Şehirciliğin doğuşu
1859 yılında İspanyol mimar Ildefons Cerdà, “şehircilik” ve “şehir planlamacı” kelimelerini ilk kez basılı metinde kullandı. Neden bu kadar geç kalınmıştı? Oysa ki insanlar binlerce yıldır şehirlerde yaşıyordu. Bu sözcüklerin ortaya çıkmasının nedeni, modern yaşam koşullarının kentlere dair farklı bir anlayış gerektirmesiydi.[i]
On sekizinci yüzyılın başlarında Avrupa’da büyük şehirlere doğru, özellikle de Londra ve Paris’e doğru çoğunlukla genç ve yoksul insanlardan oluşan büyük bir göç dalgası başladı. İnsanlar bu büyük şehirlere vardıklarında iş sıkıntısı olduğunu gördüler; 1720’de Londra’daki kentli yoksulların yalnızca yüzde 60’ı tam zamanlı çalışıyordu. Amerika’da birçok göçmen New York ve Philadelphia’dan sınırdaki uç bölgelere doğru geçerken, Britanya ve Fransa’da bu işsiz kitleler pıhtılaşmış kan gibi yerinde kaldı. Fransız Devrimi’nin başlangıcında, geniş çapta bir reform ihtiyacı hissediliyordu ve derme çatma gecekondu mahallelerinin yıkılmasına yönelik önerilerde olduğu gibi, bazı yaklaşımlar bu maddi koşulları hedef alıyordu. Ancak ekonomik kriz, Cerdà’nın “şehir planlamacıları” dediği insanların zihnini kurcalamıyordu. Onları şehri yeniden düşünmeye yönelten ana unsur, yoksulları olduğu kadar zenginleri de etkileyen hastalıklardı, halk sağlığı sorunlarıydı.
Veba, şehirler için her zaman bir tehlike olmuştur; Kara Ölüm, Ortaçağ’ın sonlarında Avrupa’nın üçte birini yok etmişti. Erken dönem modern şehirler büyüyüp yoğunlaştıkça ve daha fazla dışkı ve idrarla doldukça, fareleri ve farelerin yol açtığı hastalıkları besleyen verimli bahçeler haline gelmişti. Eğer bir bebek doğumdan sağ çıkmayı başarabilirse (o ilkel doğum bilimi çağında bu gerçek bir başarıydı), kirli suyun yol açtığı dizanteri nedeniyle ölmeyi sabırsızlıkla bekleyebilirdi. Nüfus artışı aynı zamanda daha fazla ev anlamına da geliyordu; daha fazla ev, havayı kirleten daha fazla baca anlamına geliyordu; pis kokulu hava da tüberkülozu besliyordu.
Bu koşullara etkin bir çözüm bulmaya çalışan ilk şehir planlamacılar, doktorlar yerine mühendislerdi. İnşaat mühendisliği genellikle göz alıcı bir uğraş olarak görülmez ancak mühendisler Cerdà’nın döneminde kahraman figürler haline gelmişti çünkü tüberkülozun veya vebanın nasıl önleneceği hakkında elle tutulur bir fikri olmayan doktorlara nazaran şehirdeki halk sağlığı sorunlarıyla daha proaktif bir şekilde ilgileniyorlardı.
Tıp uzmanları arasında olduğu gibi vatandaşlar arasında da kolerayla ilgili kültürel uygulamaların kökenleri, derin bir cehalete dayanıyordu. Hatalı bir yaklaşımla hastalığın sudan değil havadan bulaştığı düşünülüyordu ve bu nedenle, 1832’deki bir salgın sırasında birçok Parisli başkalarıyla konuşurken ağızlarını beyaz mendillerle kapatarak şehri kasıp kavuran vebaya karşı korunmaya çalıştı –beyaz renk, bir kalkan olarak bilhassa önemli görülüyordu. Eski bir pazar ve genelev olan Palais-Royal, hastaların cam çatı altında dar sıralar halinde sıralandığı bir hastaneye dönüştürüldü; hasta bedenlerin kalabalığı, şans eseri birisi iyileşme belirtileri gösterdiğinde birbirlerine yeniden enfeksiyon bulaştırabilmelerine neden oluyordu ancak hem doktorlar hem de hastalar, ölmekte olanların üzerine düşen güneş ışığının dezenfekte edici güce sahip olduğu inancına bağlıydı; Tanrı’nın iyileştirici ışığına olan eski inancın çaresizce tutunulan bir mirasıydı bu.[ii]
