Patronun gözü: Yapay zekânın sosyal tarihi

Patronun gözü: Yapay zekânın sosyal tarihi
patronun-gozu-yapay-zeka

“Önemsizleştirilmiş tekil makine işçisinin uzmanlaşmış becerisi, makine sisteminde cisimleşen ve o sistemle birlikte ‘patron’un (master) kudretini oluşturan bilimin, muazzam doğa güçlerinin ve toplumsal kitlesel emeğin karşısında esamisi bile okunmayacak bir unsura dönüşerek yok olur.” –Karl Marx, Kapital, 1867[1]

“Bütün insanlar entelektüeldir[2] (...) Entelektüellerden söz edebilirsiniz ama entelektüel olmayanlardan söz edemezsiniz, çünkü entelektüel olmayan insan yoktur (...) Zihnin her türlü dahlinin dışarıda tutulabileceği tek bir insan faaliyeti yoktur: Homo faber, homo sapiens’ten ayrılamaz.” –Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, 1932 [3]

Yirminci yüzyılda kamyon şoförlerini “bilgi işçisi” veya “zihin işçisi” olarak, “entelektüel” olarak tanımlayacak pek kimse çıkmazdı. Gelgelelim 21. yüzyılın başında, yapay zekânın (YZ) kullanıldığı sürücüsüz taşıtlar –ve elbette daha birçok şey– taşıt sürmek türünden el becerileriyle ilgili algıyı değiştirdi; böylece emek veya çalışmadaki en önemli unsurun el becerisinden ibaret olmadığı, işbirliği kabiliyetinin ve bilişsel yetilerin de öteden beri çalışmanın asli unsuru olduğu anlaşıldı. Şunu kabul edelim: Kamyon şoförleri nihayet entelijansiya tapınağında kendilerine yer bulduysa, bu YZ araştırmaları sayesinde oldu. Genellikle vasıfsız sayılan ve kol emeği addedilen faaliyet ve işlerde aslında ne kadar büyük ölçekte bir “zekânın” dışavurulduğunu (ki bu hem emek örgütlenmesinin hem de eleştirel kuramın çoğunlukla göz ardı ettiği bir durum) otomasyon alanındaki en azimli gelişme sayesinde görmüş olmamız başlı başına bir paradoks –tokat etkisi yaratan bir siyasi aydınlanış. Hakikaten de içinde bulunduğumuz dijital çağda “yapmak düşünmektir” diye vurgulamayı ihmal etmeyen Richard Sennett gibi sosyologlar çok ender –bilim tarihçileri Lissa Roberts ve Simon Schaffer’ın “düşünen el” diyerek hoş bir imgeyle ifade kazandırdıkları boyut bu: Rönesans işlikleri kadar sanayi çağı imalathanelerinde de kas gücünü dışavurmakla kalmayıp tasarıma, icatlara ve çığır açan bilimsel atılımlara da ilham veren bir el.[4] Bugün kol emeğindeki ve toplumsal faaliyetlerdeki zekâ inkâr ediliyorsa, bu durum dijital alanın aşırı büyüdüğünün ve insan faaliyetlerinin gayrimaddileştiğinin göstergesidir – sonunda YZ etrafında inşa edilen o gizem halesinde payı olan süreçler bunlar.

Yapay Zekâ nedir? Hakim görüşlerden birine göre, “zekâ bulmacasını çözme” arayışıdır: zihnin esrarlı mantığında veya karmaşık sinir ağları gibi derin beyin fizyolojisinde bulunacağı varsayılan bir çözüm. Ben aksini öne sürüyorum: YZ’nin iç yasasının, biyolojik zekâyı değil, emeğin ve toplumsal ilişkilerin zekasını taklit ederek tesis edildiğini iddia ediyorum. YZ’nin, bireysel ve kolektif davranışlarda dışavurulan bilgiyi ele geçirip kodlayarak, görüntü tanımaktan nesne işlemeye, tercümeden karar alma işlemlerine kadar envai çeşit işi otomatikleştirecek algoritmik modellere dönüştürmeyi hedefleyen bir proje olduğu bugün gayet bariz olmalı. Ama ideolojinin etkisinde hep yaşandığı üzere, YZ muammasının “çözümü” gözümüzün önünde durduğu halde kimse onu göremiyor, görmek isteyen de yok.

