Proleter semptom
Yaklaşık 90 sene önce Freud uygarlığın hoşnutsuzluklarını ele alırken ölüm dürtüsünün önemini ihmal etmemekle kalmamış, ona ayrıcalıklı bir yer vermişti. Freud, organizmaya içkin olarak düşündüğü (öyle ki hücrelerin dürtülerinden söz ederek yola çıkar) "ölüm dürtüsü" kuramına giriş yapmak ve onu kökten biçimde değiştirmek için kişisel hikayesindeki başka üzücü gelişmelerle benzer bir tarihi, I. Dünya Savaşı’nın sonunu beklemek zorundaydı.[1] Nitekim filozof Samo Tomsic, Freud’un ölüm dürtüsüne duyduğu gereksinime dair mantığı kapitalizmin bilindik işleyişinde, daha doğrusu işleyemeyişinde (savaşlarda ve krizlerde) görebileceğimizi söyler. Bununla birlikte, “hasarlı” ve travmatize olmuş öznellikten bahsederken kapitalizmin rolünü de unutmaz.
Freud’un kapitalist sistemle birlikte düşünülebilecek geç dönem eseri Uygarlığın Huzursuzluğu, birçokları tarafından kültüre atfedilen yıkıcılığın bireyler üzerindeki olumsuz etkisiyle ilişkilendirilse de Freud esasen bireyin yıkıcılığına kültür eliyle vurulan prangadan söz eder. Neredeyse bütünüyle ruhsallık-içine odaklanmasına karşın, Freud kendi deyişiyle kültürün veya adlı adınca kapitalizmin her birimizin yaşamında onulmaz yaralar açtığını bilmiyorsa da seziyordu. Kendi sözleriyle, Marksizm hakkında bilgi edinmemesinden derin bir pişmanlık duyuyordu.[2] Yine de koşulların belirleyiciliğini vurgulamaktan geri durmamıştı.[3] Peki, bizim yaşamlarımızda olup bitenden ziyade olması muhtemel olan ve bu imkanı sağlayan nedir?
Lacan, ölüm dürtüsünü “simgesel düzenin maskesi” olarak tanımlamıştı.[4] Bu noktaya yeniden döneceğiz fakat yaşamlarımıza burjuva toplumunun bulduğu(nu öne sürdüğü) çözümleri gözden geçirmekle başlayabiliriz. Burada kayda değer olan, yaşamlarımız ne kadar sefil olursa olsun her geçen gün "kayıp bir cennet" bulacağız diye üzerimizdeki baskıyı kendi irademizle yeniden üretip irademizi çelikten bir forma sokmak gibi görünüyor. Nasıl oluyor da bu bunaltıcı, tatsız, beklendiğinin veya vaat edilenin aksine keyifsizlikle sonuçlanan davranışları tekrarlıyoruz? Yavan jouissance’ın pek de gösterişli olmayan büyüsüne kapılmak tekrar tekrar düştüğümüz bir çukur. Bununla ilgili olarak birçoklarının psikanalitik terimler ile toplumsal yaşam arasında kurduğu analoji yanlış olmasa da eksik kalmayı sürdürüyor. Elbette öznedeki eksikliğe dikiş atmak için piyasaya sürülen veya piyasada bulunmasında beis görülmeyen çeşitli metalar (gayretkeş düzeltoterapist hizmetleri, sosyal medya kullanımı, fast food, lüks tüketim vb.) toplumsal yaşam için birer semptom görüngüsü olarak değerlendirilebilir. Ancak kapitalist sınıf için bu semptomlar hiçbir problem teşkil etmemekle kalmaz, hatta kitleler bu yola doğru itilir. Bu, kurgusal bir düzeyde de gerçeklikle kol kola ilerleyebilir. Kitlelerin bu yola doğru itilmeye direnç göstermemesi veya daha iyi bir ifadeyle bu yoldan sapmaya direnç göstermesi Lacan’ın deyişiyle bilmeme isteğinin bir tezahürüdür: Bildiklerinde semptomlarından alacakları keyif dramatik düzeyde azalacaktır.[5]
