Şiddetin yalnızca tanığı mıyız?

Şiddetin yalnızca tanığı mıyız?
siddet-shirley-jackson

Shirley Jackson’ın “The Lottery” (Piyango) adlı meşhur öyküsünü okuyanlarınız olmuştur (henüz okumamış olanlara bu vesileyle tavsiye etmiş olayım). Yazar, bu çarpıcı öyküsünde bir yaz günü köyün birinde yapılan piyango etkinliğini anlatır. Bu etkinliği diğerlerinden ayıran önemli bir fark vardır: etkinliğin “ödülü” ölümdür.

Her sene aynı tarihlerde köy halkı piyango heyecanıyla bir araya gelir, köy meydanına bir sandık kurulur, köyde yaşayan her hane için sandığa bir kağıt parçası atılır, piyango sözcüsünün uyarısıyla hanelerin temsilcileri (haliyle erkekler) sandıktan birer kağıt çekerler, herkes aynı anda çektiği kağıdı açar, işaretli kağıdı seçen hane liderinin aile üyelerinin sayısı kadar kağıt atılır sandığa bu kez. Bu ikinci çekilişe sadece o ailenin üyeleri katılır, kağıtlar çekilir ve açılır, işaretlenmiş kağıdı çeken kişi… Evet, işaretlenmiş kağıdı çeken kişi köy halkı tarafından taşlanarak öldürülür.

Öyküyü okumuş olanlar köy halkının heyecanla piyango saatini beklediğini, çocukların piyangonun çekileceği köy meydanına güle oynaya taş toplayıp yığdıklarını hatırlayacaktır. Piyangoyu “tutturup” feci şekilde katledilen kişi bile etkinliğe katılmak için o denli heveslidir ki öykünün sonunda linç edilerek katledildiğinde ne düşüneceğimizi şaşırabiliriz.

Shirley Jackson neden böyle bir öykü yazdı veya öyküyü yazarken okurlarına esasen neyi anlatmak istedi, belki hiç bilemeyeceğiz. Fakat bu öykü bir bütün olarak içinde yaşadığımız toplumsal yapıyı ve ruh halimizi konuşmak için hayli elverişli. Zira cinayet nihayetinde bir sosyal aktivitedir bu öyküde, türlü seremonilerle işlenir. Öncelikle köydeki herkesin etkinliğe katıldığından emin olunur, geç kalanlar beklenir, katılamayacak olanlardan geçerli bir mazeret sunmaları istenir ve yerine çekilişe katılacak kişi anons edilir.

Herkesin birbiriyle şakalaşarak, birbirine laf atarak katıldığı bu sosyal aktivitenin sonunda bir cinayetin işleneceği düşüncesini kimse yadırgamaz. Piyangoyu tutturan kişinin çekilişin hileli olduğu yönündeki çaresiz çıkışı sayılmazsa, bütün süreç olanca doğallığında gelişir ve tamamlanır.

*****

Şiddetin ve cinayetin toplumsal yaşamın değişmez, hatta vazgeçilmez bir unsuru olduğunu söylesem herhalde abartmış sayılmam. Her gün yanımızda yöremizde, sokağımızda caddemizde, bindiğimiz otobüste, televizyonda, sosyal medyada şiddetin her çeşidine tanık oluyor, maruz kalıyoruz.

Shirley Jackson’ın yukarıda fazlasıyla “spoiler” vererek aktardığım öyküsüyle birlikte düşününce, acaba şiddete maruz mu kalıyoruz, yoksa şiddeti aynı zamanda üretiyor muyuz veya şiddetin sadece tanığı mıyız, yoksa aynı zamanda faili de olabilir miyiz, diye düşünmeden geçmek pek mümkün değil. Zira toplumsal yaşamda “kötü” ve “suç” olarak tanımlanan hiçbir eylemi kişisel olarak kendimize yakıştırmayız. Katiller, cinayetten mutlak bir şekilde hüküm giymiş olsalar dahi, kendilerine “katil” denmesinden hoşlanmazlar mesela. Dolayısıyla kendimize yakıştırmadığımız ve kendimizi dışında tuttuğumuz birçok fiilin faili olmamız pek de ihtimal dışı değil. Hele şiddetin bir sarmal halinde her yanımızı sardığı mevcut koşullarda, şiddete dahil olmadığımızı veya bu “aktivitede” payımızın olmadığını düşünmek kanımca safdillik olduğu kadar sorumsuzluktur da.

Bu önerme, tekil olarak şiddet eylemlerini faillerinden arındırmak ve sorumluluğu toplumun tamamına atarak bir anlamda suçu ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor elbette. Her suçun asli bir faili muhakkak vardır, fakat hiç kimse bir suçun yegane faili de olamaz. Bu gerçeği göz ardı etme gafletine düşmeden suç olgusunu düşünmek, suçu üreten ve suçtan nemalanan politik-ekonomik ilişkileri ve kurumları da denkleme dahil etmeyi unutmamak gerekir.

Bu metin, şiddetin temel kaynağına dair bir soru yöneltmiyor. Dolayısıyla bu sorunun yanıtını da aramıyor. Belki başka metinlerde bu meseleyi tartışabiliriz ama bu metnin temel derdi şiddetle ilişkimiz ve şiddet konusundaki sorumluluğumuza dair biraz akıl yürütmek.

Hatırlayanlarınız olacaktır, birkaç ay önce Manisa’da hamile bir kadın kocası tarafından sokak ortasında ve küçük oğlunun gözleri önünde öldüresiye dövülmüştü. Gün ortasında yaşanan bu olayın en çarpıcı yanı da bizzat tanıklık edenlerin olaya müdahale etmemeleri veya ancak polis geldikten sonra müdahale etmeye çalışmalarıydı.