Sürücüsüz taşıt denen tartışmalı projeye dönelim. Sürücüler ne tür bir iş yapar? Ve YZ böyle bir işi ne ölçüde otomatikleştirebilir? Sürücüsüz taşıt, bir sürücünün işlek bir yolda alacağı kararları –kayda değer bir yaklaşıklık ve rastlantı payıyla– en ufak ayrıntısına kadar taklit etmek üzere tasarlanmıştır.[5] Aracın yapay sinir ağları; çevreye dair görsel algı ile aracın mekanik kontrolü (direksiyon kırma, hızı artırma, frene basma) arasındaki bağıntıları ve tehlike ânında saniyenin binde biri kadar bir sürede verilmesi gereken etik kararları “öğrenir”. Taşıt sürmek, doğaçlamaya bırakılamayacak kadar yüksek bilişsel beceriler gerektirir; ama aynı zamanda, tamamen bilinçli olmayan alışkanlık ve alıştırmalarla kazanılabilen hızlı sorun çözme yeteneğini de gerektirir. Taşıt sürmek esasen işbirliğine dayalı toplumsal bir faaliyettir; hem (yasal yaptırımları olan) yazılı kurallara hem de her yerde farklılık gösteren örtük kültürel kodlar dahil, kendiliğinden gelişen kurallara uyar. Böylesine karmaşık bir faaliyeti kodlamanın zor olduğu kabul edilir; nitekim girişimci Elon Musk bile, Tesla arabalarının dahil olduğu birkaç ölümcül kazadan sonra, “tam otomatik sürücüsüz taşıt bir tür zor problem”[6] demiştir.[7]

Ancak tüm sorunlu taraflarına rağmen endüstriyel bir proje olarak sürücüsüz taşıtlar, taşıt sürmenin salt “mekanik” bir iş olmadığını açıkça göstermiştir. Her şeyden evvel, taşıt sürme becerisi bir algoritmik modele aktarılabiliyorsa, taşıt sürmek mantığa dayalı bir faaliyet olduğu içindir, çünkü nihayetinde her türlü emek mantığı içerir.[8]

Peki o halde emek, kurallar ve otomasyon –yani yeni teknolojilerin icadı– arasında nasıl bir ilişki var? YZ’yle ilgili çözmeye çalışacağımız temel sorunu bu düğüm oluşturuyor. Fakat bunun YZ meselesini ele almada yepyeni bir bakış açısı olduğu söylenemez. Sözgelimi bilim tarihçisi Lorraine Daston, aynı sorunu, otomatik bilgisayımdan[9] önce Aydınlanma döneminde gerçekleştirilen büyük hesaplama projeleri üzerinden ortaya koyuyor. Matematikçi Gaspard de Prony, 18. yüzyıl sonunda Devrim Fransası’nda modernleşmeyi sağlamak için gereken uzun logaritma tablolarını üretmek üzere, Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği’nde kanonlaştırdığı endüstriyel işbölümü yöntemini elle hesaba uygulamayı düşünmüştü.[10] Bu amaçla bir toplumsal algoritma geliştirdi: Tasarladığı hiyerarşik organizasyonda, zahmetli hesap işi üç ayrı kâtip grubuna bölünüyor, her grup işin tek bir parçasını üstleniyor, iş bittiğinde nihai sonuçlar bir araya getiriliyordu. Ondan birkaç yıl sonra, sanayileşmiş İngiltere’de Charles Babbage işbölümü fikrini Fark Makinesi’nin iç ilkesi olarak kullanıp ilk modern bilgisayar prototipini tasarladı. Asıl önemlisi Babbage, işbölümünün sadece makine tasarlamaya değil üretim maliyetlerini hesap etmeye de yaradığını görmüştü (o zamandan beri “Babbage ilkesi” olarak anılan ilkedir bu).

[mailerlite_form form_id=10]

