Satrancın hayatımdaki yeri
Sporculara hayranlık duyarak büyüdüm. Futbol ve basketbol başta olmak üzere sporun pek çok dalını denemeye gayret ettim. Bunların arasında aklımın en çok kaldığı dallardan biri jimnastikti, jimnastik sporcularının estetik gösterileri ve hareketleri beni hep büyüledi. Fakat aklımda en çok yer eden, acaba ona odaklansam kendime bir kariyer edinebilir miydim diye düşündüğüm yegane alan satranç oldu. Peki, neden satranç?
Otuzlu yaşlarına gelmiş insanların genelde karşılaştığı pişmanlık duygusu zaman zaman beni de ele geçiriyor. Bu nedenle son zamanlarda çevrem sayesinde tetiklenen satranç aşkım iyice ayyuka çıkmış halde. İlkokulda “seçmeli ders” kavramını bana tanıtan, büyülü dünyasıyla tanışmaktan keyif aldığım satrançtan neden uzaklaştığımı pek de hatırlamıyorum. En iyi hatırladığım şeyse hiçbir masa oyununun bana satranç kadar keyif vermemesiydi. Zaman içinde futbola, ardından da basketbola gönül vererek neredeyse hiçbir oyunu kaçırmayan bir izleyiciye dönüştüm. Özellikle günümüz futbolunda oyunun taktiksel boyutlarının daha da ortaya çıkması, futbolun yıldız oyuncular yerine yıldız teknik direktörlerin oyununa dönüşmesiyle bu oyun da bir çeşit satranca dönüşmüştü.
Hepimiz kendi alanında “dahi” veya “yetenekli” diye nitelendirilen ünlü kişilerin mutlaka satrançla ilişkili bir fotoğrafı olduğunu biliriz. Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi’nin karşılıklı satranç oynarken verdiği meşhur poz herhalde bunların en bilineni sayılabilir. Modern futbolun değiştiren en büyük figürlerden Pep Guardiola, özel bir organizasyonda Magnus Carlsen ile bir araya geldiğinde ellerinden geldiğince futbol ve satrancın benzerliklerinden de bahsettiler. Hem futbolda hem de satrançta merkezi kontrol etmenin öneminden tutun, agresif hücum oyununun avantajlarına kadar her şeye değinmeye çalıştılar. Büyük bir satranç hayranı olan Guardiola, 2012’de teknik direktörlük kariyerine ara verdiğinde yoğun baskı altında neler yapılabileceğine dair tavsiyeleri büyük satranç efsanesi Garry Kasparov’dan almıştı.
[embed]https://www.youtube.com/watch?v=AEDQ3ijl2UU[/embed]
Belki de şimdilerde daha iyi anladığımı düşündüğüm satranç bana bu yüzden daha büyüleyici geliyordur. Satranç, hiç de fark ettirmeden, hayatımızın bir parçasına dönüşmüş durumda. Sebep sonuç ilişkileri, mesela konuşmadan önce düşünmemiz ve daha birçok şey bize satrancı hatırlatıyor. Fakat ne yazık ki ülkemizde satranç hâlâ büyük ölçüde geri planda kalıyor.
Ülkemizde satranca verilen önem esasen 1990’larda yükselmeye başlamışken, satranç birdenbire 2000’lerin sonunda gündemden adeta düşürüldü. İnsan yaş aldıkça, satranca ilgisini daha fazla gizleyemiyor. Bir spor yazarı olarak satrançtan uzunca bir süre ayrı kaldığım için üzülüyorum. Son dönemde sevgili dostum Seçkin Serpil ve satranç çevresinden beni tanıştırdığı kişiler sayesinde, bu yıl Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de düzenlenen FIDE Satranç Olimpiyatları’nın sıkı bir takipçisine oldum. Hatta durumu şöyle açıklayabilirim: Mustafa Yılmaz’ın Magnus Carlsen’le yaptığı maçta Mustafa’nın Carlsen’i yenebileceği ihtimali doğduğunda yaşadığımı heyecanı, ne 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olurken, ne 2008’de Semih Şentürk’ün son saniye golünde, ne de 2010 Basketbol Dünya Şampiyonası’nda bizi finale götüren Kerem Tunçeri’nin son saniye turnikesinde yaşadım. O zaman anladım ki, satrancın büyüsü gerçekten bambaşkaymış.
Son dönemde çıkardığımız en büyük yeteneklerden GM (Büyük Usta) Ediz Gürel ve Yağız Kaan Erdoğmuş’un her zaferinin bana verdiği gururu kelimelerle anlatmam mümkün değil. 2016’daki başarıda takımın genç yeteneği, bugün gençler ile büyükler arasında adeta bir köprü görevi gören Vahap Şanal’ın masanın başındaki duruşu bile tarif edilemez duygular veriyor. Hele bir de GM Mustafa Yılmaz var ki adeta hepimize ağabeylik dersi veriyor. Formsuz olmasına rağmen hiç yüzü düşmüyor ve bütün takıma moral vermekten geri kalmıyor. Özellikle Ediz ve Yağız Kaan’la arasındaki kimya gerçekten geleceğe umutla bakmamı sağlıyor. Emre Can’dan da bahsetmesek olmaz ki o da güzel bir turnuva geçirdi, hep gülen yüzüyle hem takıma hem de bize moral kaynağı oldu. Kadın takımımızın da eksiği yok fazlası var. Özellikle son kadınlar olimpiyat şampiyonu Ukrayna ile berabere kalmaları inanılmaz bir başarıydı. Özellikle takımın en genç oyuncusu WIM Gülenay Aydın’ı ayrı bir gözle takip ettim. Onun başarısı eminim daha fazla kız çocuğunu satranca yöneltecekti.

Hayatın gündelik stresinden, sorunlarından bizi uzaklaştırdıkları ve heyecanlandırdıkları için takımlarımıza minnet borcum var. Belki geç kaldım ama satranca olan aşkım ve heyecanım tekrar alevlendi. Ünlü bir satranç oyuncusu ve yazarı Irving Chernev’in de bir sözüyle yazımın burada sonuna geliyorum: “Satranç hakkında hayat için fazla uzun olduğu söylenir. Ama bu satrancın değil hayatın kusurudur.”
Not: Olimpiyatları Açık'ta 12, Kadınlar'da 26. sırada bitiren milli takımımızın oyuncularını yürekten kutluyorum. Ayrıca Ediz Gürel'i ikinci masalarda kazandığı bronz madalya, Yağız Kaan'ı da 2600 Elo'ya ulaşan en genç oyuncu olduğu için tebrik ederim. Nice güzel başarılara.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()