Sahiden kadınların yanında mısınız?

Sahiden kadınların yanında mısınız?
sahiden-kadinlarin-yaninda-misiniz

Haftalardır daha çok yaratıcı sektörlerde ve akademide ortaya çıkan ifşaları takip ediyorum, ediyoruz. Çoğunu zaten biliyorduk. Ancak “herkesin bildiği sır” olarak bu failler ve fail aklayıcılar işlerini güçlerini yapmaya, sahnedeki yerlerini korumaya, itibarlı ve köklü kurumlarla işbirliği yapmaya, eğitmen, uzman, konuşmacı veya insan hakları aktivisti diye anılmaya devam ediyorlar.

Bu ifşalar, birçok kadın gibi, beni de geçmişe dönüp bakmaya sürükledi. Yok sayılmalarımla, işsiz kalışlarımla ve bu sektörün (sivil toplum kuruluşları) ikiyüzlülüğüne rağmen halen burada çalıştığım gerçeğiyle, aynaya baktığımda gördüğüm beyaz saçlarımla, ekonomik zorluklarla, “makul olmaya çalıştığımı” fark etmekle ve antidepresanlarımla yüzleştim. Bugüne kadar toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık ve mobbingle mücadeleyi yaptığım araştırmalar ve örgütlenme çalışmalarıyla "profesyonel bir zeminde" tutmaya çalıştım.

Bu kez biraz iç dökmeyi deneyeceğim. On yıldır sivil toplum alanında gördüklerimi, ben de bıraktığı tortuyu ve verilerle çelişmeyen kişisel tanıklığımı, görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Çünkü belli ki mobbing, ayrımcılık, emek sömürüsü hız kesmeden devam ediyor, sivil toplumun da dönüştüğünü maalesef göremiyoruz. Bu yazıda herhangi bir kişi veya kurum değil çoktandır “üçüncü sektör” olarak da anılan sivil toplum alanı ifşalanıyor.[i]

Zaten belli çevrelerce “sivri” diye anıldığım için artık iş bulamamaktan veya herhangi bir biçimde iş alamamaktan elbette korkuyorum ama yine de yazacağım. Zira bu haksızlığa, eşitsizliğe ve yaşadığımız topyekûn çürümeye karşı öncelikle o elmayı dalından koparmak lazım, lazım ki elimizde ne kalmış, görelim.

[mailerlite_form form_id=11]

Eğer aşağıdaki cümleleri bir şekilde zihninizden geçirdiyseniz veya sesli ifade etmişseniz, bir kez daha hatırlatmakta fayda var:

  • Bazı kadınlar da ifşalardan prim elde ediyor sanki. (Mağduru suçlama: Prim elde edemiyorsun, kara listeye alınıyorsun; ifşa eden kadın çoğu zaman işini, çevresini ve güvenliğini riske atıyor.)
  • Etkileşim kasıyorlar ya, biraz da abartmıyor musunuz? (Değersizleştirme: O abartı dediğiniz, buzdağının yalnızca görünebilen ucu.)
  • Erkeklerden nefret mi ediyorsun? Erkek düşmanı mısın? “Feminazi” misin? (Şeytanlaştırma: Şey, biz bunları geçeli çok oldu.)
  • Neden “erkekler” diyorlar? Her erkek aynı mı? (Her erkek değilcilik: Fail erkek, ne yapalım? Erkek demeyelim mi?)
  • Ama biz tüm erkekler olarak burada yaftalanıyor, etiketleniyoruz. (Odağı failden uzaklaştırma: Henüz ifşanız çıkmamış olabilir.)
  • Hiçbir şey yapmamış olmama rağmen geçmişteki şu kadın veya lubunya acaba beni de ifşa eder mi? (Kendini aklama: Bunu aklından geçiriyorsan kesin bir şey yapmışsındır.)

Aşağıdaki cümleler de ifşayı yapanların yıllar içinde aklından geçenler:

  • Eğer bu yazıyı yazarsam veya ifşalarsam bir daha iş bulabilir miyim? (çaresizlik)
  • Bana inanacaklar mı? (kaygı)
  • Zaten yeterince dışlandım, bunun ne mal olduğunu herkes biliyor ama hâlâ bir yaptırım yok, ben sadece ifşa ettiğimle kalacağım. (umutsuzluk)
  • Acaba başka bir yolu var mıydı? Tüm mekanizmaları çalıştırdım mı? (kendini suçlama)
  • Ya nasıl olur da bu kadın halen bu adamla iş yapar? Bir de feminist politika, katılım, demokrasi, kapsayıcılık falan çalışıyor. Eh, geçen gün arkadaşım da yinelemişti ve bir toplantıda söylemişti onun/onların fail ve/veya fail aklayıcı olduğunu. Neden hala çalışıyorlar ki? (hayal kırıklığı ve öfke, şaşkınlık)
  • Yıllardır boşuna mı emek verdim ben ya? Hâlâ bunlar her yerde. (öfke)
  • Yazık yazık! Bir de hiç utanmadan cinsiyet eşitliği, özgürlük diyorlar hiç utanmadan. (öfke, başkaları adına utanma)
  • Of, bu konferansta, etkinlikte konuşmacıymış, eğitmenmiş, davetliymiş. En iyisi gitmeyeyim, ben niye gitmiyormuşum, gideceğim. Mesafemi korurum. (direnç)

Kadının makbulü vardı, bir de şimdi iktidar sahibi kişi veya yapıya yönelik ifşanın makbulünü çıkardılar. Birinin belli çevrelerce sevilmesi, aktivist, solcu, edebiyatçı, akademisyen vs. olması fail olduğu gerçeğini değiştirmez, hatta çoğu zaman bir dokunulmazlık zırhı giydirir. Bu dokunulmazlık zırhına karşı ifşalamak çok daha zor. Dolayısıyla birilerinin iddia ettiğinin aksine, etkileşim almayı hiç düşünmeden ifşayı son çare olarak, yılların, ayların, günlerin ağırlığı ve öfkesiyle, son âna kadar tereddüt ederek paylaşıyoruz.

Çünkü faillerin adı ve kurumu yerine kadının adı ve kadının önüne konan sıfatlar yayılıyor. İfşadan sonra işimizin niteliği yerine “işte o kadın, ifşa eden” diye anılmaktan endişe ediyoruz. Sonra bildiğimiz yaftalar: “O kadın biraz değişik, sivri, zorlayıcı, erkek düşmanı, başına bela olur.” Bedeli de çoğu zaman ağır: dışlanma, güvencesizlik, yıllarca sürebilecek işsizlik ve tabii kendini sürekli açıklama ve ispatlamak zorunda bırakılmaya dair erkek düzeninin ve sektörün baskısı. Tüm bunlara rağmen başka kadınlardan aldığımız cesaretle yazıyoruz ve bazı şeylerin değişebileceğine dair bir umutla deneyimlerimizi paylaşıyoruz.

Temel kaygılarımızdan biri de ifşalanan insanlarla adımızın yan yana anılması oluyor. Çünkü bu hem bizi tetikleyecek hem de yaşadığımız şiddeti ve travmayı aşmamızı zorlaştıracak bir durum. En büyük endişemiz, önceki patronların, yöneticilerin, eşit pozisyonda çalıştığın ekip arkadaşının hiç utanmadan eşitlikten, hak temellilikten bahsetmeye cüret ederken üzerimize yapıştırılacak sıfatlar nedeniyle iş bulamayacak olmamız. Zaten bulamıyoruz, birçoğumuz da yıllarca bulamadı.

[mailerlite_form form_id=10]

Bundan beş yıl önce bir arkadaşımla sivil toplumdaki çalışma ilişkileri açısından hak ihlallerini ve buna bağlı yapısal sorunları dile getiren açık mektup yazalım dedik. 2020 yılıydı. Muhalif dediğimiz gruplar ve medya elbirliğiyle anlaşmış gibi (bırakın ifşayı) sektördeki şiddeti, mobbingi, liyakatsizliği, yapısal sorunları anlatan bir yazıyı bile yayımlamak istemediler. Bunu aşmak için gecelerimizi gündüzümüze katıp “araştırma yapalım” dedik, sivil toplumda hak ihlallerini belgelersek belki bir şeyler değişir dedik. Belgeledik de.[ii] Ancak aradan geçen beş yılda hiçbir şeyin değişmediğini üstelik hak ihlallerinin daha da derinleştiğini gördük.

Bir festivalde, fuarda, toplantıda veya bir etkinlikte “merhaba” demeye bile çekinmeye başladı insanlar, çünkü yamukluğu, şiddeti, mobbingi, gerçeği yazdığımızı biliyorlar. Bilmiyorlarsa da dile getiriyorsun. Biz, failleri ve fail aklayıcıları kulaktan kulağa anlattığımızda bile kafalarını çevirip, utanç duymadan işbirliğini sürdürenler oldu. Onlara iş verdiler. Haklardan, güçlenmekten, örgütlenmekten, eşitlikten bahsettiler. Çünkü sivil toplumun üzerinde devlet tarafından bu kadar baskı varken “itibarı sağlam” kişiyi veya kurumu (çoğu kez erkek) karşılarına almak istemediler.