Ölüm dürtüsüne dönmeden önce kapitalistin dürtüsünden söz edebiliriz. Kapitalistin dürtüsü, para-meta-daha fazla para (para') döngüsü, yani daha fazlasına satmak için satın almak üzerinden ilerler. Marx, bu istikamette sonsuz olarak hareket edilmesini sağlayan dürtüye ilişkin olarak mübadele değerini önermişti.[6] Lacan’ın, dürtünün iki yönünden biri olarak tanımladığı ölüm dürtüsü ise sonsuz bir hazzın -bir önceki cümlede para'- bulunduğu alana geçmeye yönelik dürtüdür. Freudcu psikanalizde ölüm dürtüsü bireyin yıkımının kendisine içkin bir yapıya, hatta doğrudan kendisine yönelik olmasıyken burada ters giden veya ilk bakışta öyle görünen bir şey vardır: Kapitalistin boşaltmak zorunda olduğu yıkıcı dürtülerini kendisine dışsal -proleterin emeğiyle tekraren ürettiği değere el koyarak- bir yapıya yöneltmesi. Yine de sınıfların her ikisini bir organizma gibi ele alacak olursak, söz konusu sorun ortadan kaybolmuş gibi görünür. Elbette burada umutları yeşerten, proletaryanın ürettiği değere el koymasından ötürü kapitalistin yıkıcı dürtüsünün nihayetinde kendisine yönelmek zorunda oluşuna ilişkin itirazdır. Nitekim bu itiraz bizi yeniden doğru bir istikamete iter. Kapitalistin ölüm dürtüsü, bildiğimiz üzere, ancak işçilerin emek gücüyle dolayımlanarak ölüm dürtüsü halini alır. Böylelikle ölüm dürtüsünün organizmanın tamamına yani burjuva topluma yönelik olduğunu ileri sürebilir.
Bu denklem yeni bir çıkmaz oluşturur: Eğer eksiklik bilinçdışı öznenin, yani burjuva toplumdaki proletaryanın eksikliğiyse daha fazla kâr arzusu nasıl olur da kapitalistin arzusu olmaktan çıkar? Eğer bireysel bir özne olarak proleter kendisindeki pre-ontolojik eksikliği tamamlamak istiyorsa bu tamamlama süreci tüketim yoluyla sonlanacaktır. Kapitalistin daha fazla kâr elde etme arzusu, proleterin bunu gerçekleştirmesinin tek yolunun emek gücünü daha fazla satmasıyla son bulacağı fikrini tekrar ve tekrar dolaşıma sokmasıyla kapitalistin arzusu olmaktan çıkar. Proleterin kendisini sonsuz bir döngüye soktuğu, bunaltıcı, yıkıcı ve içinden çıkamadığı, kendisine yönelik bir saldırıya dönüştürür, en azından bir süreliğine. Bu da yetmeyecektir, Lacan’ın “Keyif al!” şeklinde aktardığı süperegonun emri, neoliberalizmde “Sevdiğin işi yap, yaptığın işi sev!” diye güncellenmiştir. Nihayetinde proleterin üretimden gelen gücünü; hem sahip olabileceği metaların temel eksikliğini kapatabileceği fikrini ön plana koyarak hem de buna ulaşmak için gereken şeyin (şimdiye kadar bireysel veya sınıfsal tarihinde binlerce kere tekrarladığı şey olan) emek gücünü satmak olduğuna ikna ederek görünmez kılar. Son cümlenin elimizde iki ayrı düşünürün iki ayrı fikriyle koşutluk oluşturduğunu düşünebiliriz: “Meta üretimi ihtiyaç üretimidir” ve “Arzu, Öteki’nin arzusudur.” Düşüncemizin bu noktasında durmak, işçi sınıfının özneliğini kaybetmiş (ya da buna hiç sahip olmamış) bir resmini çizmek, bizi yalnızca ümitsizliğe iteceği için değil aynı zamanda politik alanda karşılığı alınabilmiş mücadelelere doğrudan tanık olmamızdan ötürü mümkün değildir.
