Şarkılarımız varoşlarda sokaklara çıkmalıdır
Ferdi Tayfur’un vefat haberinin ardından arabesk kültürünün topluma etkilerinin ne olduğu sosyal medyada ateşli tartışmalara konu oldu. Arabesk konusunda “kadercilik” ve “çilecilik” gibi kavramlara yaslanarak “insanın böcekleşmesinden ibaret” diyen de oldu, arabeskin yoksulların ortaya koyduğu bir tavır olduğunu iddia eden de. Görmezden gelinebilecek bir sığlıkta süren bu tartışma bende ciddi bir öfkeye sebep olmasa muhtemelen bu yazıyı yazma ve arabeski gözden kaçırılan bir noktadan savunma ihtiyacı duymazdım. Kültür üzerinden yürütülen tartışmaların malumun ilamından başka bir şey ortaya çıkardığını görmedim, bu da son kertede “Durum böyle, ama ne yapmalı?” sorusunu sormama neden oldu. Ayrıca, ortaya konan iddiaların çoğunun da günümüzde varlığını koruyup korumadığından emin değilim.
Arabesk; 12 Eylül 1980 darbesinden önceki ve sonraki karakteri, kültürel hegemonyayla ilişkisi, bir altkültür olmaktan çıkıp popüler kültüre eklemlenmesi, köyden kente göç eden kitleler için kentlileşme sancısının bir çıktısı olması, kitleleri pasifize etmesi, dünyayı “çilehane” olarak görmeyi yeniden üretmesi gibi özellikleriyle çok katmanlı bir kültür eleştirisi alanı. Ancak benim niyetim bunları tartışmak değil. Bu başlıklar üzerinden meseleyi incelemek isteyenlere Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski (Meral Özbek), Türkiye’de Arabesk Olayı (Martin Stokes), Nurdan Gürbilek’ten de Kötü Çocuk Türk ve Vitrinde Yaşamak kitaplarını önermekle yetineyim. Bu kaynaklar, arabesk üzerinden sosyal medyada bugün dahi tekrar edilen, 2025 için ne kadar güncel olduğu da tartışmalı olan birçok kanaatin kritiğini çoktan yaptı ve bana kalırsa noktayı koydu.
Sosyal medyadaki tartışmanın bende uyandırdığı his ilk anda tepkisel bir yazı kaleme almama neden oldu. Görece geçmişte kalsa da arabeske (aslında madunluğa) karşı şablon formdaki eleştiri beni hep öfkelendirmiştir. Kitlelerin,emek-sermaye çelişkisi tarafından belirlenen ve egemen ideolojinin tahakkümü altında şekillenen hayatlarını mercek altına almak kolay iş değil. Arabesk kültürünün yoz, çiğ ve pis olduğundan bahisle yapılan ancak çizilen bu sınırın ötesine de geçmeyen, tabiri caizse onu sadece “döven” kalıp yergiler ne kadar tehlikeliyse, tüketici olarak çoğunluğunu yoksulların oluşturması ve -her ne kadar problemli olsa da- onlara dertlerini haykırma imkanı sunmasından dolayı düzülen övgüler de aynı derecede tehlikeli.
Yoksulların ahlakını, reflekslerini, zararlı alışkanlıklarını veya kriminal eğilimlerini belirleyen üretim ilişkileri ve toplumsal koşulları değiştirmek için mücadele etmek yerine ya da bu mücadelenin biçimi olarak onlara özcü bir kibirle yaklaşmayı tercih edenlere karşı duyduğum birikmiş politik öfke, arabesk tartışmasının alevlenmesiyle tekrar gün yüzüne çıktı. Ancak bunu arabeskçiler özelinde dile getirme hatasına düştüğümde objektif bir tahlil yapmamın önüne geçti. Her ne kadar şerh düşerek ve ihtiyatla konuya yaklaşmaya çalışsam da arabesk müziğe duyduğum şahsi hayranlığın da etkisiyle, karşı olduğum şeyin zıddını (ama aynı derecede tehlikeli olan bir şeyi) yaptığımı ve tarihsel maddeci perspektiften yaklaşmak yerine belli bir coğrafyada ve belli koşullarda meydana gelmiş bir popüler kültürel çıktıya dair tepkisel bir “savunu” ortaya koyduğumu fark ettim. Sonrasında o yazıyı rafa kaldırıp baştan yazmaya başladım.