Yaşadığımız travmaları, eşitsizlikleri, uzun işsizlik dönemlerini bir kenara bıraktık, bir de erkeklere “hayır, hayırdır” gibi temel şeyleri tekrar tekrar anlatıyoruz. Hayatta kalmaya çalışırken erkekler için “eğitici içerikler” çıkarmaya da başladık. Benim sivil toplumdaki “eğitici” hikayem kısaca şöyle: Toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsel şiddetle politika belgeleri ve mekanizmaları çalışmayan birkaç kurumdan ayrılmak zorunda kaldım. Güvencesiz, belirli süreli işlere mecburen tamah ederken paketin içine mobbing, şiddet ve ayrımcılığın da dahil edildiğini bilmiyorduk. Üstelik bu paketin içinde kapalı kapılar ardında haksızlıkların üstünün örtüldüğünü yaşayarak öğrendim. Ah, neler duyduk, gördük?

Üstümüzde etek var diye "bu ne seksi bir çalışma?" diyen erkek yöneticiler, etkinlik sonrasında bir araya geldiğimizde alkolün arkasına sığınıp dokunmaya çalışanlar, cinsel taciz faili olduğunu bile bile faille çalışmaya devam edenler, bir rapora doğru düzgün bir kelime dahi eklemeden kendisini yazar olarak ekleyenler, fikrini çalıp kendi fikriymiş gibi sunanlar, "cinsel taciz bağlama göre değişir canım" diyen yöneticiler, feminist olduğunu iddia eden kadınların şiddet beyanını öğrendikten sonra "tatsız olmuş" deyip bu kurum ve kişilerle işbirliği yapmaya devam edenler, maalesef web sitelerinin tozlu köşelerinde bekleyen toplumsal cinsiyet eşitliği ve şiddetle mücadeleye yönelik rafa kaldırılan politika belgelerini hatırlattığında "ama biz onları proje başvuruları için yazıyoruz" diyenler, bakanlıktaki bağlantılarıyla telefonda konuşur gibi yapıp tehdit eden patronlar, şimdi hikayelerinde ifşaları çatır çatır paylaşıp zamanında işyerinde yaşanılan mobbingi, cinsel şiddeti, psikolojik şiddet aktarıldığında kafasını başka bir yana çevirip "olur böyle şeyler, x kurumunu karşımıza almak istemeyiz" demeye devam edenler... Liste uzayıp gidiyor.

Dikkatinizi çekerim, bu sektör sivil toplumun ta kendisi. Kötü haber: Şiddetin, mobbingin ve ayrımcılığın sektörü olmaz. Sivil toplum sektöründe her yerde boy boy “toplumsal cinsiyet eşitliğini", "sosyal etkiyi" ağzına pelesenk etmiş failler ve fail aklayıcılar var. Şimdi bakıyorum da “ifşalara karşı yanındayım, yanınızdayız” diyen birçok kişi, vaktiyle kafalarını başka yönlere çevirdiler. "Hak temellilik" ve "eşitlik" diye bağıranlar sözde hak savunucularının ama aslında patriyarkanın özevlatlarının yanında durmaya devam ediyorlar. Bense işsiz, parça başı işlerin peşinde, sektör değiştirmek zorunda kalmış, antidepresana başlamış; bir yandan sayısız başvuru yapıyor diğer yandan haksızlıkları her yerde dile getiriyorum. Kafalar sağa sola çevriliyor, yine o bildik fısıltı "başımıza bela olur" dolaşıyor. Yine de çalışıyor, yılmıyor, anlatıyor, bu sektörde var olmaya devam etmeyi deniyorum. Birçok başka kadın ve lubunya gibi.

Bu çürümüşlük yalnızca kadınların cesaretiyle değişmeyecek. Kurumların ve kişilerin şapkayı önüne koymasıyla değişecek. İki toplantı arasında duyduğun bir beyanı ciddiye almanla değişecek. “Kurumum zedelenir” bahanesiyle kafanı başka bir yana çevirmekten vazgeçmenle değişecek. Yoksa bu bataklık hepimizi yutacak. Sivil toplumda bir ifşa zincirinin başlaması, sivil toplumun zayıflaması yerine yıllardır önemini vurguladığımız disiplin kurulları, bağımsız izleme mekanizmaları, sendikal örgütlenmenin ve politika belgelerinin fiilen uygulanması bir başlangıç olabilir.

