Rüküşlük ve safsata: Aşırı zenginlerin sinemadaki temsili

Rüküşlük ve safsata: Aşırı zenginlerin sinemadaki temsili
INFINITY POOL (Brandon Cronenberg, 2023)

Yanan meşalelerle çevrili ahşap bir sal, gölün üzerinde usulca, hayalet gibi süzülüyor. Salda bir lahit ve siyah cübbeli koruyucusu, karanlıkta kayadan yontulmuş gibi görünen 12 metrelik yosun kaplı bir baykuşun kaidesine doğru yol alıyor. Bu sırada suni elmasla süslenmiş parlak gecelikler giyen rahipler, orman ve su perilerine, insanın kendine duyduğu yürek burkan aşka ilahiler okuyor. "Yavan Gaile" [Dull Care] adı verilen, dünyevi dertleri temsil etmesi için inşa edilen lahit köhne bir mihraba yerleştirilirken sahnenin arkasına gizlenmiş kuru buz makineleri gizemli bir sis pompalıyor. Yeşilliklerin ardından efsunlu bir ritim yükseliyor. Doruğa ulaşıyoruz, kayık yaka ceketlerle, hasır şapkalarla bezenmiş bando bir caz ritmi tuttururken "gaile" ateşe veriliyor. Amfiteatra yayılmış yüzlerce insan, alkış tufanı.

Gizemin, rüküşlüğün, teatral cafcafın ve Tabiat Ana safsatalarının bu acıklı, şatafatlı karışımı, her yıl düzenlenen Bohemian Grove [Bohem Korusu] adlı yazlık inzivanın meşhur açılış törenini tasvir ediyor. Kaliforniya’nın Sonoma bölgesindeki Sekoya ağaçların arasına sıkışmış kamp alanı, ABD'nin emperyal yayılmacılığı Pasifik Okyanusu boyunca ilerlerken Batı Kıyısı’nın öncüleri için bir sığınak olarak inşa edilmiş. Bugün ise elitlerin beyazlar karnavalını andıran sosyal takvimlerindeki mola yerlerinden biri, kitlelerin pis yargılarından uzaklaşmanın, hoplayıp zıplamanın, birbirine yapmacık sıcaklık göstermenin, mayoları çekip birbirine şaplak atmanın, birlikte çıplak yüzmenin bir yolu. Başkanlar, prensler, bakanlar, silah endüstrisinin önde gelenleri, Koch destekli düşünce kuruluşlarından fedailer, Patrick Bateman tarzı şirket yağmalayıcıları… Kapitalist düzenin çarklarındaki gres yağından farksız tüm bu tipler birbirlerinin cesaretini övmek, kendi sınıfları arasında mutlu ve uçarı tavırlar sergilemek, atalarının inşa ettiği, kendilerini de koruyucuları olarak belirledikleri dünyanın burjuva kurallarından sıyrılmak için bir araya geliyor.

Aşırı zenginlerin haşır neşir olduğu diğer özel toplantılar gibi Bohemian Grove da şaibeli spekülasyonlara davetiye çıkarıyor. Bu topluluklar gizlilik perdesini ne kadar açarlarsa, o kadar tehlikeli ve gizemli görünüyorlar. Boşlukları dolduran sapkın, gaddarca düşüncelerimizle biz oluyoruz. Sağcı ve palavracı Alex Jones 2000’de Grove’a yaptığı keşif gezisinden dönüp eski zamanlardaki insan kurban etme ayinleri hakkında zırvaladığında, törenlerin kökenlerinin Babil’e mi, Satanistlere mi, yoksa Druidlere mi dayandığına emin olamamıştı. Geçmişin dedikodu sayfalarından, hatıratlarından ve ceza davalarından gördüğümüz kadarıyla ne olup bittiğini hayal edebileceğimizi düşünüyoruz. Meselenin özünü anlıyoruz, ticareti yapılan kadınlar seçilmek için sıralanmış, antika gümüş takımların üzerine yığılan kokainden dağ olmuş. Peki, altında başka ne sırlar yatıyor? Bu törenler belli ki Derin Devlet ya da Yeni Dünya Düzeni için yeni alımların yapıldığı yerler. Molek, Lucifer ya da her kimse onu dünyamıza çağırmak, tavuk kafaları, pentagramlar, kırmızı mumlar ve çocuk gelinlerin dökülen kanlarıyla dolu o sahneyi yaratmak için de gerekli olmalılar.