Sanayi çağında işbölümüne nezaret etmek fabrikadaki patronun göreviydi.[11] Patronun gözü, atölyeler kadar plantasyonlarda ve kamplarda da öteden beri işçilere nezaret ederek onları denetlemiş ve disipline sokmuş, montaj hatlarının tasarımının yanı sıra zorunlu çalışmanın vardiyalarını da belirlemişti. Endüstriyel makineler icat edilmeden önce kentlerin ağır sömürüye dayanan atölyelerinde ve sömürgelerdeki mülklerde bedensel disiplin ve görsellik rejimi daha o zamandan “mekanik” bir mahiyet taşıyordu.[12] Filozof Michel Foucault’nun gösterdiği üzere, zamanın, mekânın ve ilişkilerin parçalara ayrılmasına dayanan bu tür disiplin tekniklerinin uygulamaya konması, kapitalist emek sömürüsü rejimine elverişli bir zemin yaratmıştı.[13] Bu sürece koşut olarak gelişen akılcı dünya görüşü, insan bedeninin hareketlerinin tüm ayrıntılarıyla betimlenmesine ve mekanikleştirilmesine katkıda bulunmuştu. Tarihçi Sigfried Giedion, Mechanisation Takes Command (Makinelesme Komutayı Ele Alıyor) başlıklı meşhur kitabında bu süreci ayrıntısıyla anlatır. Giedion’a göre makineleşme “Hareket kavramıyla” işe başlamış, ardından el becerisinin yerini almış ve sonunda “fabrikanın tamamının eşzamanlı işleyen bir organizma halinde bütünleştiği montaj hattında” tam teşekkülünü kazanmıştır.[14]

Bu mekanik zihniyetin vardığı son nokta Taylorizm olmuştu: işçilerin hareketlerini en ince ayrıntısına kadar tetkik edip emek ve zaman israfını önlemeyi amaçlayan “bilimsel yönetim” sistemi. Nitekim siyasal iktisatçı Harry Braverman’ın vaktiyle dediği gibi “Taylor, Babbage ilkesini kendi dönemindeki herkesten daha iyi anlamıştı, tasarılarında bu ilke hep en üst sırada yer alıyordu”.[15] Hatta Taylorist sistem, işçilerin en küçük el kol hareketlerini bile gözetleyip denetlemeye yarayacak sinematografik gözler edinmişti: Fabrikadaki patron, işçilerin üretkenliğini ölçüp en iyi verimi almak için onları filme çeken bir nevi yönetmendi ve medya çalışmaları uzmanı Jon Beller’ın “sinematik üretim tarzı” dediği süreci hayata geçiriyordu.[16] Taylorizm, Sovyet devrimci Aleksey Gastev ile ABD’li mühendisler Frank ve Lillian Gilbreth’in aynı yıllarda üzerinde çalıştıkları “zaman-hareket etüdü” disiplinine ilham verecekti: Gastev’in geliştirdiği “siklogram” (cyclogram) da, Gilbreth çiftinin “zaman ölçümlü çevrim grafiği” (chronocyclegraph) tekniği de, fotoğrafı temel alan benzer işlemlere dayanıyordu.[17] Ben bu kitapta, sanayi çağından YZ’nin gelişmesine kadar emek sürecini analiz etmek üzere yapılan bu incelemeleri ele alıyorum; amacım, teknolojik yeniliklerdeki “zekânın” çoğunlukla insan pratiğine ve kolektif davranışlara ilişkin bu soyut şemaların taklit edilmesiyle ortaya çıktığını göstermek.

Nitekim dokuma tezgâhı ve torna gibi endüstriyel makineler, tek basına çalışan bir mühendisin dehası sayesinde değil, emeğin kolektif şemasının taklit edilmesiyle icat edilmişti: el hareketlerinde ve aletlerde tekrar eden kalıpların, işçilerin uygulama becerisinde gizlenen yaratıcılığın tüm yönleriyle kavranıp mekanik birer mamule dönüştürülmesiyle. Ben de burada, Smith, Babbage ve Marx’ın daha 19. yüzyılda benimsedikleri bu icat teorisinin izinden giderek, en gelişkin “akıllı” makinelerin de kolektif işbölümünün anahatlarının taklit edilmesiyle ortaya çıktığını öne sürüyorum. İlerleyen bölümlerde teknolojik gelişmeye ilişkin bu teori emek otomasyon teorisi veya emek makine teorisi olarak geçecek; çağdaş YZ’yi de bu çerçevede inceledikten sonra emek makine zekâsı teorisi dediğim genel bir teori inşa ediyorum.[18]

