“Sana alkış yok anca finger snap”
Alkış bir zamanlar birlikte olmanın sesiydi. Birlikte gülmenin, ağlamanın, yaşamanın ortak çoşkusuydu belki. Şimdi bir "finger snap" yetiyor—onaylamak, geçivermek, unutmak için. Parmaklar yukarı kayıyor, ritim değişiyor. Alkışlar yerini duygu geçişlerine bırakıyor. O geçişlerin tam ortasında bir sahne: Harbiye. Bazı sanatçıların adım bile atamadığı yerde Manifest beliriyor. Bir anda. Sanki görünmek değil, gösterilmek üzere çağrılmış gibi. Telefonlar havada, herkes bir arada görünse de kimse kimsenin sesini duymuyor. Birbirini sosyal medyadan takip eden bile yoktur herhalde. Yalnızız ama fazlasıyla senkronize.
Sesin, estetiğin, heyecanın bile ince ince hesaplandığı bir düzlemdeyiz. Şarkılar tasarlanmış, duygular öngörülmüş. Sadece sahnede değil içeride de her şey yerli yerinde, neye nasıl tepki verileceği bile. Gerçekten bir arada mıyız? Yoksa yalnızlığımız da bir prodüksiyona mı dönüştürüldü? Alkış dahi alamıyorsak, öyleyse gelin birlikte Manifest'e biraz daha yakından bakalım.
Dijital estetik
Popüler kültürün dijital estetikle kurduğu yeni ilişki, sanatın ve kolektifliğin anlamını çoktandır radikal biçimlerde dönüştürüyor. Artık yalnızca neyin “iyi müzik” sayılacağı değil kimin bu müziği seveceği, nasıl tüketeceği ve hangi duygularla paylaşacağı bile önceden kodlanmış bir algoritmik tahayyülün ürünü. 2025’te “Big5 Türkiye” adlı dijital yetenek yarışmasından çıkan Manifest grubunun yükselişi, sadece bir müzik olayını değil çağdaş kültür endüstrisinin işleyişini de açığa çıkarıyor. Ancak burada kritik olan soru şu: Yıldız sistemine karşı "kolektiflik" iddiası gerçekten kolektif bir bilinç yaratır mı, yoksa sadece yeni bir markalama stratejisi midir?
Yeni nesil popüler kültür örnekleri, özellikle dijital üretim ortamlarında kolektiflik fikrini yeniden tanımlıyor. Artık yıldız kültünün yerini alan şey, “takım ruhu” estetiğiyle ambalajlanmış, aynı anda hem çoğul hem de anonim kalabilen figürler. Manifest bu dönüşümün Türkiye'deki en parlak örneklerinden biri. Altı genç kadından oluşan grup, her röportajda kolektif üretime, dayanışmaya, eşitliğe vurgu yapıyor. Dayanışma mı pazarlanıyor, yalnızlık mı süsleniyor?
Bu yeni kolektifliğin vitrini, beraberce gülümseyen yüzlerden, eşzamanlı danslardan, “kız kardeşlik” vurgusundan oluşuyor. Peki bu vitrin samimi bir ortaklık ilişkisini mi, yoksa algoritmik içeriğe dönüştürülmüş yalnızlık hissini mi pekiştiriyor? TikTok’ta Manifest’in şarkılarına eşlik eden binlerce kişi, her biri yalnız halde, ekranın karşısında aynı koreografiyi tekrar ediyor. Bu gerçekten bir birliktelik mi, yoksa herkesin kendi yalnızlığında senkronize olduğu bir illüzyon mu?
[mailerlite_form form_id=10]
İmaj olarak dayanışma
Modern dijital kültürde “dayanışma” hem çok satan bir pazarlama unsuru hem de içi boş bir temsile dönüşmeye yatkın. “Kız dayanışması”, “feminen güç”, “birlikte başarmak” gibi kavramlar Manifest örneğinde sıkça vurgulanıyor. Ancak bu kavramların sahici bir toplumsal mücadele zeminiyle mi yoksa sosyal medya stratejisiyle mi üretildiği belirsizleşiyor. Kolektiflik birlikte düşünülen bir eylemden ziyade bir imaj gibi sunuluyor. Dolayısıyla izleyici de bu kolektif görüntüye bakarken bir topluluk hissine değil kendisine pazarlanmış bir yalnızlık estetiğine maruz kalıyor olabilir.
