşerek 98 kişinin ölümüne neden olan 12 katlı Champlain Towers South gibi beton altyapıyla alakalı çok sayıda yüksek profilli kaza yaşandı. Ve çürüme yaygın: 2021’de ABD için hazırlanan Altyapı Karnesi, ülkenin beton altyapısının çoğunu (yollar, barajlar, havaalanları, yağmur suyu sistemleri, iç su yolları) 20 senedir ilk kez "kötü, risk altında ve önemli bozulma gösteren" anlamına gelen D olarak derecelendirdi. Birleşik Krallık’ta sağlık bakanlığı geçtiğimiz sene parlamentoya 34 hastane binasının beton çatısının aniden çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı.
İlk döküldüğü andan itibaren yavaş yavaş bozulan bir malzemeye bağımlı bir koşu bandındayız. Küresel Güney’in büyük bir kısmı yüzyıllık bir inşa sürecine girmişken Küresel Kuzey’in yapılı çehresi bakım, yıkım ve en kötü senaryoda yerle bir olma gibi muazzam gerçeklerle karşı karşıya.
Yıkılan beton binalar çoğunlukla arazilere dökülecek. Beton teorik olarak geri dönüştürülebilir ancak molozu inşaat demirinden ayırma işlemi pahalı ve zaman alıcı olduğu için etki yaratacak ölçeğe yaklaşamıyor. Pennsylvania’daki Leigh Vadisi’nde çöp sahalarını gözlemleyen Pivo, betonun, üretiminin yapıldığı eski kireçtaşı ocaklarının devasa kraterlerine geri döküldüğünü fark etti. Akademisyenler, ufalanmış beton yığınlarının çağımızın statigrafik işareti haline geleceğini öne sürüyor: Sonsuza kadar sürecek bu büyük ivmenin bırakacağı yara izi.
Kaynaklar
- Sarah Nichols. Opération Béton: Constructing Concrete in Switzerland, 2021.
- Nick Gromicko ve Kenton Shepard. The History of Concrete.
- Jonathan Watts, Concrete: The Most Destructive Material on Earth, 2019.
- Vyta Baselice, Rough, Cold and Politically Charged: Why do we love to hate concrete?, 2020.
- Vyta Pivo, A World Cast in Concrete: How the US Built its Empire, 2023.
- Amy McLellan, Urgent Repairs Needed to Facilitate Project Moves, 2019.
- Jessica Hill and Rajeev Syal, UK public buildings feared to be at risk of collapse as concrete crumbles, 2023.
- The 2021 Report Card for America's Infrastructure.
- Jean-Luc Godard’s Debut, Opération Béton (1955) —a Construction Documentary.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()