Bu yüzden hem örgütüne hem de kendine şu soruları sormalısın: Politika belgeleri işlevsel mi? Bağımsız denetim ve şikayet mekanizmaların var mı? Kapalı kapılar ardında "herkesin bildiği sırları" besliyor muyuz? Failler ve fail aklayıcılarla çalışmaya devam ediyor muyuz? Duyduğumuz bir beyanı ne kadar dikkate aldık? Yönetim Kurulu’na taşıdık mı? Üstelik bazıları kamusal ifşa. Sivil toplum alanında çalışanların çoğunu bildiğini varsayıyorum. Mobbinge ve şiddete maruz kaldığını bildiğin ekip arkadaşının ne kadar yanında durdun? Kaç tane hizmeti, ihaleyi, uzmanlığı aynı kuruma, şirkete, erkeğe verdin? Gençlere, kadınlara alan açtın mı? ILO C190’ı koşulsuz şartsız benimsedin mi, kabul ettin mi?

Bir sosyal medya paylaşımında “yanındayım” demek yetmiyor, kurumunu dönüştürmeye yönelik örgütlü bir irade gerekiyor. Politika belgeleri “var” diye süreçler işlemiyor, çoğu kurumda mobbing ve ayrımcılıkla mücadele resmi metinlerle değil informel bağlantılar (ortak tanıdık vb.) üzerinden “idare” ediliyor (bu zaten başlı başına yapısal bir sorun). Raporlama oranlarının düşük görünmesi de “vaka yok” anlamına gelmiyor; utanç, suçluluk, misilleme korkusu (iş/kariyer riski) ve güvenilir başvuru mekanizması eksikliği bildirimleri bastırıyor. En son yaptığımız araştırmada dört cinsel şiddet vakası beyan edildi. Etkin mücadele ve yaptırım mekanizmaları kurmak yalnız hukuki değil etik bir yükümlülük. ILO 190’ın altını çizdiği gibi toplumsal cinsiyet eşitsizliği işyerindeki şiddetin başat sebeplerindendir, kadınların, LGBTİ+’ların işsizleştirilme, dışlanma ve güvencesizleştirilme süreçleriyle iç içe.

Eğer sivil toplum “eşitlik, örgütlenme, güçlenme, katılım” talep ediyorsa, ILO C190’ı koşulsuz benimseyip iç prosedürlere çevirmeli, bağımsız başvuru mekanizmaları ve psikososyal destek hatları kurmalı, misilleme, mobbing ve ayrımcılığa—kim olursa olsun—sıfır tolerans uygulamalı, süreçlerin sonuçlarını şeffafça duyurmalı, fail ve fail aklayıcılarla ilişkisini soruşturma sürecini de başlatarak kesmeli. Çünkü asıl itibar, özeleştiri vererek, her ne olursa olsun haksızlıkların yanında durarak başlar. Sahi kadınların yanında mısınız, yoksa yine “tatsız bir yazı olmuş” deyip başınızı mı çevireceksiniz?

*****

Bana "bütün sivil topluma yazıyor gibisin" denebilir. Evet, bütün sivil toplum kuruluşlarına yazıyorum. Çünkü sivil toplumdaki sorunları, mobbingi, hak ihlallerini, ayrımcılığı, kayırmacılığı biliyorsunuz. Biz de biliyoruz. Eğer gerçekten üzgün ve de şaşkınsanız kamusal veya kamusal olmayan ifşaları ve araştırmaları görmezden gelmeyerek örgütünüzün çalıştığı şirketleri, kurumları ve kişileri yeniden gözden geçirirsiniz. Dipnotların bir kısmından ve telefon rehberinizden yararlanabilir, iş yapmadan önce çalıştığınız şirketin, örgütün çalışanlarından geribildirim almak üzere bağımsız izleme mekanizmaları kurabilir, ifşa etmeye cüret eden lubunyaları ve kadınları referans alabilirsiniz.


[i] Bu yazıda, tercihen kurum ve kişi isimlerini geçirmiyorum, kendileriyle veya davalarıyla uğraşamam. Hayat zaten yeterince zor. Çok isteyen, kamusal yanıt vererek buyursun açsın davasını.
[ii] Sivil toplumda çalışma ilişkileri üzerine yapılan bazı araştırmalar ve raporlar:

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.