Manifest’in şarkılarını gerçekten seviyor muyuz, yoksa onlar bizim neyi seveceğimizi zaten biliyor mu? Kitle kültürü, bireyin zevkini yönlendirme konusunda artık neredeyse kusursuz çalışıyor. Manifest’in müziği de bu algoritmik dünyada biçimlenmiş gibi: Güçlü ve steril altyapılar, TikTok’a uygun tempolar ve nakaratlar, kolay ezberlenen sözler... Dinleyici şarkıyı sevmiyor, şarkı zaten seveceği şekilde programlanıyor. Bu durumda “zevk” kişisel bir seçimden ziyade önceden biçimlenmiş bir alışkanlık haline geliyor.
Burada popüler kültürün en kritik paradoksuyla karşılaşıyoruz: Tüketici özgürce seçtiğini zannederken seçme alanı önceden belirlenmiştir. Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisindeki gibi, her şey farklı görünür ama hepsi aynı matrisin içindedir. Manifest’in parçaları kulağa "hoş" geliyor olabilir ancak bu hoşluk bireysel deneyimin değil kitlelerin verilerinden beslenen algoritmanın ürünüdür.
Üretim bandı
Bir şarkının yapım süreci ile bir otomobilin üretim bandı arasında ne kadar benzerlik olabilir? Oldukça fazla. Şarkılar artık sanatçının iç dünyasından süzülen estetik öznellikler değil pazarın ve teknolojinin belirlediği kalıplarla üretiliyor. Parçalar, tıpkı seri üretim arabalar gibi: belirli formlar, belirli renkler, belirli amaçlar için var.
Manifest’in müzik üretimi de bu bağlamda ele alınmalı. Estetik tercihlerden çok pazarlama hedeflerine göre şekillenen bir yapı var karşımızda. Her şarkı, her klip ve her dans, sosyal medyada nasıl yankılanacağı öngörülerek tasarlanıyor. Bu bağlamda sanat duyusal bir deneyimden ziyade kullanıcı davranışının bir simülasyonu haline geliyor.
Bu eleştirel yaklaşıma rağmen Manifest gibi oluşumların yalnızca sistemin yeniden üretimi olduğuna hükmetmek elbette kolaycılık da olabilir. Çünkü bu sistemin veri okyanusundan doğan estetik, zaman zaman kendi yapıcısına karşı dönme potansiyeline de sahiptir. Manifest, “aurasız” sanatı temsil edebilir ancak bu aurasızlık Walter Benjamin’in dediği gibi özgürleşmenin de kapısını aralayabilir.
Grubun dijital çoğaltılabilirliği, izleyiciyi yalnızca bir tüketici değil aynı zamanda bir üretici haline getirebilir. Kimi zaman danslar ve sözler başka anlamlarla yüklenebilir. Anonim ve senkron bir şarkı kişisel bir isyana dönüşebilir. Bu anlamda Manifest bir hegemonya aracı olduğu kadar o hegemonyanın içinde çatlaklar oluşturabilecek bir kültürel çıktı olarak da okunabilir.
Şüpheyle sevmek mümkün mü?
Manifest örneği, popüler kültürün yalnızca bir hegemonya aracı olmadığını ama başlı başına bir özgürleşme pratiği de sayılamayacağını gösteriyor. Bu tür oluşumlar kültürel çelişkilerin, potansiyellerin ve simülasyonların iç içe geçtiği bir ara alanda konumlanıyor. Burada hem sistemin yeniden üretimi hem de sistemin içinden kırılma ihtimali aynı anda var olabilir. Dolayısıyla yapılması gereken yüzeyde değil yapının içinde, kılcal damarlarında eleştiri yürütmektir.
Belki de bu yüzden Manifest’i sevmeden önce düşünmek ve eleştirerek izlemek gerekiyor. Grubun sunduğu kolektiflik imgesi, gerçekten birlikte üretmenin yeni biçimlerini mi haber veriyor, yoksa yalnızca eski yıldız sisteminin yeni bir yüzünü mü üretiyor? İzleyici artık sadece alkışlayan değil, analiz eden, sorgulayan, yeniden yazan bir konum alabilir mi? Mesele herhalde burada düğümleniyor. Seyirci olmayı reddeden özneler... Belki de gerçek kolektiflik ve dayanışma onlar sayesinde başlar.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()