Sermaye merkezli kentleşmenin çıkmazı
Henri Lefebvre, kapitalist sistem için mekanın vazgeçilmez bir meta haline gelmesini, sistemin dönemsel krizlerinden kurtulma başarısını “mekanı keşfetmesine” bağlar, “mekana yerleşerek ve bir mekan üreterek” ifadesiyle bu durumu açıklar. Kapitalist üretim biçimi zamanla dünyanın birçok bölgesine hakim olmuş, mekan da sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden üretilmiştir. Kentler artık yalnızca barınma veya toplumsal kullanım alanları değil, sermayenin dolaşımını garanti altına alan ve değişim değerine indirgenmiş mekanlardır. Kapitalist sistem, toplumsal ilişkileri sürekli yeniden üretirken mekanı etkin bir araç olarak kullanır, plan kararları çoğu zaman kamusal ihtiyaçlar yerine yatırım ve rant odaklı çıkarları gözetir. Bu kapsamda güçlendirme ve yapı izinleri yalnızca binaların ömrünü uzatmakla kalmaz, kentin mekansal bütünlüğünü ve toplumsal işleyişini de sermaye lehine dönüştürme potansiyeline sahiptir.
Kentler yalnızca yapıların ve yolların toplamı değildir, toplumsal yaşamın, üretimin, kültürün ve doğanın iç içe geçtiği canlı organizmalardır. Bu karmaşık yapının düzenlenmesi, kentte yaşayan herkesin sağlığı ve güvenliği açısından planlamayı kritik hale getirir. Ancak son yıllarda planlama kamusal bir rehber olmaktan çıkıp sermayenin taleplerine göre esneyen bir “izin belgesine” dönüşmüştür. Oysa plan yalnızca teknik bir doküman değil, kamusal iradenin kent mekanı üzerindeki varlık ifadesidir. Planlama ilkeleri zayıfladığında, kentler de eşitsizliklerin, güvensizliğin ve sağlıksızlığın mekanı haline gelir.
Planlama süreçlerinde kamu yararı gözetilmeksizin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilen kentler, felaketin kapısını ardına kadar aralamaktadır. Sağlıklı ve güvenli kentleşme ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararı doğrultusunda alınmış plan kararlarıyla hayata geçirildiğinde kentlerin direnci de artar. Ancak günümüzde uzun süredir bunun tam tersi bir yönelim izlenmektedir. Bu olumsuz tabloyu somutlaştırmak için mevzuatta yapılan değişiklikler ve alınan idari kararlar çarpıcı örnekler sunmaktadır. Özellikle ilk ruhsat tarihindeki mevzuata uygunluk gerekçesiyle verilen "güçlendirme" izinleri ve hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmadan, planla en ufak bir ilişkisi bulunmayan "kat artışı" gibi kararların kentlerimiz açısından son derece problemli pratiklerdir. Bu tip kararlar, kentlerin sermaye lehine dönüştürülmesine, afetler karşısında kırılgan, yaşayanlar açısından ise güvensiz ve sağlıksız bir kente dönüşmesine yol açmaktadır.
Bu yazının konusu, kentlerimizin bütünlüklü ihtiyaçları yerine talebe göre gelişen ve ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelerle uygulamaya konulan parçacı kararların kentlerimizi nasıl olumsuz etkilediğini tartışmaya açmaktır.
[mailerlite_form form_id=11]
Bir “izin üretim aracı” olarak imar mevzuatı
Sağlıklı kentleşme, yapıların yer seçimi, yapım tekniği, arazi kullanımı ve çevresel koşullarla kurduğu ilişkinin bütüncül biçimde düzenlenmesidir. Ancak son dönemde yürürlüğe giren mevzuat değişiklikleri bu ilkeyi fiilen ortadan kaldırmaktadır.
13 Ocak 2024 tarihli Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği değişikliğiyle, ilk ruhsat tarihinde yürürlükte olan mevzuata uygun olarak inşa edilmiş yapıların yalnızca taşıyıcı sistemlerinin güçlendirilmesi koşuluyla yeniden ruhsat almasına izin verilmiştir. Bu tabloyu, 21 Mayıs 2024 tarihinde yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği değişikliği tamamlamıştır. Artık riskli yapı olarak tespit edilen binalar da güçlendirmenin teknik olarak mümkün olduğunun belirlenmesi ve Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca maliklerin beşte dördünün onayıyla güçlendirme projesi hazırlanarak ruhsat alabilmektedir. Bu işlemler tamamlandığında tapuya düşülen “riskli yapı” şerhi de kaldırılabilmektedir. Böylece, planla uyumsuz ya da fiziksel olarak çevresiyle bütünleşmeyen yapıların da “güçlendirme” adı altında yeniden yaşatılması mümkün kılınmıştır. Bu tip düzenlemeler, yürürlükteki plan kararlarının uygulanabilirliğini zayıflattığı gibi planın hukuki dayanaklarını da fiilen geçersiz kılmaktadır.