Bununla paralel olarak proletaryanın sorumluluğunu iradesiyle birlikte elinde tutması gerektiğini aklımızda tutmamız gerekiyor. Bunu aklımızda tutarken Gramsci’nin hegemonya tanımındaki bir noktayı da gözden geçirmeliyiz: Hegemonyanın, hegemonik sınıfın altsınıfa bir ideoloji dayatmasından ziyade ancak altsınıfın söylemleriyle koşut, bu söylemlere eklemlenen ve buradan hareketle el yükselten bir ideolojiyi içerdiği fikrini.[7] Şimdi işçi sınıfının mevcut durumu her neyse, yalnızca kendisi dışında olup bitenlerle bu duruma geldiği fikrinden farklı bir yere, bu duruma gelmesinde doğrudan doğruya kendi iradesinin de önem arz ettiği fikrine ulaştık.
[mailerlite_form form_id=10]
Peki, böyle bir sonuç bizi neden mücadele etmekten alıkoymasın? Burjuva ideolojisi her ne kadar kuvvetli ve derine kök salmış bir imge olarak görülse de Lacan’ın benliğin belirli bir semptomdan, bir yanılsamadan başka bir şey olmadığı iddiasıyla benzerlik kurmak tekrar önem kazanıyor. Nitekim burjuva toplumunda eksikliğin tamamlanmasına yönelik vaazların daha çok metaya sahip olunmasıyla ilgili olması, proletere tutulan aynada yapay bir “orta sınıf imgesi” bulunmasını gerektirir.
Ne de olsa tıpkı (ideal) benlik gibi ideoloji de bastırılmış (ancak pek de olumlu bir anlamda olmasa da bir şekilde geri dönmüş) olanın damgasını taşımaktadır. Lacan “Benlik tam anlamıyla bir semptom gibi yapılandırılmıştır. Öznenin merkezindeki imtiyazlı bir semptom, par excellence bir insani semptom, insanın akıl hastalığıdır”[8] derken benliğin (ideolojinin), öznenin (proleterin) hakikatine dair bir yanlış tanımaya (méconnaissance) sebep olan bir direnç olarak ele alınması fikrini öne sürer.
Söz konusu direnç neye hizmet etmektedir? Elbette Lacancılar, öznenin semptomundan acı duymasıyla keyif almasının başından beri iç içe olduğu düşüncesini göz ardı etmeyecektir. Ancak buradaki jouissance kimin jouissance’ıdır? Buradaki jouissance, özne farkında olmasa bile son kertede Öteki’nin (ancak yatay bir ilişki içinde bulunduğu mülteci değil, hem kendisinin hem de sınıfdaşının kan emici düşmanı burjuvazi olarak Öteki) jouissance’ıdır; özne daha çok emek verdikçe (semptomunu üretmeyi sürdürdükçe) kendisine vaat edilen cennetin kapısını aralayacağını varsayarken elinde kalan, vaat edilen cennete sahip olmuş (ki bu her zaman bir anlığınadır, öyle olmasaydı proleterin günbegün daha fazla çalışması gereksiz olurdu) birkaç kişinin imgeleridir. Bu imgeler orta sınıfın karikatüründen başka bir şey değildir. Psikanalizde olduğu üzere, öznenin semptomundan aldığı keyfin kastre edilmesi yine zorunlu hale gelir. Böylece işçilerin zihnindeki sis bulutunun dağılması, yalnızca bu bilincin dışarıdan taşınmasıyla mümkün olacaktır.[9] Yine de klasikleşmiş bu söylem yeniden düzenlenebilir: İşçi sınıfına bilinç dışarıdan taşınacaktır, halihazırda bilinçdışı dışarıdan taşınmıştır.
