Politik sahtekârlığın anatomisi

Politik sahtekârlığın anatomisi
Finneas ve Billie Eilish. 2026 Grammy Ödülleri. Fotoğraf: Kevin Winter, The Recording Academy, Getty Images.

Billie Eilish, Grammy Ödülleri'nde yaptığı konuşmada ABD’deki göçmen karşıtı politikalara karşı tavrını ortaya koyarak “bu gaspedilmiş topraklarda kimse yasadışı değildir” dedi. Yerlilerin soykırımı üzerine inşa edilmiş bir ülkede ünlü bir şarkıcının böylesine keskin bir ifadesinin alkışlanmasına sevinmek anlaşılır. Fakat Billie Eilish gibi dünyanın sayılı yıldızlarından olan bir figürün politik olarak doğru konumlandığını beyan etmiş olması kayıtsız şartsız arkasında durabileceğimiz bir hareket midir? Peki, bu açıklamanın göçmenleri kollayan içeriğinden rahatsız olan sağcı bir sosyal medya hesabının ortaya attığı şu sorudan ne kadar kaçabiliriz: Tamam, Billie. Fakat Los Angeles’taki 14 milyon dolarlık malikânen de bir zamanlar Tongva kabilelerinin yaşadığı yerde inşa edildi. Onu geri vermeyi düşünüyor musun?”

Yüreklere su serpen ama yaşadığımız hayata hiçbir gerçek etkisi olmayan ödül kabul konuşmaları, ışıltılı sahnelerden ezilenler lehine destek açıklamaları, belli bir alana hakim kültürel eliti bir araya getiren imza kampanyaları, sosyal medya üzerinden tavır beyanları… Siyaset maddi bir mücadele alanı olarak gitgide daralırken bir performans zemini olarak genişliyor, katı olan her şey gibi siyaset de buharlaşıyor. ABD’nin soykırımla edindiği zenginliklerden hiç de fena olmayan bir pay alan Billie Eilish’in çelişkisi kadar uç noktalara gitmeye bile gerek yok. Eylem ve söylem arasındaki bu kopuşun popüler kültürü de domine eden bir politik sahtekârlığa alan açması “işte bu” dedirten ödül konuşmalarıyla dünyası anlamlanan muhalifleri pek rahatsız etmişe benzemiyor.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından kapitalizmin reel anlamda zaferini ilan ettiği küresel bir uzlaşı zemininin oluşmasıyla açılan “tarihin ve siyasetin sonu” parantezi 2008 krizinden beri adım adım kapanıyor. Üçüncü Dünya Savaşı çanlarının çaldığı şu günlerde artık politik bir kimliğe sahip olmak var olmanın önkoşulu gibi. Gündelik hayatımızda siyasetin kapladığı yerin genişlemesi ve politik meselelerin öncelik kazanması, bu meselelerde aldığımız konumları kaçınılmaz olarak kamusal varoluşumuzun önemli bir parçası haline getirdi. 20 sene öncesine göre herkes çok daha fazla siyaset konuşuyor. Gündelik hayatımız, ilişkilerimiz, nerede nasıl davrandığımız da bu siyasi konumlanışlardan etkileniyor.

Sanat üretimi ve kültür endüstrisi ise siyasetin açık biçimde belirleyici olduğu alanlardan biri. Sanat ürünleri politik süreçlerin “doğal” bir parçası olarak görülüyor. Örneğin, İsrail’in Gazze halkına karşı 2023’ten beri sürdürdüğü soykırımcı saldırıyı durdurma çabasının bir ayağı da kültürel alan mücadelesine, İsrail’le taraf olan ya da soykırımın varlığını reddeden festivallerin, konserlerin, sanatçıların boykot edilmesine odaklanıyor. Bu minvalde, "Filistin için Film Emekçileri" isimli bir oluşum 2026 buluşması yaklaşan ve dünyanın en prestijli üç festivalinden biri olan Berlinale’nin son iki yılda iyice ayyuka çıkan soykırım inkârcısı, İsrail yanlısı duruşlarına ve Filistinlilere dönük sansürcü yaklaşımlarına karşı festivale davet edilen sinemacıları tutum almaya çağıran bir bildiri yayımladı.