[mailerlite_form form_id=11]

Bu tür çöküş ve sefahat fantezileri, geçtiğimiz onyıl boyunca anaakım sinemacıların ve dizi yapımcılarının odağına yerleşti. Üstelik bunun tek nedeni bu "geleneklerin" teatral yanlarının cazibesi değil. Hayat zorlaştıkça halkın taşan sabrı da ensesi kalınların sapkınlıklarının ifşa olmasından doğan öfkeyle birleşti. Jeffrey Epstein, Larry Nassar, Kevin Spacey, liste kabardıkça kabardı. Şüphelerimiz doğru çıktıkça onların özel hayatlarıyla ilgili çılgın düşüncelerimiz de arttı. Harvey Weinstein gibilerinden öğrendik ki bir figür ne kadar iğrençse, çürümüşlüğü o kadar olasıydı. Mevcut film ve dizileri diğerlerinden ayıran en önemli özellik, öncekilerle aralarında fark. Bazıları iyi sanat eserleri –hatta bazıları hayli komik– olsa da en azından zenginlerin "çalışma" hayatlarını özendirici bir propaganda örneği olarak sunmak ya da onların zevklerini gösterişli bir yaşam tarzının paket teklifi olarak aklamak gibi alışılagelmiş yöntemlere başvurmuyorlar.

Bunun yerine onların etrafındaki streç filmi sıyırıp atıyor, bu seçkin ortamı ağzına kadar doldurmuş yağ tabakasını kurcalıyor, onlarla ilgili şakalar yapıyor, bazen de bu şımarık insanlar arasında mayalanan tuhaf ilişkileri deşiyorlar. Yaşadıkları yerleşkelere çıkan yollardaki dikenli tellerin ötesine geçiyor, etrafta dolaşan helikopterlere yakalanmıyor, casusluk işini Alex Jones’tan katbekat daha iyi yapıyorlar. Tabii bu operasyon yalnızca zenginlerin boş zamanlarında neler yaptıklarıyla ilgilenmiyor. İçinde sıradan insanlar olarak fırsatımız olsa onlara neler yapmak istediğimize dair bir fantezi de saklı. Açgözlülüklerini cezalandırmak için onlardan nasıl intikam alırdınız? Bir bankerin boynu ellerinizin arasında olsaydı, ne kadar sert sıkardınız?

Haplanmış insanların katıldığı toplu seks partileri, toplu klon katliamları, boynuzlayarak yapılan misillemeler, eşcinsel mafya babalarının işlediği gizli cinayetler, gece geç saatlerde araçla adam öldürmeler, ateş başında tacizler… Bu yapımlar parasıyla tüm sorumluluklardan arınmış gibi hisseden insanın ne tür iğrençlikleri hoş görebileceğini göstermekten hiç çekinmiyor. Sıradan bir oligarkın ya da borsacının zalimliğini ve mızmızlanarak kendine her şeyi hak görmesini tasvir etmekten de hiç korkmuyorlar. The White Lotus’un (HBO, yönetmen Mike White) ilk sezonunda hırslı bir emlakçının, bir otel müdürünü rezil etmeye çalışmasını izliyoruz. Müdür sonunda delirip ona zulmeden adamın bavuluna kaka yaptığında emlakçı önce onu öldürüyor, sonra da meşru müdafaa olduğunu iddia ederek serbest kalıyor. Succession’daki (o da HBO) Murdoch ya da Maxwell’vari medya hanedanının varislerinden Kendall Roy da bir dört çekeri İskoçya’da nehre yuvarlayıp genç bir otel görevlisinin yolcu koltuğunda boğulmasına neden oluyor. Kendall’ın babası, bu düşük bütçeli Chappaquiddick olayını oğlunun sadakati karşılığında örtbas ediyor. Sonradan aynı baba, en yakın danışmanlarından ve aile üyelerinden bağlılıklarını kanıtlamaları için bir av kulübesinde diz çöküp domuz taklidi yapmalarını isteyecek. Ruben Östlund’un aşırılıklarla dolu taşlaması Triangle of Sadness’ta ise lüks bir yatın çalışanlarına, aralarında görgüsüz bir teknoloji milyarderi ve şişko bir gübre kralı da olan konukların herhangi bir talebine hayır demek yasaklanıyor.