Bu tip bir uygulamanın kendisi özellikle 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca ilan edilen kentsel, arkeolojik veya tarihi sit alanlarında, kültürel mirasın korunması yönündeki temel ilkelerle bütünüyle çelişmektedir. Güncel durumda, bu alanlar içinde hem sit kararı öncesinde hem de sonrasında yürürlükteki mevzuata “uygun” biçimde inşa edilmiş, ancak bulundukları doku ile bütünüyle uyumsuz yapıların çok sayıda örneği mevcuttur. Sit alanı ilanı sonrası onaylanan koruma amaçlı imar planı kararlarıyla yeniden yapılması mümkün olmayan bu yapıların güçlendirme gerekçesiyle mevcut hallerini korumaları sağlanmaktadır.
Bu durum, plan kararlarıyla kentin planlı bir şekilde hayata devam etmesi yerine, plan kararlarına aykırı ve çevresiyle uyumsuz yapıların fiziksel ömrünü uzatmaya dönük teknik bir müdahaleye bırakmaktadır. Sonuçta, yürürlükteki plan kararlarına aykırı yapıların ömrü uzamakta, planın gücü askıya alınmakta ve kentin sağlıklı biçimde gelişmesi engellenmektedir.
Ne var ki bu düzenlemeler çevresiyle hiçbir biçimde uyum taşımayan, tarihi dokuyu bozan, silueti tahrip eden ve koruma planı kararlarını kadük hale getiren yapıların varlığını sürdürmesine neden olmaktadır. Üstelik bu yapıların çoğu mevcut planlara göre yeniden inşa edilmesi dahi mümkün olmayan nitelikteyken, yalnızca “ilk ruhsat tarihindeki mevzuata uygunluk” gerekçesiyle ayakta tutulmaktadır. Özellikle sit alanlarında, tescilli yapıların komşuluğundaki yapı adalarında bu uygulamalar, kültürel sürekliliği kırmakta ve kentsel kimliği aşındırmaktadır. İstanbul, İzmir ve Ankara gibi kentlerde bunun sayısız örneği mevcuttur. Sonuç olarak plan kararlarını uygulamakla yükümlü kamu idaresi, planı değil, yapıyı koruyan bir pozisyona düşmektedir.
Bu yaklaşım, yürürlükteki imar ve koruma mevzuatının özünü boşaltmakta; sağlıklı, güvenli ve yaşanabilir kentlerin önünü kapatırken, kültürel mirasın korunmasını değil, rantın sürdürülmesini merkeze almaktadır. Oysa planlama, kentin geleceğini sermayenin taleplerine göre değil, herkesin güvenli, sağlıklı ve adil bir kentte yaşama hakkını korumak için kullanılmalıdır.
Yapılan eleştiri, güçlendirme uygulamasına kategorik bir karşı çıkış değildir. Aksine yürürlükteki plan kararlarının bütünlüğünü bozmayan, ören yerleri ve tescilli yapılarla uyum sorunu taşımayan örneklerde ya da mimari açıdan korunması gereken özgün yapılarda, bilimsel esaslara dayalı biçimde gerçekleştirilen güçlendirmeler doğru bir tercihtir. Özellikle deprem riski yüksek bölgelerde, güçlendirme maliyetinin yeni yapım maliyetine göre daha düşük olduğu durumlarda bu yöntem, hem can güvenliği hem de kamusal kaynak kullanımı açısından tercih edilmelidir. Sorun, yöntemin kendisinde değil bilimsel, planlı ve kamusal bir ilkeye dayanmaksızın, rant odaklı biçimde uygulanmasındadır.