Marx daha 19. yüzyılın ortalarında patronun artık tek bir kişi olmaktan çıktığını öne sürmüş, baştaki alıntıda söylediği gibi “bilimin, muazzam doğa güçlerinin ve toplumsal kitlesel emeğin” makine sisteminde birleşmesiyle oluşmuş bir güç haline geldiğini savunmuştu. Emile Durkheim’ın 19. yüzyıl sonunda kaydettiği gibi, “işbölümünün topluma” yayılmasından sonra patronun gözü de gelişerek yeni denetleme teknolojilerine dönüşecekti: örneğin istatistiğe veya (Sandro Mezzadra ile Brett Neilson’ın tam oturan tabiriyle) küresel “sermaye işlemleri”ne.[19] O zaman diyebiliriz ki 20. yüzyılın sonundan beri emeğin yönetimi toplumun tamamını “dijital bir fabrika”ya çevirmiş; arama motorlarının, çevrimiçi haritaların, mesajlaşma uygulamalarının, sosyal ağların, esnek ekonomi platformlarının, esnek ulaşım hizmetlerinin ve nihayet tüm bu hizmetleri otomatikleştirmekte kullanılan YZ algoritmalarının yazılımlarıyla aynı biçimi almıştır.[20] Bugün YZ’yi dijital toplumun merkezileşmesindeki ve toplumun her kesitinde işbölümünün denetlenip düzenlenmesindeki bir üst aşama olarak görmek mümkün.

Bilgisayımın ve “akıllı makinelerin” tasarımının işbölümü düzenini örnek aldığı iddiası uzlaşımlara aykırı bir tez değil; bilakis sanayi çağından kalma sömürgeci fantezilerle sınıf ayrımlarından müteşekkil bir altmetni devralmış olan bilgisayar biliminin kurucu teorileri de bu tezi doğruluyor. Sözgelimi, meşhur otomatik bilgisayım dehası Alan Turing de aslında hiyerarşik ve otoriter bir düşünme tarzını devam ettirmiştir. 1947 tarihli bir konferansta Turing, ilk dijital bilgisayarlardan biri olan Otomatik Bilgisayım Makinesi’ni (ACE), işlemlerini patron ve hizmetkâr[21] rolleri arasındaki hiyerarşiye göre düzenleyen merkezileşmiş bir aygıt olarak tasavvur etmiştir:

Kabaca söylemek gerekirse ACE’le çalışan insanlar makinenin patronları ve hizmetkârları şeklinde ayrılacak. Patronlar makinenin komut çizelgelerini planlayacak, makineyi daha karmaşık şekillerde kullanma yöntemleri geliştirmeye çalışacak. Hizmetkârlarsa gerekli olduğunda makineyi kartlarla besleyecek. Arızalanan veya aksayan parçaları düzeltecekler. Makinenin ihtiyacı olan verileri toplayacaklar. Aslına bakılırsa hizmetkârlar insan bedenindeki uzuvların yerini tutacak. Zaman geçtikçe hesap makinesi hem patronların hem hizmetkârların işlevini devralacak. Hizmetkârların yerini mekanik ve elektrikli uzuvlarla duyu organları alacak. Sözgelimi, eğrilerdeki verileri bir araya getirmek için değerleri kızlara okutup karta basmak yerine, verileri doğrudan alacak eğri takip programları oluşturmak mümkün. Patronların yeri de kalıcı olmayacak, zira bir teknik en ufak bir kalıplaşma emaresi gösterdiği anda elektronik bilgisayarın o işi kendi kendine yerine getirmesini sağlayacak bir komut çizelgesi sistemi kurmak mümkün olur. Ancak patronların bunu yapmayı reddetmesi de muhtemel. İşlerinin bu şekilde ellerinden alınmasına göz yummak istemeyebilirler. O durumda, böyle tehlikeli öneriler getirildiğinde, yaptıkları işin etrafına bir gizem halesi örüp, özenle seçilmiş birtakım anlaşılmaz laflarla türlü bahaneler öne süreceklerdir. Böyle bir tepkiyle karşılaşılma tehlikesinin gayet olası olduğu kanısındayım.[22]