Zengin bir insanın id’inin neye benzeyebileceğinin açık ara en sınırsız –ve akıldan çıkmayan– örneğini ise Brandon Cronenberg’ün insan zihninin bulanık sınırlarına deli işi bir yolculuk yaptığı Infinity Pool’da bulmak mümkün. Filmde çakma bir yazarı canlandıran Alexander Skarsgård, I. Dünya Savaşı’nın yaralarını henüz saramamış bir Balkan kasabasında tatile çıkıyor. Daha doğrusu ülkenin gizli ritüellerini kendi amaçları doğrultusunda eğip bükmeyi öğrenmiş varlıklı bir grubun arasına düşerek lüks bir tatil köyünün çitlerle çevrili arazisine (çifte bela denebilecek bir ayrıntı) hapsoluyor.

İlk görev, yerlilerden birini öldürmek. Tabii başka seçenekler de mevcut, ama gece yarısı bir araba ve virajlı bir yol işlerini görür. Ardından gözaltına alındıklarından emin olmalılar ki karakolda onlara bir seçim şansı sunulabilsin. Ulusal hukuk kurallarına göre kurbanın en büyük oğlu tarafından derhal idam edilmeliler. Yalnız bir tomar para, biraz da bilim ile simya arası tuhaf bir prosedür sayesinde sanığın klonunu yaratıp onun yerine geçirmek mümkün. Böylelikle kendi idamlarını izlerken bağırıp çağırabiliyor, dilediklerince kafa ütüleyebiliyorlar. Yazar da halüsinojenik vahşi seks nöbetleri arasında kendi bağırsaklarının oyulduğunu, boynunun kesildiğini görüyor, yeni arkadaşlarının önerisiyle kendi kopyasının kafasını parçalıyor. Ahlaki sağduyunun sınırlarından azade hale gelmiş, servetleri sayesinde tüm işlerini sorunsuz halleden bu çetenin üyeleri, her türlü heveslerini karşılıyorlar. Mümkünlerin kıyısının ötesine geçen Cronenberg, bizi onların özüne yaklaştırıyor. Zevkten, ideolojiden, amaçtan yoksun kalmış bu dünya libidinal olmak için libidinal, dünyevi kurallardan ve ölüm dürtüsünden uzak. Yapılabilecek her şeyi yapanların dünyası bu.

Infinity Pool’u benzerlerinden ayıran özellik, müreffeh karakterlerinin işlerini görebilmek için onlara kul köle olmuş bir orduya ihtiyaç duymamaları. Succession, The White Lotus, Triangle of Sadness ve Mark Mylod’un yönettiği The Menu’de ise onların tüm kaprislerine ve öfke nöbetlerine karşı sürekli gülmek zorunda olan hizmet sektörü çalışanları (garsonlar, temizlikçiler, fahişeler) var, nitekim son iki örnekte intikamlarını da alıyorlar. The Menu, zevksiz insanlara yemek pişirmekten bıkmış bir şefin (Ralph Fiennes) lüks bir restoranın zengin müşterilerine hazırladığı yavaş ve özenli işkenceye odaklanıyor. Bir yandan onların tüm suç ve kusurlarına işaret ederken konuklarını kaçınılmaz sonlarına yönlendiriyor. Borsacılar mısır ekmeğine yazılı mesajlar aracılığıyla içeriden sızdırdıkları bilgilerle, muhafazakâr bir yemek yazarı yok ettiği kariyerlerle yüzleşiyor (eleştirmenin buna cevabı "Ah keşke!" olmalı). Bu fantezide zenginlere veda hediyesi olarak ateşli ölümlerine eşlik eden bir farkındalık ve kefaret ânı veriliyor. Tabii hiçbiri bunu kabul etmiyor, ölürken hâlâ kendi masumiyetlerini savunuyorlar.

[mailerlite_form form_id=10]

Triangle of Sadness’ın yolcuları ise altlı üstlü giderek ölüyor desek yeri. Artık meşhur olmuş saçma sapan, gösterişli bir sahnede, fırtınaya doğru giden geminin jantil hanımları ve sosyal medya fenomenlerine deniz ürünleri, şampanya ve kabuklu deniz canlılarından oluşan bir tadım menüsü servis ediliyor. Tam on beş dakika boyunca oradan oraya sallanarak kusuyor, yediklerini duvarlara ya da halıların üzerlerine püskürtüyorlar.

