Popülizmin yeni hikayesi: Zohran Mamdani

Popülizmin yeni hikayesi: Zohran Mamdani
Mamdani

Bir dönem “popülizm” dendiğinde, aklımıza Donald Trump ya da Latin Amerika’daki “karizmatik” liderler gelirdi. Bu figürler, popülizmi “irrasyonel kalabalıkların otoriter cazibeye kapıldığı bir sapma” olarak tanımlayan anaakım siyaset bilimi anlatısının simgesiydi. Ancak Anton Jäger ve Arthur Borriello’nun Popülist Moment adlı kitabı, bu kalıplaşmış algıyı tersine çevirmese de yönünü başka bir tarafa çeviriyor: Popülizm bir ideoloji değil, temsil sistemlerinin çöktüğü anlarda halkın kendini yeniden ifade etme biçimi olarak tanımlanıyor.

Jäger ve Borriello’ya göre popülizm, modern demokrasilerin yüzeyinde beliren geçici bir anomali değil, onların yapısal gerilimlerinin dışavurumudur. İnsanlar artık siyasal kurumlarda kendi seslerini duyamadıklarında, sistemin boşluklarından yankılanarak geri dönerler. Bu yüzden popülizm, demokrasinin patolojisi değil onun kalp atışıdır — bastırılmış bir siyasal enerjinin geri dönüşü de denebilir.

Jäger ve Borriello’nun hikayesi 1970’lerin sonuna, neoliberalizmin doğuşuna kadar uzanır. Refah devleti gerilerken devlet ile yurttaş arasındaki ilişki çözülür; sendikalar güç kaybeder, sol partiler teknokratlaşır, siyaset profesyonelleşir. Artık temsil bir ilişki olmaktan çıkıp bir uzmanlık alanına dönüşmüştür. Yurttaş, siyasal özne değil idari kararların nesnesidir. Bu boşlukta doğan popülizm, halkın siyasal varlığını yeniden kurma çabasıdır.

Jäger ve Borriello, bu nedenle “moment” kavramını kullanır. Popülist moment, temsilsizliğin dayanılmaz hale geldiği, halkın siyasete yeniden el koyduğu kısa ama yoğun bir tarihsel andır. Bu an, bir duygunun —dışlanmışlık ve öfkenin— kolektif biçim kazanmasıyla başlar. Ancak eğer o enerji kalıcı bir örgütsel forma dönüşemezse, moment hızla sönümlenir.

[mailerlite_form form_id=11]

2010’ların sol popülist dalgası, bu momentin en görünür evresidir: İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza, Britanya’da Corbyn hareketi, ABD’de Bernie Sanders kampanyaları… Hepsi, neoliberalizmin yarattığı demokratik açığın doğrudan sonuçlarıydı. Halk, temsil sistemlerinin dışında kalmış, siyasetin yeniden anlam bulmasını istemişti.

Podemos, 2008 krizi sonrası İspanya’da kemer sıkma politikalarına karşı doğmuştu. “La Casta” (seçkinler) söylemiyle, siyasetin teknokratik karakterine meydan okudu. Ancak kısa sürede iktidar ortaklığına yönelmesi, halkçı enerjisini sistemin sınırlarında tüketti. Syriza da benzer bir kader yaşadı: Avrupa Birliği’nin mali disiplinine direnişle doğan bir halk hareketi, kısa sürede Brüksel’in tahakkümüne teslim oldu. Corbyn’in İşçi Partisi içindeki dönüşüm çabası, partinin bürokratik yapısı ve medya sermayesiyle çatışmada tıkandı. Sanders hareketi ise Amerikan siyasetinin iki partili yapısında “mümkün olanın sınırına” çarptı.

Jäger ve Borriello’ya göre bu örneklerin ortak paydası, halkın geri dönüşünün örgütsel forma bürünememesidir. Sol popülizmin enerjisi, hem ideolojik hem duygusal olarak güçlüydü ancak devlet aygıtlarının yapısal direncine çarptığında dağılmaya mahkum oldu. Yani moment doğmuştu ama kalıcılaşamamıştı. Halk, siyasal özne olarak yeniden sahneye çıktı ama o sahneyi kendi mülkiyetine dönüştüremedi.