Bilgisayım işlemlerini “patronlar”, “hizmetkârlar” ve “kızlar” arasında bölüştüren genç Turing’in üslubu epey keskin. Andrew Ure’ün Viktorya Çağı sanayi fabrikasını betimlediği Gotik tasvirlerini akla getiriyor: “hepsi de kendi kendini düzenleyen hareketli bir kuvvete tabi olan ve ortak bir nesneyi üretme hedefine kilitlenerek başka hiçbir şeyle ilgilenmeksizin işini yerine getiren çeşitli mekanik ve düşünsel organların oluşturduğu dev bir otomat”.[23] Turing de benzer şekilde ilerde kendi kendini yeniden programlayıp patronları da hizmetkârları da yerinden edebilecek akıllı bir otomat tasavvur ediyordu. Bugün Küresel Güney’in “hayalet işçi” orduları –Mary Gray ve Siddharth Suri’nin gösterdikleri üzere, özerk makine müsameresi sürsün diye gözlerden ırak tutulan insanlar– Turing’in öngörüsünün yanlışlığını ortaya koyuyor.[24] Turing’in düşündüğünün aksine, YZ büyük ölçüde patronları –yani yöneticileri– yerinden etti, hizmetkârları değil: Gerek YZ’nin ve küresel tekellerinin doymak bilmez iletişim hatlarını besleyen veri ve değerleri üretecek, gerekse içerik filtreleme, güvenlik kontrolü̈, değerlendirme ve aralıksız optimizasyon gibi işlemlerle bu devasa makinenin bakımını sağlayacak işçilere ihtiyaç var (her zaman da olacak). Toplumsal cinsiyet araştırmacıları Neda Atanasoski ile Kalindi Vora’nın belirttiği üzere, Turing’inki gibi tam otomasyon ve YZ hayalleri boşlukta oluşmadı: Tarihsel olarak, görünmez emekleriyle evrensel özgür ve özerk (beyaz) özne idealini mümkün kılan köleleştirilmiş hizmetkârların, proleterlerin ve kadınların “vekil insanlığı”na dayanıyorlar.[25]

Mevcut koşullarda bir YZ tarihi yazmak devasa bir ideolojik inşayla uğraşmak anlamına geliyor: Silikon Vadisi şirketlerinin ve ileri teknoloji üniversitelerinin saflarında her şeye kadir YZ propagandasını benimsemeyen kimse yok, hatta zaman zaman makinelerin “insanüstü zekâ”ya ve “özfarkındalığa” ulaşacağı yönündeki yaygın masal tekrar ediliyor. Kıyamet tasavvurlarına dayanan Terminatör anlatıları bu masalın en iyi örneklerinden biri: YZ sistemleri “teknolojik tekillik” noktasına erişecek ve –gelecekbilimci Nick Bostrom gibi birçok kişinin iddia ettiği üzere– gezegenimizde insan türünün hayatta kalması önünde “varoluşsal bir risk” oluşturmaya başlayacak.[26] Teknolojik özerklik ve makine zekâsı mitolojileri hiç de yeni şeyler değil: işçilerin ve madun sınıfların rolünü bir esrar perdesi ardında gizlemek üzere sanayi çağından beri mevcutlar. Babbage’ın çağındaki otomat kültünü tarif ederken Schaffer’ın belirttiği gibi, “Makinelerin zeki görünmesini sağlamak için, güç kaynaklarının –yani etraflarında bulunup onları çalıştıran işgücünün– görünmez kılınması gerekiyordu”.[27]


*Bu yazı, Matteo Pasquinelli’nin Patronun Gözü: Yapay Zekânın Sosyal Tarihi adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Elçin Gen’in çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.