İnşaat mühendisleri, modern şehrin zanaatkarları haline geldi, teknik deneyler yaparak kentsel yaşamın kalitesini artırmaya çalışıyorlardı. Vebanın istila ettiği sokaklar, mühendisleri, inşaatta kullanılan malzemelerin üretimini yeniden düşünmeye itmişti. Sokaklardaki at pisliklerini etkili bir şekilde temizlemek için ihtiyaç duydukları pürüzsüz taşlar, ilk olarak on sekizinci yüzyılda Londra’nın Bloomsbury meydanlarında kullanıldı; bu tip taşlar yaklaşık 1800’lerden itibaren makineler endüstriyel ölçekte dilimlenmiş taş üretebilir hale geldiğinde daha yaygın kullanıma girdi. İnşaat mühendisleri işlenmiş taş için bir pazar yaratmıştı. Onların düşüncesi şuydu: Sokakların fiziksel olarak temizlenmesi daha kolay olursa, insanlar, örneğin evlerin pencerelerinden çöp atmak yerine (daha önce standart bir uygulamaydı) sokakları temiz tutma konusunda daha bilinçli olacaklardı. Dolayısıyla mühendisler, altyapının değiştirilmesi halinde daha rasyonel halk sağlığı uygulamalarının bunu takip edeceğini varsayıyorlardı: Ville, cité’yi değiştirebilirdi.[iii]
Benzer şekilde, ilk kez 1843’te Paris’te kullanılan “pisuar” gibi icatlar, halk sağlığında gerçek bir ilerlemeye işaret ediyordu. 1880’lerde ortaya çıkan çok kullanıcılı pisuar (Alexandrine olarak anılır), özellikle kalabalık caddelere uygun bir sağlık teknolojisiydi. Bir kez daha, sağlıklı bir uygulama için mekanizma sağlamanın tutumlarda bir değişikliğe yol açacağı düşünülüyordu: 1843’e kadar erkekler idrar yapmak için cinsel organlarını toplum içinde utanmadan açığa çıkarıyor ve köpekler gibi, sokağa olduğu kadar binaların kenarlarına da işiyorlardı; pisuarın gelişinden sonra idrar yeraltına kanalize edilebilir hale geldi. Kentin değerleri de buna uygun olarak değişti; yabancıların karşısında rahatınızı sağlamak yavaş yavaş utanç verici görünmeye başladı. Daha olumlu şekilde, sokaktan dışkıyı ve idrarı kaldırmanın zincirleme etkisi, dışarıyı sosyal alan olarak daha kullanışlı hale getirmesiydi; bir bulvarın önündeki devasa açık hava kafesi, sağlık mühendisinin şehir uygarlığına armağanıydı.[iv]
[mailerlite_form form_id=10]
Şehir mühendislerinin çalışmaya başlamasından üç yüzyıl önce insan vücudu hakkında yapılan temel bir keşif, sağlıklı şehir mühendisliğinin habercisi olmuştu. 1628’de William Harvey’nin De motu cordis adlı eseri, insan kalbinin, kanın atardamarlar ve toplardamarlar arasında mekanik olarak dolaşmasını sağladığını açıklamıştı; halbuki daha önceki tıp anlayışı, kanın ısındıkça dolaştığını söylüyordu. Bir yüzyıl sonra Harvey’nin dolaşım sistemiyle ilgili keşfi, şehir planlaması için bir model haline geldi; Fransız şehirci Christian Patte, bugün bildiğimiz tek yönlü sokak sistemini icat etmek için arter ve damar görüntülerini kullandı. Aydınlanma planlamacıları, şehrin içindeki hareketin herhangi bir önemli noktada engellenmesi durumunda, kolektif bedenin, tekil bir bedenin kalp krizi sırasında yaşadığı gibi bir dolaşım krizine yatkın olacağını düşündüler. Dolaşım modelinin teşvik ettiği tek yönlü caddeler, trafiğin nispeten az olduğu küçük şehirlerde kolaylıkla gerçekleştirilebilir; insan sayısı ve trafiği on dokuzuncu yüzyıl boyunca durmadan artan Paris gibi büyük şehirlerde ise serbest akan trafiğin planlanması daha zor hale geldi ve şehir dokusuna sadece tek yön tabelaları asmaktan daha sistemli müdahaleler gerektirdi.