Geçtiğimiz günlerde bu yılki Berlinale seçkisinin açıklanmasının ardından bu çağrı da doğrudan festivalde gösterilecek filmlerin ekiplerini bağlayan bir nitelik kazandı. Şu bir gerçek ki film festivalleri mevcut sinema üretim tarzı içinde ortaya çıkarılan (tam karşılamasa da "bağımsız sinema" ya da "sanat sineması" da denen) niş işlerin belli bir piyasa değeri kazandığı en önemli etkinlikler. Bu konuya “Festivaller ne işe yarar?” başlıkla yazıda daha ayrıntılı olarak değinmiştim. Temel vitrini festivaller olacak tarzda filmler üreten kişiler için festivale “katılmamak” ya da festivalleri “boykot etmek” yapılan işi görünmezleştirmek, değersizleştirmek dolayısıyla başka filmler üretmeyi de imkânsızlaştırmak anlamına geliyor. Sonuç olarak, bu tarz çağrılar karşısında film yapımının ekonomi-politiği ciddi direnç gösterip kendisini yeniden üretmeyi seçme eğiliminde oluyor. Berlinale’yi boykot edememek, yani politik bir tavrı dayatan toplumsal baskının ya da aydın sorumluluğunun karşısında, film yapmaya devam etmenin imkânını yaratan politik ekonomi ve onun uzantısı olan piyasa mekaniği arasında kalakalmak pekâlâ anlaşılır. Fakat bugün bu çelişkinin varlığından başka bir sorunla da karşı karşıyayız.

Berlinale özelinde oklar hem politik duruşunu sinamacılığının zemini yaptığı için hem de ürettiği filmler içerik olarak belli bir politik yaklaşım iddiası taşıdığı için “sanatçı tavrı” beklentisi yaratan yönetmenlere dönmüş durumda. Öncelikle yaşadığımız toplumsal felaketlerin kaynağı olarak sürekli halkın "kötücül özünü" işaret eden politik içerikli filmlerin yönetmeni Emin Alper olmak üzere, seçkiye kabul edilen yönetmenlerin daha önceki ödül konuşmalarına, açıklamalarına, tavırlarına da dayanarak Gazzeli sinemacıların talepleri yönünde bir tutum almak yerine festivale katılacağını açıklamış olmaları bir eleştiri konusu. Bu noktada hükümetin İsrail politikalarını aklama görevini edinmiş sosyal medya yayıncılarına "baskın basanındır" usulü kullanabilecekleri propaganda malzemesi verilmesi muhalif kesimlerin kendi iç tutarsızlıklarıyla başa çıkamayışının, bunlara karşı bir eleştiri geliştiremeyişinin de bir sonucu.

[mailerlite_form form_id=10]

Sinema üretiminin politik ekonomisinden kaynaklı, yukarıda bahsettiğim tarzda bir sıkışmanın en önemli nedeni ise bugün politik tavrın havalı bir aksesuardan, değer üreten fazladan, bir nitelikten öte ağırlığının olmamasıyla alakalı. Bugünün sinema, müzik ya da daha genel anlamıyla popüler kültür ortamında (tersi iddia edildiği ya da öyle hissedilmediği durumlarda bile) salt bir imaj malzemesine ve reklam aracına indirgenen politik tavır açısından bir tutarlılık beklentisi de ortadan kalkmış görünüyor. Siyasi etik açısından hem farklı zamanlarda ifade edilen söylemlerin, hem de arkasında durulan söylemlerle hayata geçirilen eylemlerin birbirini yanlışlamaması gerektiğine dair zorunluluk fiilen iptal edilmiş durumda. Bir PR malzemesi ve ticari meta olarak politik tavır alınıp satılan, filmlerin piyasada dolaşımına katma değer olarak katılan, ulaşılan kitleyi belirleyen, büyüten hatta cemaatleştiren bir özelliğe sahip. Bu da kaçınılmaz olarak siyasetin de sinemanın da halihazırda var olan vasatlaşma eğilimini[i] besleyen bir özellik sergiliyor.

Hatta bugün sinemayı da etkisi altına alan bu vasatlaşma eğiliminin bizi getirdiği noktada öyle bir tekdüzelik oluştu ki artık filmleri izlemeden onlara dair isabetli yorumlar yapmak bile mümkün hale geldi. Deniz Dehri’nin “Ölgünlük Satıcıları” başlığıyla Substack’te yayımladığı yazısında Berlinale programı açıklandıktan sonra Türkiye’den seçilen filmlerin sadece afiş ve görsellerinden hareketle yaptığı son derece yerinde çıkarımlar bize tıkanmanın resmini çiziyor. Deniz Dehri’nin de altını çizdiği bu sanatsal gerileme yukarıda bahsettiğim politik tutarsızlığın gayet bilinçli ve açık bir sahtekârlık biçimini almasıyla kol kola gidiyor.