[1] Karl Marx, Capital: A Critique of Political Economy, 1.Cilt, İng. çev. Ben Fowkes, Londra: Penguin, 1981, s. 549. Marx şunu da ekler: “İlerde görecegimiz üzere ‘patron’, ‘canlı’ otomatlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anda başka telden çalmaya baslar” (a.g.y., s. 544); Türkçesi: Kapital: Ekonomi Politigin Elestirisi, 1. Cilt, “Sermayenin Üretim Süreci”, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam, 2011; epigraftaki alıntı s. 404, bu nottaki alıntı s. 405; çeviriler kullanılmadı.
[2] Batı dillerinde “entelektüel”, kökeni itibarıyla “zihinsel” demek. Devamını okurken bu anlamını aklımızda tutmamız gerekiyor. –Ç.N.
[3] Antonio Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, New York: International Publishers, 1971, s. 9 (çeviri degistirildi – yazarın notu); Türkçesi: Hapishane Defterleri, Seçmeler, çev. Kenan Somer, Onur, 1986, s. 314-15; çeviri kullanılmadı.
[4] Richard Sennett, Zanaatkâr, çev. Melih Pekdemir, Ayrıntı, 2009; Lissa Roberts ve Simon Schaffer (haz.), The Mindful Hand: Inquiry and Invention from the Late Renaissance to Early Industrialisation, Chicago: University of Chicago Press, 2007. Dijital çağda dokunuşun rolü konusunda bkz. Rebekka Ladewig ve Henning Schmidgen (haz.), Body and Society 28, 1-2. sayılar, özel sayı, “Symmetries of Touch: Reconsidering Tactility in the Age of Ubiquitous Computing” (2012).
[5] Romano Alquati 1960’ların başında “enformasyon” kavramını, işçilerin üretim sürecinde aldıkları yaratıcı mikro-kararlar olarak tarif etmiştir (bkz. bu kitapta Besinci Bölüm). Ayrıca bkz. Matteo Pasquinelli, “Italian Operaismo and the Information Machine”, Theory, Culture and Society 32, sayı 3 (2015): 49-68; Florian Sprenger, “Microdecisions and Autonomy in Self-Driving Cars: Virtual Probabilities”, AI and Society (2020): 1-16.
[6] İng. hard problem. Filozof David Chalmers “Bilinç Problemini Kabul Etmek” (1995) başlıklı makalesinde bilinçle ilgili problemleri “zor” ve “kolay” problemler olarak ayırmıştı, Musk muhtemelen buna atıf yapmış. –Ç.N.
[7] Andrew J. Hawkins, “Elon Musk Just Now Realizing That Self-Driving Cars Are a ‘Hard Problem’”, theverge.com, 5 Temmuz 2021.
[8] Ayrıca bkz. “A Manifesto”, Logic Magazine, sayı 1, Mart 2017.
[9] İng. computation. Türkçe literatürde computation kelimesi ve türevleri farklı şekillerde çevrilebiliyor, örneğin mühendislikte yaygın olarak “hesaplama” (sıfat hali oldugunda “hesaplamalı”) tercih ediliyor. Ancak hem “hesaplama” kelimesinin Türkçedeki çağrışım alanı sınırlı oldugu için, hem de yine “hesaplama” olarak çevrilen calculation kelimesi kitap boyunca sık kullanıldıgı için, computation terimini ve türevlerini yerine göre “bilgisayım”, “bilgi işlem”, “bilişim” kelimeleri ve türevleriyle karşıladık; fiil halinde olduğunda (to compute) “hesaplama” dedik. –Ç.N.
[10] Lorraine Daston, “Calculation and the Division of Labor, 1750-1950”, Bulletin of the German Historical Institute 62 (Bahar 2018): 13.
[11] Friedrich Engels “patronun gözü” mefhumuna karşı çıkar ve demiryolu şirketleri gibi dönemin büyük işletmeleri ile altyapı tesislerinde işçilerin üretim süreci üzerinde patrondan daha fazla gözetimi olduğunu öne sürer: “Çağımız toplumunun ekonomik gelişimi, artan bir şekilde, üretimi kapitalistin kendi başına yönetmesi mümkün olmayan devasa tesislerde yoğunlaştırıp toplumsallaştırma eğilimi gösteriyor. ‘Patronun gözü’ ve yarattığı mucizeler konusunda döndürülen bütün o boş lakırdılar, bir işletme belli bir boyuta ulaştığı anda düpedüz safsataya dönüşür. Londra ve Kuzeybatı Demiryolu işletmelerinde ‘patronun gözü’ diye bir şeyi hayal edin kolaysa! Gelgelelim patronun yapamadığını, şirketin ücretli hizmetkârları, işçiler yapabilir – hem de gayet güzel yapabilir. Dolayısıyla kapitalist, artık kârı üzerinde ‘nezaret ücreti’ gerekçesiyle hak iddia edemez, zira hiçbir şeye nezaret ettiği yoktur.” Friedrich Engels, “Social Classes: Necessary and Superfluous”, Labour Standard, 6 Agustos 1881.
[12] Köle plantasyonlarındaki görsellik rejimi konusunda bkz. Nicholas Mirzoeff, The Right to Look: A Counterhistory of Visuality, Durham, NC: Duke University Press, 2011.