[mailerlite_form form_id=10]
Bilimsel etütler olmadan plan değişikliği ve bol keseden inşaat artışı
Kentler birer sistemdir; her parsel, komşu parsellerle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle imar planlarının bütüncül bir yaklaşımla hazırlanması ve kararların sahada bilimsel temellere dayanması gerekir. Ancak günümüzde onaylanan bazı plan değişikliğinde zorunlu jeolojik-jeoteknik veya mikro bölgeleme etütleri yerine yalnızca zemin etütlerinin yeterli görüldüğü örnekler artmaktadır. Oysa zemin etütleri, kapsam ve içerik bakımından imar planına esas jeolojik-jeoteknik etüt raporlarının yerini tutamaz; bu iki çalışma birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Deprem sonrası dönemde, özellikle sosyal ve teknik altyapısı yetersiz alanlarda yapılan plan değişikliklerinde bu bilimsel zorunluluklar sıklıkla göz ardı edilmektedir. Belediyeler, itfaiye ve sağlık hizmetlerine erişimin sınırlı olduğu bölgelerde bile belediye meclisi kararıyla 2-3 kat inşaat artışını onaylayabilmektedir. Yerel seçimler öncesinde bazı belediye başkan adayları ise kısa vadeli popülist gerekçelerle bu tür artışları desteklemektedir.
Bu “bol keseden inşaat artışı” yaklaşımı, plansız yoğunluğu artırarak altyapı yetersizliklerini derinleştirir, deprem ve sel gibi risklerde toplumsal güvenliği zayıflatır, konutları yatırım aracı hâline dönüştürür ve kültürel dokuyu bozar. Bilimsel temellere dayanmayan bu artışlar, yalnızca bireysel mülk sahiplerini değil, kentin bütününü etkileyen sistemik sorunlar yaratmaktadır. Sosyal ve teknik altyapının kapasitesini aşan yoğunluk, mahallenin yaşam kalitesini düşürürken, uzun vadede kent bütününde güvenli ve sağlıklı yaşam koşullarının oluşmasını engellemektedir. Bu nedenle “bol keseden” artışlar, kısa vadeli ekonomik beklentiler uğruna kenti hem fiziksel hem de toplumsal açıdan kırılgan hâle getirmektedir.
Kamu yararıyla örtüşmeyen kentin dönüşümü
Günümüzde kentler sermaye birikimi için bir çark haline gelmiş, yurttaşın mekansal ihtiyaçları sermaye ihtiyacının gölgesinde kalmıştır. Finansal araçlarla yönlendirilen konut siyaseti, plan kararlarını yatırım beklentilerine göre biçimlendirmekte ve kamu yararını ikincilleştirmektedir. Depremler gibi büyük toplumsal travmalar, kentlerin kırılgan yapısını açığa çıkarırken tercih edilen imar politikaları bu kırılganlığı azaltmak yerine derinleştirmektedir.
Kentsel dönüşüm uygulamaları çoğu kez sosyal ve teknik altyapıyı iyileştirmeden, yalnızca parsel bazında binaların yıkılıp yeniden yapılmasıyla sınırlı kalmaktadır. Yeni bağımsız bölümler eklenmekte, yoğunluk artırılmakta ancak bu süreç kentin bütününe dair bir planlama perspektifinden yoksundur. Oysa ihtiyaç duyulan parçacı müdahaleler değil, kenti bir bütün olarak ele alan planlama yaklaşımlarıdır. Buna rağmen kamu idaresi ya pasif kalmakta ya da planları sermaye lehine geliştirilen dönüşüm süreçlerinin meşruiyet aracı haline getirmektedir.
Devletin temel görevi, kentlinin güvenliğini, kamusal alan hakkını, kültürel mirasını ve toplumsal eşitliği gözeten planlar üretmek ve buna sahip çıkmaktır. Sonuç olarak kentlerin geleceğini güvence altına almak, yalnızca teknik bir görev değil kamusal bir sorumluluktur. Planlama, sermaye çıkarlarının değil kentte yaşayan insanların haklarının, güvenliğinin ve yaşam kalitesinin korunmasını hedeflemelidir. Kent, toplumsal bir ortaklık alanıdır; sokakları, parkları, meydanları, okulları ve sağlık tesisleriyle herkesin erişimine açık olmalıdır. Mevcut uygulamalarda olduğu gibi plan kararlarının sermaye beklentilerine göre şekillendiği ve kamu yararının ikincilleştiği bir süreç, kenti yalnızca fiziksel değil toplumsal olarak da kırılganlaştırır. Oysa planlama yalnızca binaların değil, toplumun ve kamunun geleceğinin korunmasıdır.
*Bu yazının ilk versiyonu BirGün'de yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()