Bu tarz bir siyaset esnaflığını mümkün kılan asıl dinamik ise muhalif siyasetin bugün etkisiz bir gösteri, söylem ve temsil üçgenine sıkıştırılmış olması. Guy Debord ve sitüasyonistlerin bundan 60 yıl önce soldaki en radikal çıkışların bile sistem tarafından nasıl içerildiğine dair yaptığı “Gösteri Toplumu” eleştirisinin çizdiği tablo yeni boyutlar ve derinlikler kazandı. Dünya genelinde "şov" işinin parçası olarak siyaset bugün hem kazanca dönüştürülebilir bir nitelik hem de ahlaken temiz kaldığını göstermenin, yapısal ilişkiler içindeki ayrıcalıklı konumunu aklamanın bir aracı haline gelmiş durumda.

Her festival krizinde, fon ve devlet desteği tartışmalarında ya da kültürel boykot talebinde ayyuka çıkan bu politik sahtekârlıkları gizlemenin en iyi yolu ise eleştirileri kişisel hınç parantezine alan, eleştireni şaibeli kılan bir söyleme başvurmak ve mevcut üretim koşulları içinde başka türlüsünün mümkün olmayacağına, yıkıcı saldırılara karşı mevcut muhalif alanlarımızı savunmak zorunda olduğumuza, ödül konuşmalarındaki politik vurguları dert etmenin sağcıların ekmeğine yağ sürmek olduğuna dair üstü kapalı vaazlar telkin etmek. Aynı şekilde bugün bu politik esnaflığın hedef kitlesi olan ve “woke” adıyla sahiplenilen muhalif kültürel kimliğe dair soldan gelen eleştirileri geçersiz kılmanın yolu olarak da onları bu sağcı saldırıyla eşitleyip geçersizleştirmeye çalışmak baskın bir eğilim.

Oysa sistemin kodları içinde elde edilen bir başarının temiz olma ihtimali olmadığını herkes bilir. Kendini politik söylemler ve işler yoluyla aklayan birçok figürün yüzeyde eleştirir göründükleri düzeni var eden hangi eşitsizlik mekanizmalarına yaslanıp o başarıya ulaştıklarına, kendi küçük iktidar alanlarında ne tip sansürcü çabaların faili olduklarına, ayrıcalıklarını nasıl sivrilmek için kullandıklarına dair hikâyeler kültür endüstrisinde çalışan hemen herkesin malumu. Bu sahtekârlıkları en iyi tahlil edecek ve ona karşı etkili bir eleştiri geliştirebilecek olanlar da bu işleyişi içeriden tanıyanlar ile sanat ürünlerinin alıcısı olanlar olabilir.

“Kişisel olan politiktir” şiarının sürekli dile getirildiği, siyasetin yapılan değil de gayriihtiyari içinde olunan bir durum olarak görüldüğü bir çağda gerçek, fiili anlamda politik olanın, hatta bizzat politik özne olmanın ne demek olduğuna, siyasetin pratik tutarlılık etiğine işaret eden eleştirilerin, mümkün olan en hızlı şekilde politik olmayan bir düzeyde kişisel olmakla ya da sağcılaşmakla itham edilip itibarsızlaştırıldığı bir demagojik cerrahlık alışkanlığı yerleşmiş durumda. Sadece sinema alanında da değil, diğer sanat alanlarında, akademide, basında, STK’larda… Her yerde durum aynı. Tam da bu sebeple ideolojik mücadelenin bu oldukça can sıkıcı cephesi, dışarıdan bakıldığında mücadelede aynı safta, benzer politik çizgide görüldüğümüz bu sahtekârlık biçiminin teşhir edilmesini zorunlu kılıyor. En nihayetinde sanatı ve siyaseti özgürleştirmek istiyorsak bu terazisi hileli esnaflığa karşı tavır alarak başlayabiliriz.


[i] Vasatlaşma diye adlandırdığım güncel eğilimin sistematiğinin analizine  dair “Vasatlaşmanın sistematiği 1 - Durum tespiti”, “Vasatlaşmanın sistematiği 2 - Mutabakat ilkesi” ve “Vasatlaşmanın sistematiği 3 - Kanaatler toplumu” başlıklı yazılara bakabilirsiniz.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.