Bu tarihsel arka plan, 2025’te New York belediye başkanlığını kazanan Zohran Mamdani’nin hikayesini anlamak için eşsiz bir bağlam sunuyor. Uganda kökenli, Queens’te büyümüş, kiracı hareketlerinden gelen "sosyalist" Mamdani, klasik anlamda bir siyasetçiden çok halkın yeniden konuşmaya başladığı bir momentin ifadesi. Onun zaferi, neoliberal kent yönetiminin krizine verilen kolektif bir yanıt.

“Şehir bizimdir” sloganı, yalnızca kentsel adaletin değil temsiliyetin yeniden icadının sembolüdür. Zohran Mamdani’nin dili “elitleri” Wall Street finans çevreleriyle sınırlamıyor, aynı zamanda emlak lobilerini, yatırım fonlarını, konutu bir meta haline getiren belediye teknokrasisini hedef alıyor. Bu söylemin Popülist Moment kitabında tanımlanan halk–elit antagonizmasının kentsel bir yeniden yazımı olduğunu söyleyebiliriz.

Neoliberalizmin en görünür biçimi bugün şehirlerde yaşanıyor: artan kira krizleri, kamusal alanların özelleştirilmesi, kent merkezlerinin sterilleşmesi… Zohran Mamdani’nin kampanyası bu gündelik sıkışmışlıkların politik bir dile dönüşmesini sağladı. Queens’teki kiracılar, Bronx’taki göçmenler, belediye çalışanları, hepsi “şehir kimin?” sorusuna siyasal bir yanıt aradı.

Mamdani’nin hareketi, Jäger ve Borriello’nun analiz ettiği 2010’lar sol popülizminin “ikinci dalgası” olarak okunabilir belki. İlk kuşak, ulus-devlet ölçeğinde mücadele ederken, Mamdani’nin momenti yerel ölçekte doğuyor. Bu fark, yalnızca coğrafi değil yapısal da bir fark. Ulusal ölçekte iktidara gelen sol popülist hareketler, devlet aygıtının karmaşık yapısı içinde kendi enerjilerini tüketti. Yerel düzeyde ise siyaset daha geçirgen, katılımcı, deneysel biçimlerde kurulabilir hale geldi.

Bu nedenle Mamdani’nin momenti, neoliberalizme karşı mikro bir “demokrasi laboratuvarı” olarak da okunabilir. Onun politikası, Jäger ve Borriello’nun bahsettiği “halkın siyasete dönüşünü” temsil etse de bunu ulusal söylem düzeyinde değil yaşamın somut mekanları üzerinden kurarken konut, ulaşım, belediye hizmetleri gibi alanlarda doğrudan katılım mekanizmaları önerir.

Bir diğer fark da duygusal boyutta ortaya çıkıyor. Sanders ya da Corbyn hareketlerinde öne çıkan temel duygulanım öfkeydi; halk, temsil edilmemenin yarattığı dışlanma hissine tepki gösteriyordu. Bu hareketler, halkın öfkesini meşrulaştırarak politik bir güce çevirmişti; meydanlarda yankılanan enerji, sisteme karşı bir isyanın duygusundan besleniyordu. Ancak öfke ne kadar güçlü bir itki yaratırsa yaratsın, sürekliliği zayıf bir duygudur — patlayıcıdır ama kalıcı değildir. Jäger ve Borriello’nun analizinde bu tür momentlerin kısa ömürlü olmasının bir nedeni de budur: siyasal enerjinin duygusal temelinin negatif olması, onu kurumsal bir forma dönüştürmeyi zorlaştırır.

Mamdani’nin momentinde ise duygusal ton farklı, burada öfkenin yerini dayanışma, aidiyet ve kolektif onarım alıyor. Mamdani, Queens ve Bronx mahallelerinde yürüttüğü kampanyada kentin dışına itilen kesimlere yalnızca “kızgınlık” değil “birlikte yeniden inşa” çağrısı yaptı. Siyasetin duygusal zemini bu kez bir “biz” duygusu etrafında örülüyordu. Bu fark, momentin sürekliliği açısından belirleyici olabilir. Negatif duygular, sistemin bir figürüne ya da düşmanına yöneldiğinde dağılır; pozitif duygular ise kolektif aidiyet biçimleri üreterek örgütsel süreklilik yaratabilir.