Arabesk müzik dinleyen insanların aykırı bulunduğu, hor görüldüğü, küçümsendiği bir ortamda değiliz artık. Öyle ki arabesk sample’ların çeşitli anaakım işlerde kullanıldığını, dinlenme sayısı yüksek rap parçalarında Azer Bülbül nakaratlarına yer verildiğini, bunların neredeyse herkes tarafından tüketildiğini ve sosyal medya paylaşımlarına konu edildiğini görüyoruz. Artık Gülhane konserlerinde kendini jiletleyen insanlar yok. Hatta sevdiği şarkıcının konserine gidebilecek yoksul da pek kalmadı. Ancak sosyal medyada üst üste birkaç reklam izlemeye tahammül edebilirse konser kaydı izleyebilir. Doğal olarak bugün onlara aşağılayıcı yaklaşan elitist bir tavrın da hakim olduğunu söylemek somut gerçeğe aykırı olacaktır. İşte burada tartışmanın, arabesk kültürünün karakteristik özelliklerinden hareketle genel anlamda yozluğun ortaya çıkmasına neden olan koşullara ve bu koşulların nasıl dönüştürüleceğine/yok edileceğine çekilmesi gerekiyor.
[mailerlite_form form_id=10]
Meral Özbek, girişte andığım kitabında arabesk şarkı sözlerinin gerçekten de ekmek parası kazanmak, iş bulmak, çocukları okutmak gibi maddi sorunlara doğrudan işaret etmesi beklenirken aşk, ölüm, mutluluk, yalnızlık, kader, sabır gibi evrensel sorunlar ile sevgi, dostluk, yokluk, hor görülmek gibi varoluşa ilişkin büyük sorular içerdiğinden bahsediyor. Bu yerinde tespitten yola çıkarak şunu ortaya koyalım: Kültürün veya bir müzik türünün kitleleri tek başına yozlaştıracak veya tam tersi politik bir harekete yöneltecek yetisi yok. Dolayısıyla arabeskte işlenen temaları tartışmak günümüzde abesle iştigal etmek oluyor. Yapılması gereken şey ilgili temaları ortaya çıkaran koşullarla mücadele etmek. Kültür ürünlerinin böyle bir yerden tartışılmasının (zor olduğu ya da siyasal olarak işimize gelmediği için) esas sorunlarla uğraşmaktan kaçma eğiliminin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Ilit Ferber’in Melankoli Felsefesi: Sigmund Freud - Walter Benjamin kitabında “kayıp ve yas” konusunu ele alırken Freud’un “Yas; sevilen bir insanın ya da ülke, özgürlük, ideal gibi bazı soyut kavramların kaybına gösterilen bir tepkidir” şeklindeki tanımına yer veriyor ve şunu ekliyor: “Agamben, bunu biraz daha ileri götürerek, melankoliğin aslında hiçbir zaman sahip olmadığı bir şeyi kaybettiğini ileri sürer. Böylece gerçek olmayanla ilişkisini sürdürür. Bu iddiada, sadece nesnenin kaybolmadığı aynı zamanda kaybın da kaybolduğu bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.” Melankoliğin yas ile ilişkisi üzerine bu tespitten hareketle, yoksulların arabesk ile ilişkisine dair şu soruyu soruyorum: Yoksul kitlelere arabesk de dahil çeşitli alanlarda eşlik eden yas duygusu onların sahip olduğu şeyleri kaybetmekten değil, zaten hiçbir zaman sahip olamadığı şeylerden mahrum kalmasından ileri geliyor olabilir mi? Yoksulların dünyasını anlamak için, onların gerçekliğinin tam anlamıyla karşılığı olmayan, çarpık bir yansıması da olsa arabeski ele almanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bunu politik mücadelenin bir aracı olarak yürütmek gerekiyor. Çünkü bu objektif yaklaşımdan uzaklaşıp övgü ve yerginin dozajını kaçırdığınız takdirde kültürel tartışmadan ileri gitmeyen bir kimlik siyasetine sıkışmanız olası hale geliyor.
Bütün bu arabesk ekseninde dönen tartışma, (tartışmanın her iki kutbunu da kastediyorum) Marksist ve tarihsel maddeci bakıştan kaçışın bir yuvası haline gelmiş gibi görünüyor. Kozağaçlı’nın meşhur söyleşisinde işçi sınıfını tarif ederken ortaya koyduğu “karısını döven, dişlerini fırçalamayan, küfreden, arkadan iş çeviren vs.” tanımıyla daha fazla yüzleşmek gerekiyor. İşçi sınıfının, arabesk tartışmasında “yoz” olarak temsil bulan negatif sıfatlara sahip olmasına rağmen neden hâlâ özne olduğu üzerine düşünmeliyiz. Marksist siyaset işçi sınıfı içinde mücadele yürütürken işçiliği, emeği, ücretli-emekçi köleliği veya işçilerin gündelik alışkanlıklarını yüceltmez. Aksine bu sayılanların ortadan kaldırılması gerektiğini söyler. Ancak bunu onların içinde yaşadığı koşulların ifadesini bulduğu kültürel çıktıları hor görerek yapmaz. Bu tavır, Marx’ın “din halkın afyonudur” vecizine tutunurken aslında bu cümleden önce gelen “ezilenlerin iç çekişi; kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur” kısmını ısrarla görmezden gelen solun sınıftan, ondaki çelişkinin diyalektik kavrayışından kopuşunun da göstergesidir.