[13] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Imge, 2019.
[14] Sigfried Giedion, Mechanization Takes Command: A Contribution to Anonymous History, Oxford: Oxford University Press, 1948, s. 5.
[15] Harry Braverman, Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century, New York: Monthly Review Press, 1974, s. 117; Türkçesi: Emek ve Tekelci Sermaye, çev. Çigdem Çidamlı, Kalkedon, 2008; çeviri kullanılmadı. Bkz. Frederick Winslow Taylor, The Principles of Scientific Management, New York: Harper & Brothers, 1911.
[16] Jonathan Beller, The Cinematic Mode of Production: Attention Economy and the Society of the Spectacle, Lebanon, NH: Univ. Press of New England, 2006.
[17] Bkz. Charles S. Maier, “Between Taylorism and Technocracy: European Ideologies and the Vision of Industrial Productivity in the 1920s”, Journal of Contemporary History 5, sayı 2 (1970): 27-61; Rolf Hellebust, “Aleksei Gastev and the Metallization of the Revolutionary Body”, Slavic Review 56, sayı 3 (1997): 500- 518; Ana Hedberg Olenina, Psychomotor Aesthetics: Movement and Affect in Modern Literature and Film, Oxford: Oxford University Press, 2020; Nicolas Salazar Sutil, Motion and Representation: The Language of Human Movement, Cambridge, MA: MIT Press, 2015; Elspeth Brown, The Corporate Eye: Photography and the Rationalization of American Commercial Culture, 1884-1929, Baltimore, MD: Johns Hopkins University Press, 2008; Daniel Nelson (haz.), A Mental Revolution: Scientific Management Since Taylor, Columbus, OH: Ohio State University Press, 1992.
[18] “Emek otomasyon teorisi” ve “emek makine teorisi” tabirleri, siyasal iktisatta kullanılan “emek değer teorisi” gibi benzer tabirler temel alınarak türetilmistir. [Değerin kaynağını emeğe dayandıran emek değer teorisine benzer şekilde, otomasyonun ve makinelerin gelişimini emek üzerinden açıklayan bir teori kastediliyor. –Ç.N.]
[19] Emile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, çev. Özer Ozankaya, Cem, 2023; Sandro Mezzadra ve Brett Neilson, The Politics of Operations: Excavating Contemporary Capitalism, Durham, NC: Duke University Press, 2019, s. 55.
[20] Bkz. Moritz Altenried, The Digital Factory: The Human Labor of Automation, Chicago: University of Chicago Press, 2021.
[21] İng. master and servant. Burada ve devamındaki alıntıda “patron” ve “hizmetkâr” diye çevirdiğimiz bu kavramları sırasıyla “usta” ve “yamak” şeklinde okumak da mümkün. Turing burada master kelimesiyle, Marx’tan farklı olarak sermaye sahibi anlamında patronu kastetmiyor, yönetici konumundaki vasıflı ve yetkili kişi anlamında patronu kastediyor. Ayrıca master-slave (efendi-köle) kavram çiftinin bilişim alanındaki çağdaş kullanımlarını da (örn. “usta-yamak”, “ana-uydu”, “yönetici-bağımlı”) akılda tutmakta fayda var. –Ç.N.
[22] Alan Turing, “Lecture on the Automatic Computing Engine” [1947], The Essential Turing içinde, haz. B. Jack Copeland, Londra: Clarendon Press, 2004, s. 392.
[23] Andrew Ure, The Philosophy of Manufactures, Londra: Charles Knight, 1835, s. 13-14.
[24] Mary Gray ve Siddharth Suri, Ghost Work: How to Stop Silicon Valley from Building a New Global Underclass, New York: Houghton Mifflin Harcourt, 2019. Ayrıca bkz. Lilly Irani, “The Cultural Work of Microwork”, New Media and Society 17, sayı 5, 2013: 720-39; Lilly Irani ve Michael Six Silberman, “Turkopticon: Interrupting Worker Invisibility in Amazon Mechanical Turk”, Bilgisayar Sistemlerinde İnsan Faktörleri Konferansı (CHI) tutanakları, 28 Nisan-2 Mayıs 2013.
[25] Neda Atanasoski ve Vora Kalindi, Surrogate Humanity: Race, Robots, and the Politics of Technological Futures, Durham, NC: Duke University Press, 2019.
[26] Nick Bostrom, Süper Zekâ: Yapay Zekâ Uygulamaları, Tehlikeler ve Stratejiler, çev. Ferit Burak Aydar, Koç Üniversitesi Yayınları, 2019.
[27] Simon Schaffer, “Babbage’s Intelligence: Calculating Engines and the Factory System”, Critical Inquiry 21, sayı 1 (1994): 204. Ayrıca bkz. Bernard Geoghegan, “Orientalism and Informatics: The Alterity in Artificial Intelligence, from the Chess-Playing Turk to Amazon’s Mechanical Turk”, Ex-Position 43 (Haziran 2020): 45-90.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.