Yine de yeraltı ve yerüstü halk sağlığı mühendisliği on dokuzuncu yüzyılın büyük bir başarısıydı. 1892’ye gelindiğinde Friedrich Engels, yarım yüzyıl önce Manchester’daki işçi sınıfının sefaleti hakkında yazdığı kitaba yeni bir önsöz ilave ederek şunu belirtti: “Kolera, tifüs, çiçek hastalığı ve diğer salgın hastalıkların tekrar tekrar ortaya çıkışı, İngiliz burjuvazisine şunu gösterdi ki kasaba ve şehirlerde sanitasyon önlemleri artık acil hale gelmiştir... en korkunç ihlaller... ya ortadan kayboldu ya da daha az dikkat çekici hale getirildi.” Bu yaşananlar kesinlikle Victoria dönemine özgü ilerleme hikayeleriydi ancak şehir mühendisliğinin birçok sonucu genellikle tesadüfiydi ve amaçlanmayan sonuçlar doğuruyordu: Mühendisler bulvarda kafeler yaratmak için yola çıkmamışlardı.[v]
On dokuzuncu yüzyıldaki altyapı binalarının çoğu, en parlak döneminde Media Lab’ın olduğu tarzda açıktı. Mühendisler, teknik icatlarının zincirleme etkilerini önceden bilmedikleri için tahminde bulunuyor ve tesadüfen keşif yapıyorlardı. Örneğin, Joseph Bazalgette için çalışan mühendisler, 1850’lerden 1860’lara kadar Londra’nın kanalizasyonlarını inşa ettikleri sırada, ilk başta hangi boyutun kullanılacağını bilmiyorlardı, bu yüzden birkaç farklı filtre tasarımıyla denemeler yaptılar ve boruların bazı kısımlarını bir araya getirirken katı atık elekleri gibi bir teknolojiyi icat ettiler. Bazalgette genel olarak ne yapılacağından emindi: Kanalizasyon bölgesi – Sefiller’in bölgesi– yerin üstündeki sokakları kopyalayan bir boru ağına dönüştürülmeliydi. Ama yine de belirsizliğe karşı hazırlıklıydı. Bazalgette, planlamanın gelecekteki ihtiyacı tahmin edemeyeceğini söyleyerek kanalizasyonları sıklıkla ihtiyaç duyulandan daha büyük çaplı borularla inşa ediyordu.[vi]
Bu deneysel süreç, mühendis-şehircinin yeni görsel araçlar geliştirmesini gerektiriyordu. Cerdà ve Bazalgette’in zamanından önce, çizim ve sanatsal imgelem gelenekleri şehrin nasıl görünmesi gerektiğini kavramanın yollarını sağlamıştı; Donald Olsen’in deyimiyle “şehir, bir sanat eseri olarak tasarlanıyordu”. Kuşatma altında korunması gereken bir şehrin en iyi nasıl tasarlanabileceğini düşünen askeri mühendisler bile sanatsal standartlara başvuruyordu. Örneğin askeri planlamacılar, İtalya’daki Palmanova şehri için yıldız şeklinde bir tasarım yaparak, engebeli, düzensiz bir araziye, içinde hoş bahçeler, güzel duvar süslemeleri ve benzerleri olacak şekilde düz bir alan görünümü̈ verdiler. Kesit ve plan çizimi, tek bir binayı belirgin hale getirmek açısından mükemmel diyebileceğimiz ölçüde uygun, klasik bir tekniktir, dikey bir dilim ve yatay bir iz oluşturulur; yoğun, düzensiz bir cadde boyunca uzanan formların dağınık bileşimi ise farklı bir tasvir aracı gerektirir.
Bilgisayar destekli tasarımın montaj kapasitesi sayesinde bu karmaşıklığı artık görselleştirebiliyoruz ancak atalarımız bunu sadece zihin gözüyle görebiliyordu. Klasik temsiller, Londra sokaklarında ilk kez 1807’de ortaya çıkan gaz lambalarının gece görünümünü nasıl etkilediğini gösteremediği gibi, mimarlar da trafiğin akış hızını grafiksel olarak tasvir edemiyordu. Mühendislerin yeraltında inşa ettiği altyapılar görünmezdi. Geleneksel tasvirler mühendis-şehircinin ihtiyaç duyduğu teknikleri sağlamıyordu.
Tüm bu sebeplerden dolayı kesin bir bilim uygulamıyorlardı. Belirli durumlara göre uyguladıkları yerleşik ilkeler yoktu, en iyi uygulamaları belirleyen genel politikalar da yoktu; mühendisler daha çok, işi yaparken öğrenerek Jerome Groopman’ın “uyarlanabilir klinik deney” tanımının habercisi oluyordu. Bazalgette’in gerçekten takdire şayan yönlerinden biri, ne yaptığını tam olarak bildiğini iddia etmeden, sadece sonunda her şeyi doğru yapacağına inanarak Victoria dönemine özgü bir güven yaymasıydı. Bu, o dönemde şehirdeki inşaat mühendisleri için daha büyük ölçüde doğruydu; teknik bilgilerinin ucu açıktı.