Proleteri hayatta kalmak için her gün emek-gücünü satmak zorunda bırakan, Marx’ın tarifiyle “özgürlüğünü her gün yeniden satan modern köle” haline getiren üretim ilişkileri ve sınıflı toplum yapısının ortadan kaldırılması Marksist siyasetin nihai amacı. Bununla birlikte yüzyıllardır kapitalist ahlak ve yaşam pratikleri ile hayatını sürdüren insanları da dönüştürmek, o ilişkileri yeniden kurmak da son derece zaruri. Zira işçi olmak nihayetinde proleterin hayatını cehenneme çeviren, kısa ömrünü insanca yaşamaktan alıkoyan, ona kendisini geliştirecek bir zaman dahi tanımayan ve türlü yoz alışkanlıklardan nasibini almasına neden olan bir sınıfsal konum. Bu yüzden sol siyaset iddiasında bulunan insanların, nasıl işçiliği veya emeği salt bu kavramlar üzerinden yüceltmemesi gerekiyorsa, problemli yanlarından dolayı da işçileri hedef tahtasına oturtmaması veya onlarla arasına mesafe koymaması gerekiyor. İşçi sınıfı ile yan yana gelmek ile elbette onların negatif (ırkçı, maço, işgüzar, gerici vb.) özelliklerinin meşrulaştırılmasını değil, onlara rağmen onlarla birlikte siyaset yapmanın gerekliliğini kastediyorum. Üretim ilişkilerinin neden olduğu sonuçlara değil, kendisine savaş açmalı. Aksi takdirde Marksist bakış ve diyalektik kavrayıştan uzak, arabesk dahil kültürel çıktılara salt övgü/yergi ikiliğinde aşırı yaklaşımın bizi siyaseti kültürel kimliklere sıkıştırmaktan ileri götürmeyeceği su götürmez bir gerçek.
Genel olarak maduna yaklaşımda, onlarla hemhal olmanın önünde duran engel her neyse önce onları yok etmek gerekiyor. Paul Willis “İşçi sınıfını ne aşağılayan ne de yok sayan ama aynı zamanda yapısal faktörlerin önemine göre şekillenmiş bir yaklaşım mümkündür” diyor İşçiliği Öğrenmek kitabında. İşçi sınıfı kültüründe yer alan cinsiyetçilik, ırkçılık, üçkağıtçılık vb. yozlukların yol açtığı sorunlara dair çözüm için sunduğu önerilerden birisi de “Kültürel seviyedeki eyleme dair yapısal sınırları tanımlamak ve eğer yapısal bir değişim isteniyorsa, diğer insanlar kadar içinde bulunulan bölgenin lehine olacak bir şekilde siyasi örgütlenmeye gitmek.”
Apolitiklerin kişisel üstenci yaklaşımlarını zaten bir kenara bırakıyorum, tarihsel maddeci olmayan ve düzen içi ilericilik sınırında kalan solcuların da derdinin sınıf olmadığı bu noktada gün yüzüne çıkıyor. Yoksulların gündelik alışkanlıklarından siyasi parti tercihlerine, zararlı alışkanlıklarından entelektüel üretimlerine, tüketim reflekslerinden sevgi biçimlerine, kaypak ve tekinsiz icraatlarından kurdukları düşlere kadar yukarıdan bakılan ve dönüştürme niyeti içermeyen yaklaşımlara itiraz ediyorum.
Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’de “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılmaz. Bundan ötürü tarihsel maddeci, kendisini bundan olabildiğince uzak tutar. Kendine biçtiği görev, tarihin tüylerini tersine taramaktır” diyor. Yoksulluğun sonuçlarıyla, kültürel çıktılarıyla oyalanmak yerine bu sonuçların ortaya çıkmasına neden olan kapitalist üretim ilişkilerinin değişimi için politik mücadele yürütmek gerekiyor. Bu kültürel tartışmaların ortasında tarafları pusulayı tekrar sınıfa ve sınıf siyasetine döndürmeye, tarihin tüylerini tersine taramaya davet ediyorum.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()