[mailerlite_form form_id=10]

Bu fark, popülizmin duygusal ekonomisinde bir dönüşüme de işaret ediyor. 2010’ların sol hareketleri daha çok “öfke ve umut” arasında salınan, kriz anlarının enerjisine dayalı bir popülizm üretmişti. Zohran Mamdani’nin momenti ise daha düşük yoğunluklu ama daha derin bir duygulanım rejimi üzerine kurulu: dayanışmanın duygusallığı. Yani artık mesele “karşı çıkmak” değil “yeniden kurmak.” Bu, Jäger’in tanımladığı klasik popülist momentten “post-popülist” bir evreye geçişin de habercisi olabilir. Çünkü dayanışma, öfkenin aksine, kendini bir olay anında değil, gündelik ilişkilerin sürekliliğinde üretir.

Bu nedenle Zohran Mamdani’nin başarısı, duygusal olarak sürdürülebilir bir siyasetin mümkün olup olmadığını da test ediyor. Halkın enerjisi yalnızca bir protesto biçimi değil, bir aidiyet pratiği haline gelebilirse, popülizm artık yalnızca momentlerle sınırlı kalmaz —yeni bir toplumsal dokunun başlangıcına dönüşebilir.

Ancak Jäger ve Borriello’nun uyarısı burada da geçerliliğini korumaya devam ediyor: Popülist moment kurumsallaşmazsa, kendi başarısının kurbanı olur. Syriza, Podemos ve Corbyn örnekleri bunu acı biçimde gösterdi. Zohran Mamdani’nin önündeki en büyük sınav, halkın coşkusunu belediye yönetiminin kalıcı bir pratiğine dönüştürmek olacak.

Bu noktada Jäger ve Borriello’nun boşluk (void) kavramı önem kazanıyor. Modern demokrasilerde halk ile temsil kurumları arasındaki bu boşluk, popülizmin doğduğu yerdir. Zohran Mamdani’nin başarısı da bu boşluğu kalıcı biçimde doldurup dolduramayacağına bağlıdır. Eğer halk meclisleri, kiracı birlikleri, mahalle komiteleri gibi yatay örgütlenmeler belediyenin asli unsurları haline gelirse, popülizmin momenti bir süreklilik formu kazanabilir. Jäger ve Borriello’nun deyimiyle, “moment sonrası siyaset” ancak böyle mümkün olur. Yani halkın sadece seçimde değil yönetişimin her aşamasında özne haline geldiği yeni bir demokratik form. Zohran Mamdani’nin New York’u, bu dönüşümün ilk laboratuvarlarından biri olabilir.

Küresel bağlamda Mamdani’nin zaferi, sol popülizmin ölmediğini, yalnızca ölçek değiştirdiğini kanıtlıyor. 2010’ların ulusal hareketleri, neoliberal devlet aygıtlarıyla doğrudan çatışarak tıkanmıştı; 2020’lerin ortasında aynı enerji kentlerde yeniden doğuyor. Barselona’da Ada Colau, Berlin’de kiracı hareketleri, Bogotá’da topluluk temelli belediyecilik… Hepsi siyasal enerjinin yerel mekanlara sızarak yeni biçimler almasının örnekleri. Bu dönüşüm, sol popülizmin artık yalnızca ekonomik eşitsizliklerle değil yaşamın kendisiyle ilgilendiğini gösteriyor. Jäger ve Borriello’nun “moment” kavramı bu bağlamda yalnızca bir siyasal kriz anını değil, yaşamın yeniden siyasallaşmasını anlatır. Halk artık “ülke” değil, “şehir” üzerinden konuşuyor; demokrasi soyut bir ilke değil, mekansal bir deneyim haline geliyor.

Bugün Zohran Mamdani’nin belediyesi, bu yeni dönemin en somut sınavlarından biri. Başarılı olursa, sol popülizmin yeni bir evresi —ulusal iktidar arayışından kentsel yönetişime evrilen bir halk siyaseti— biçim kazanabilir. Başarısız olursa, popülizm yeniden kendi döngüsüne kapanacaktır: halkın kısa süreli coşkusundan kurumsal hayal kırıklığına. Ama sonuç ne olursa olsun, Zohran Mamdani’nin momenti bize bir gerçeği hatırlatıyor: temsil boşluğu halen dolmadı. Halk hâlâ konuşmak istiyor. Ve bu ses, Jäger ve Borriello’nun da hatırlattığı gibi, demokrasinin hayaleti değil kalp atışıdır. Popülizmi anlamak, aslında bu kalbi yeniden dinlemeye başlamaktır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.