Östlund’un filmi burjuva düzeni yıkıldıktan sonrasını gösterdiği için de eşsiz. Gemi korsanlar tarafından ele geçiriliyor (filmdeki en nefis espri, yaşlı bir İngiliz çiftin kendi silah şirketleri tarafından üretilen bir el bombasıyla havaya uçması), hayatta kalanların bir kısmı da ıssız bir adada yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. İşler ironik biçimde tersine dönüyor, –Dolly de Leon’un canlandırdığı– Filipinli bir tuvalet temizleyicisi rüşvet, şantaj ve birtakım cinsel iyilikler karşılığında kontrolü ele alıyor. Kısa sürede anlaşılıyor ki o da yattaki efendileri kadar zalim.

Burada –tıpkı Romain Gavras’ın 2022 yapımı, neredeyse devrimci filmi Athena’da olduğu gibi– gerçek anlamda özgürleşmeden, patlayıcı, aşkın bir andan bahsedemiyoruz. Östlund herkese eşit düzeyde ayrımcılık yapıyor, iyi bir hicivci olduğu için sınıf politikalarının esprilerin önüne geçmemesi gerektiğini biliyor. Bu yüzden de Woody Harrelson’ın canlandırdığı sözümona "marksist" kaptan diğer herkes kadar aptal ve sistemin sillesini yemiş, son saatlerini mürettebatını kurtuluşa yönlendirmek yerine Rus bir oligarkla birlikte Lenin ve Ronald Reagan’dan alıntılar yaparak geçiriyor.

Yine de Luis Buñuel The Exterminating Angel’da (Yok Edici Melek, 1962) aristokratları kendi yaptıkları perili eve hapsettiğinden beri elit kesimin filmlerdeki yıkımından bu denli keyif alınmamıştı. Tabii filmlerde aşağılanıyorsanız, yalnızca filmlerde aşağılanıyorsunuzdur. Buñuel’in zamanında böyleydi, hâlâ da öyle. Gülmemiz bittikten sonra fark ediyoruz ki zenginlerin filmlerde düştüğünü görmek, onların düşüşünden zevk almak, gerçeğin yerini tutamaz. Dayanıklı bir mideye sahip olmamasına ve banyo zemininde mücevherleriyle titreyen bir servet varisine fazla sempati duymasına rağmen bunu en iyi ifade eden Sam Adler-Bell’di: "Düşmanlarım iktidarda, ben de onları alevler içinde hayal ediyorum."

Bu farkındalık iyi şakalara zeval getirmese de (ben yine alabildiğimi alırım) önemli. Hak ettiklerini bulmalarını görmekten duyduğumuz içgüdüsel mutluluk, dünyayı onların arzularından uzak tutmak konusundaki yetersizliğimizi telafi edecek bir merhemden fazlası olamaz. Mal ve mülklerine el konulmasına, aşağılanmalarına tanıklık etme arzumuzun, bunlar sahiden gerçekleşene kadar giderilmesi mümkün değil. Bir yandan da onlara vermek istediğimiz cezaların, gerçekte yaşadıklarını düşündüğümüz fanteziler kadar tuhaf olduğuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

Spy dergisinden Phillip Weiss 1989’da Bohemian Grove’a gizlice girdiğinde atılmış puro uçlarıyla, sabah 8’de yapılan cin partileriyle, sidik birikintileriyle, at ticaretleriyle, anlaşmalarla dolu, Henry Kissinger’ın bir Sovyet komiseriyle haşır neşir olduğu keskin kokulu bir orman bulmuştu. Kissinger’ın huylarını bilenler için bu pek de şaşırtıcı değildi, ama –ne yazık ki– tüylü şaman kıyafetleri içinde keçi bağırsakları ve bebek kafataslarından oluşan bir şenlik ateşinin başında yakalanmamıştı.