Yine İstanbul’da metroda saç tokası satan Suriyeli bir çocuk yolculardan biri tarafından dövülmüş, fakat orada bulunan onlarca insan yine müdahale etmemişti.

Trafikte, alışverişte, hastanede, adliyede şiddetin onlarca örneği yaşandı ve yaşanıyor. Yakın zamanda bütün ülkeyi derinden sarsan Narin Güran cinayeti mesela… Örnekler sayısız kez çoğaltılabilir ve genişletilebilir. Ama hepsinin özünde değişmeyen bir şey var: şiddet doğrudan bize yönelmediği sürece ve kimi zaman bizzat bize yöneldiği halde şiddeti durdurmak için bir şey yapmıyoruz, şiddete seyirci kalıyoruz.

Bu eylemsizliğimiz bizi yaşanan şiddetin doğrudan sorumlusu yapmayabilir pekâlâ, ama bu eylemsizliğimizin şiddet için uygun bir ortam yaratmadığını hangimiz iddia edebiliriz? Şiddet, uygulanabildiği ölçüde ve uygulanabildiği için uygulanır. Fizik yasası gereği bir hareketi durduracak ani ve efektif bir tepki olmadığı müddetçe hareket tamamlanma eğilimindedir. Bu yasa toplumsal yaşam üzerinden değerlendirilecek olursa şiddeti durdurmamanın şiddetin devamı ve yeniden üretilmesi bakımından asli bir etken olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, ya sorumluluğumuz bu kadar hafif değilse ve biz de şiddetin doğrudan birer failiysek? Şiddeti sadece engellemiyor değil, bizzat yaratıyorsak?

Shirley Jackson’ın öyküsünde belki birileri piyango etkinliğine katılmak konusunda yeterince hevesli değildir (ki öyle olduğu birkaç cümlede açıkça ima edilir) ve sonunda yaşanan lince de katılmamıştır. Belki eline taş bile almamıştır. Yani gerçekleşen cinayete doğrudan bir katkısı yoktur.

Piyango etkinliğinin yapıldığı, sandığın kurulduğu ve şiddetin bir ritüel olarak tekrarlandığı evrende bahsi geçen kişilerin kısmi sivil itaatsizliklerinin pek de bir kıymeti yoktur. Evet, linç girişimine dahil olmamışlardır ama oradadırlar. İçtimaya katılmış ve yoklamalarını vermişlerdir. Hatırlayın, herkes tamamlanmadan etkinlik başlamaz öyküde. Dolayısıyla etkinliği işler hale getiren ve nihayete erdiren, linç girişimine katılsın ya da katılmasın o meydanı dolduranlardır. O halde sonuçları bakımından linç girişimine katılanlar ile katılmayanlar arasında pek de fark yoktur.

Bir cinayeti seyretmek ile işlemek arasındaki fark sandığımızdan daha küçük olabilir. Halka açık bir idamı seyredenler ile infazı gerçekleştiren cellat arasında birkaç kol boyu mesafe vardır. Cellat kendi eyleminden çok kendisini zevkle seyredenleri garipsiyor bile olabilir. Zira celladın cinayet için oldukça geçerli bir mazereti vardır: mesleği. İdam seyircilerini ise mazur gösterebilecek pek fazla neden yok elimizde.

Düşünelim; caddede, sokakta, trende, otobüste, televizyonda ya da sosyal medyada denk geldiğimiz ve artık modern toplumun bir ritüeline dönüşmüş şiddet vakalarında bizim sorumluluğumuz Shirley Jackson’ın köylülerinden ne kadar farklı olabilir?

Tastamam buradayız işte, içtimada. Günün sonunda şiddete kurban gidecek olanlarımızla birlikte bu aktivitenin içindeyiz. Yeterince hevesli değiliz belki, bu son bulsun istiyoruz ama buradayız. Bu meydanda. Hayıflanıyoruz ama sandıktan kağıt çekmeye de devam ediyoruz. Seçtiğimiz kağıt işaretli değilse mahcup bir şekilde seviniyor, talihsiz kurban için gözyaşı döküyoruz. Buradayız.

Burun kıvırsak, irkilsek ve korksak dahi şiddetle ilişkimizin toksik bir kopamama ilişkisi olduğunu inkar edebilir miyiz? Şiddet içerikli filmlerin, videoların reytinglerinin ne denli yüksek olduğundan haberimiz var mı? Ya da çarşıda pazarda denk geldiğimiz bir evlilik teklifine göz ucuyla baktıktan hemen sonra yolumuza devam edebilirken bir kavgayı sonuna kadar seyretmemize ne sebep oluyor? Su kaynatmış bir otomobilin yanından hızla geçerken kaza yapmış bir otomobile durup uzunca bakmamız yardım etme isteğimizden mi kaynaklanıyor yani?

Şiddeti seviyor olabilir miyiz acaba? Ya da bir tür şiddet bağımlısı mıyız? Herhangi bir şiddet vakasını tüm ayrıntılarıyla öğrenme merakımız nereden geliyor mesela? Bir kız çocuğunun cinayete kurban gidişine dair duyduğumuz üzüntü, olayın nasıl gerçekleştiğine dair duyduğumuz meraktan aşağıda kalıyor. Neden?

Konuşalım.


*Bu yazının ilk versiyonu “Geri Döneceğiz” adlı sitede yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.