Orta sınıf, Lacan’ın ego için söylediği gibi, bir semptomdur, ayrıcalıklı bir semptom. Proleterin semptomu ise esasen hiç var olmamış veya en iyi ihtimalle bir yanlış tanınmadan ibaret olan orta sınıfın eridiği (toplumsal yapıda bir dikiş olarak iş görmektense namevcudiyetiyle bir boşluk potansiyeli taşıdığı) zaman ortaya çıkacaktır. Eğer Lacan’ın öne sürdüğü gibi çığlık sessizlik artalanından doğmakla kalmayıp sessizliği ön plana çıkarıyorsa[10], proletaryanın sinthome’unun [artık sinthome diyebiliyoruz çünkü buradaki jouissance bastırmanın ürünü değil[11], burjuva topluma verdiği mesajla birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşünülmelidir. Bu mesaj, “proletaryanın sessizliği nedir?” sorusunun yanıtıdır. Proleteryanın sessizliği, elbette, artı-değer üretiminden başka bir şey değildir. Devrimci müdahalelerde ortaya çıkan da bundan başka bir şey değildir. Proleter, müdahalesiyle şimdiye kadar göz ardı edilmiş ama toplumsal üretimin, yani yapının işlemesini sağlayan yegane şey olan üretim ilişkilerindeki konumunu görmezden gelenlere karşı bir söz söyler. Artık burjuva toplumunun bunaltıcı, katlanılmaz ancak tekrarlamaktan da asla vazgeçmeyecek olan semptomu -savaşlar ve krizler- proleter öznenin elindeki “yamayı”, orta sınıf hayalini, elinden alarak ona bir başka imkan tanır. Bu imkan, proleterin o boşlukla ne yapabileceğine dayalıdır. Proleter bu boşlukta şimdiye kadar tekrar etmiş olan semptomun yeniden belirmesi için izin verebilir ya da bu boşluğu kendi hakikatinin meşruiyetiyle birlikte yepyeni bir yaşam için kullanabilir. Metnin başında ele alınan ölüm dürtüsünün Lacan tarafından simgesel düzene yerleştirilmesi, esas önemini bizim için bir imkan sunması açısından kazanır.
Son olarak Eagleton’ın paylaşacağım cümlesi, hiç yoktan, başka bir dünyanın mümkün olduğu fikrine bağlılığımızı göstermese bile, bir şekilde yaşama bağlı olduğumuzu gösterir, bu da mücadelenin bitmeyeceği sonucuna farklı bir yoldan yeniden varmamızı sağlamasıyla kayda değerdir: “Ölüm dürtüsü hayatta kalmaya çalışmanın kurnazca bir yoludur, canımız uğruna tutunduğumuz ve bu nedenle gerçekten ölmekten aciz olduğumuz müstehcen bir zevk kaynağıdır.”[12]
[1] Haz İlkesinin Ötesinde, Sigmund Freud, 1920.
[2] “Bir Dünya Görüşü Sorunu”, Psikanalize Yeni Giriş Dersleri, Sigmund Freud.
[3] “Kişinin seçimine yol göstermek için çeşitli öğeler devreye girecektir. Önemli olan, dış dünyadan ne miktarda gerçek tatmin ummak durumunda olduğu, kendini dış dünyadan bağımsız kılmaya ne ölçüde niyetli olduğu ve son olarak da, dış dünyayı kendi arzulan doğrultusunda değiştirmek için sahip olduğuna inandığı gücün ne kadar olduğudur. Daha bu noktada, dış koşulların yanı sıra bireyin ruhsal bünyesi belirleyici olacaktır.” (Uygarlığın Huzursuzluğu, 1930)
[4] Seminer 2: Psikanalizin Tekniğinde ve Freud'un Teorisinde Ben, Jacques Lacan, 1955.
[5] Seminer 3: Psikozlar, Jacques Lacan, 1956.
[6] Kapital, 1. Cilt, Karl Marx, 1867.
[7] Hapishane Defterleri, Antonio Gramsci, 1996.
[8] Seminer 1: Freud'un Teknik Yazıları, Jacques Lacan, 1954.
[9] Ne yapmalı?, Vladimir Lenin, 1902.
[10] Seminer 11, Jacques Lacan, 1964.
[11] Jouissance: Cinsellik, Istırap ve Tatmin, Dairan Leader, 2021.
[12] “Demons”, Terry Eagleton, 2001.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.h
Comments ()