Bu açıdan aşırı zenginler kurmacanın tasvir edebileceğinden çok daha iğrenç bir yaşam sürüyor. Demokrat gazeteciler nihayet Yüce Divan’da çalışan gulyabanilerle kirli pazarlıklar yapmaya başlayınca, milyarder Harlan Crow’un Yargıç Clarence Thomas’a verdiği lüks hediyeler ve özel jetle gidilen tatillere (bunlara düzenli Bohemian Grove ziyaretleri de dahildi) dair bilgi sahibi olduk. Elitlikleri adam kayırmaktan, erişim sunmaktan, karşılığı beklenen iyilikler yapmaktan ibaretti. Alışılagelmiş anlamda "tatil" yaptıklarından bahsedemezdik. Her şey işti, özellikle de volkanik bir Endonezya adasında –ya da Little St James Adası’nda– Hawaii gömlekleriyle yapıldığında. Haberin –Thomas’ın kumaş pantolonları ve sandaletleriyle rahatına baktığı o komik fotoğraf dışında– ortaya çıkardığı şey de bunun yalnızca zengin birinin isteyeceği türden ucuz saçmalıklarla dolu bir dünya olduğuydu.

Crow’un Adirondack Dağları’ndaki malikanesinin arazisinde Harry Potter’daki Hagrid’in kulübesinin gerçek boyutlu bir kopyası bulunuyor. Dallas'taki evinde ise Hitler'in iki manzara çalışması, gamalı haç damgalı masa örtüleri ve Kavgam'ın imzalı bir kopyası da dahil olmak üzere geniş bir Nazi gereçleri koleksiyonu saklıyor. Onu savunanların ısrarla söylediği gibi Crow faşist değilse tüm bunlar ne diye orada? Belki o da Infinity Pool’daki çete gibidir, yapıyordur, çünkü yapabiliyordur. Tabii kurmaca sapkınların aksine Crow, laf olsun diye çerçöp biriktirmeyi aşacak bir hayal gücünden yoksun. Geçmiş nesillerin aylak burjuvaları en azından kültürel prestijlerinin bahtsız sanatçılara destek olmaktan geçtiğini biliyordu. Daha iyi dolandırıcılardan oluşan bir sınıf, tuhaflığı ya da kötülüğü gerçekten benimseyecek vizyona sahip olabilirdi. Biz ise onları sıkıştırmamak için itinayla tasarlanmış yapay bir evrende debelenen yozlaşmış elitlere kaldık.

Bong Joon-ho’nun çektiği Parazit’teki bir karakterin söylediği gibi para ütüye benzer, tüm kırışıklıkları giderir. Hayal gücünden nasiplerini almadıkları için birçok zengin adam (kadınların bazıları da böyle) bu aforizmayı ciddiye alıyor. Satın alamayacakları tek şey ölümden kaçış yolu, bu yüzden de yaşlanmanın adımlarını yavaşlatabilecek yöntemler arıyorlar. Hem kapitalist akbaba Peter Thiel hem de Mormon fon yöneticisi Bryan Johnson, nihai sondan kaçmak için genç erkeklerden kan plazması aldığını itiraf ediyor. Bu "kan depoları" sağılmaya gerçekten razı mı oldular, yoksa kahverengi zarflar mı kararlarını etkiledi, bu konuda spekülasyon yapacak kadar cesur değiliz, ama Thiel ve Johnson’ın kendi klişelerine dönüştükleri net. Bu prosedürün şu âna kadar yaptığı tek şey ise her ikisini de ruhların musallat olduğu kuklalara, hatta biraz da vampirlere benzetmek oldu. (Niyeyse Kissinger bu yola hiç girmedi, yüzüncü yaşgününe girerken domuz yağından heykeli yapılmış bir kumpire benziyor). Bu tür işler delice, hatta ilginç bile değil, yalnızca şeffaf, oldukça da acınası.

İçinden sorunsuzca geçtikleri sosyal dünya nasılsa, kontrol ettikleri siyasi alan da öyle. Yeni bir şey inşa edilmiyor, onların hoşuna gitmeyen her şey yıkılıyor. Biz de ne zaman kararların alındığı odaların içine bakma şansı bulsak, hayallerimizin ötesinde bir aptallık ve sevimsizlikle karşılaşıyoruz. Her şey tıpkı Harlan Crow ve Clarence Thomas örneği gibi gerçeğin üzerine dostluk cilasını yapıştıran temel sayesinde ilerliyor. Herkes satılık, satın alınamayacak kimse yok.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından James Robins’in Verso Blog'da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.