Ancak bu durum, Mitchell’ın karşılaştığı türden zorluklar yarattı: Mitchell de kendi fikirlerini başkalarının anlayabilmesi için tercüme etmeye çalışmış ve birtakım güçlükler yaşamıştı. Palladio gibi Rönesans kent mimarları, çalışmalarının en iyi nasıl görülebileceğini tespit etmeye çalışıyordu. Venedik’teki Piazza San Marco’dan suyun karşısındaki San Giorgio Kilisesi’ne bakıldığında, binanın nasıl yerleştirildiği ve boyutlandırıldığı, eserin şehrin dokusuna nasıl bir ekleme olduğu görülüyordu ki yine de bir şekilde şehrin içine emilmişti: Palladio, karmaşıklığın açık bir göstergesini sunuyordu. Mühendisleri farklı unsurların etkisi yönetiyordu; çalışmaları başkaları için o kadar somut bir şekilde açık değildi. Halk, yapılan işin sonucunu sokağın kokmaması gibi etkenlerle hissedebiliyordu ama kanalizasyonun nasıl döşendiğini bu kanıtlardan tasavvur edemezdi. Bu tür bir karmaşıklığı belirsizlik karakterize eder. Bir kanalizasyon sisteminin yapımı, boruların döşendiği malzemelerle ilgili çok sayıda detaylı araştırmayı içeriyordu ancak Bazalgette, 1,8 veya 2,7 metrelik boruların kullanılıp kullanılmayacağı kararını başkalarına açıklayamıyordu çünkü̈ bunu kendisi de tam olarak bilmiyordu. Bu belirsizlik, Bill Mitchell’ın “hareket estetiğini” açıklayamamasına benziyordu: Mitchell de stüdyo asistanlarının ertesi sabah ne yapacaklarını bilmelerini sağlayacak bir açıklama bulamıyordu.
Belirsiz karmaşıklık, ville’in mühendis-şehircilerini, cité’nin tarihçesini kaleme alan yazarlarla bağlantılı hale getiriyordu.
*Bu yazı, Richard Sennett'in İnşa Etmek ve Yaşamak: Şehir Etiği adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Aydın Çavdar'ın çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.
[i] Ildefons Cerdà, Teoría de la construcción de las Ciudades [Theory of City Construction] (1859) (Barselona: Ajuntament de Barcelona, 1991).
[ii] Bu hikayeyi şu romanımda anlatmaya çalıştım: Palais-Royal (New York: Knopf, 1986). Daha genel bir resim için bkz. Roy Porter, Disease, Medicine and Society in England, 1550-1860, 2. basım (Cambridge: Cambridge University Press, 1995), s. 17-26.
[iii] Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde “şehir” iki farklı anlama geliyordu: Tanrı’nın Şehri ve İnsanın Şehri. St Augustine, şehri Tanrı’nın inanç tasarımı için bir benzetme olarak kullanmıştı ancak Roma’nın sokaklarını, pazarlarını ve toplanma alanlarını dolaşmakta olan o dönemki St Augustine okurları, Tanrı’nın bir şehir planlamacısı olarak nasıl çalıştığına dair hiçbir ipucu bulamıyordu. Bu Hıristiyan benzetmesi zayıflasa bile, “şehrin” iki farklı anlama geldiği fikri devam etti; biri fiziksel bir yer, diğeri algılardan, davranışlardan ve inançlardan derlenen bir zihniyetti. Fransızca, bu ayrımı iki farklı sözcükle çözmüştür: ville ve cité. Başlangıçta bunlar büyüğü ve küçüğü belirtiyordu: Ville, şehrin geneline atıfta bulunurken, cité belirli bir yeri kastediyordu. On altıncı yüzyıl itibarıyla cité, bir mahalledeki yaşamın karakteri, insanların komşular ve yabancılar hakkında beslediği duygular ve bir yere bağlılık anlamına gelmeye başladı. Bu eski ayrım bugün en azından Fransa’da silinmiştir; cité artık çoğunlukla yoksulları kentlerin dış mahallelerinde toplayan kasvetli yerleri ifade ediyor. Ancak eski kullanım yeniden canlandırılmaya değer çünkü temel bir ayrımı tanımlıyor: “İnşa edilmiş çevre” bir olgudur, insanların içinde nasıl yaşadığı ise başka bir olgudur. Bugün New York’ta, kötü tasarlanmış tünellerdeki trafik sıkışıklığı ville’e aitken, şafak vakti pek çok New Yorkluyu tünellere sürükleyen keşmekeş cité’nin bir parçasıdır.
[iv] David L. Pike, Subterranean Cities: The World beneath Paris and London, 1800- 1945 (Ithaca: Cornell University Press, 2005), s. 234.
[v] Friedrich Engels, The Condition of the Working-Class in England in 1844, Çev. Florence Kelley Wischnewetzky (Londra: Allen & Unwin, 1892), s. viii.
[vi] Peter Hall, Cities in Civilization (Londra: Weidenfeld and Nicolson, 1998), s. 691-93.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()