Şimdi ve burada: Replikas’ın ardından
[Intro]
“Evet buralıyız ve buranın müziğini yapıyoruz kardeşim.” Replikas’ın vokalisti ve gitaristi Gökçe Akçelik’in ardından, Fatih Akın’ın Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul (2005) belgeselinde bu cümleyi kurduğu kesit sosyal medyada çokça paylaşıldı. Bu vurucu cümle Replikas’ın müziğini özetlemekle kalmayıp, buralı olmanın ve buranın müziğinin ne olduğunu da düşünmeye sevk ediyor. Aynı zamanda bu cümlenin kurulduğu zamandan şimdiye nelerin nasıl değiştiğini görme imkanı veriyor.
[Verse]
Buralı olmaktan ne anladığımızı düşünerek başlayabiliriz. Politik olarak nerede durduğunuza bağlı olarak değişen bir konum bu. Dolayısıyla "buralı olma" halini milliyetçi ya da şovenist bir söyleme hapsetmemek gerek. Buralı olmayı hakim söylemden daha farklı, geniş ve kapsayıcı bir zeminde, farklı seslere yer açarak ele almak mümkün. Replikas’ın müziğinde olduğu gibi. Replikas’ı dinlediğimiz zaman hem çok tanıdık sesleri hem de evrensel bir müziği duyuyoruz. Peki, nedir bu tanıdık sesler? Halk müziği, hatta arabesk. Özellikle arabesk çizgiyi çekmek için iyi bir nokta. Çünkü mevcut kalıpları yavan bir şekilde kullanarak arabesk sosuna bulanmış şarkılar yapmak başka, farklı müzik türlerinde neler yapıldığını anlayıp onu yaptığınız müziğe yedirmek başka. Crossing the Bridge’de yer alan Replikas ve Duman gibi grupların sırrı biraz da burada. Vokallerdeki nağmeler ya da enstrümental melodiler, doğduğunuz evde, sokakta, dolmuşta duyduğunuz sesleri hatırlatırken, dışarının müziğini de gümrükten geçirip kulağınıza damlatıyor. Bu gruplar yaptıkları müzikle bir köprü kuruyor. Bir ayağı oralara, bir ayağı buralara uzanan bir köprü.
Bu etkiyi Replikas’ın sadece müziğinde değil şarkı sözlerinde de görüyoruz. Bir halk şiirinin modern bir rock parçasına uyarlandığı hissini uyandıran ama kimi zaman da anlamın sınırlarını zorlayan sözlere sahip Replikas şarkıları. Bu yönden aslında bir geleneği sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Nitekim grubun Biz Burada Yok İken (2012) albümü zaten daha ismiyle yazının girişindeki cümleyi tamamlıyor. Biz Burada Yok İken, grubun diskografisinde buranın geleneğini ve birikimini sürdürme iddiasının açık örneği olurken hem halk müziğine hem de 60’lar ve 70’lerin Anadolu Pop/Rock mirasına sahip çıkıyor. İlk albümleri Köledoyuran (2000) Türkçe saykedelik rock dalgasının bir devamıydı. Gölge oyunundaki Beberuhi karakterinin ismini, deneyselliklerinin kerterizini buralardan aldıklarını gösterecek şekilde kullandıkları Dadaruhi (2002) albümünde de geleneksel ve yöresel tınıları rock müzikle harmanlayıp kendi sözlerini üretiyorlar. Kısacası, geleneğe sahip çıkıp benimsiyorlar ama bir yandan da geleneği bozmayı ve gelenekle oynamayı seviyorlar. Bu albümde yer alan “Deli Halayı” ve “Ömür Sayacı” şarkılarını daha farklı şekilde kaydettikleri Avaz (2005) albümlerinde de bozmayı ve oynamayı sürdürüyorlar.
[Chorus]
Replikas oralarda duyup işittiklerini buradakilere aktarırken, buranın müziğini de oralarda duyuruyordu. Bunu bu kadar özgün bir biçimde yapmak zor. Harun Tekin’in 2014’teki bir yazısında tartıştığı ağlaklık ve “ağlak rock”, buranın müziğinin ne olduğu sorusunu düşünürken aklımızda bulundurmamız gereken bir kavram. Çünkü buranın müziğini yapma iddiasıyla ağlaklık kuyusuna düşme tehlikesi var ki ağlaklık da buralı olmaya çok yabancı durum değil esasında[i]. Ağlaklıkla buralı olma çabasına girmek, gerçekten burada olup biteni anlamak ve hissetmekten uzak kalıyor. Buralı olmayı belirli sembollere ve kalıplara indirgemek sadece kültürel alanın değil siyasetin de bir sorunu. Kör göze parmak referanslarla buralı olmaya çalışmaktan uzak bir iklim vardı 2000’lerde. Ya da en azından alternatif alanlar hâlâ canlıydı ve farklı şeyler yapabilmek, çizginin dışına taşan sesler çıkarabilmek mümkündü. Replikas’ın müzik yaptığı yıllardaki Türkiye, İstanbul, Beyoğlu, İstiklal ya da Taksim; farklı kültürlerin ve seslerin, köprünün altından akan sularda birbirine karıştığı bir atmosfer sunuyordu. O sulardan beslenenlerin bestelediği şarkılar da yenilikçi ve özgün üretimleri sahneye koyuyordu. Derken siyaset ağlaklaştı, piyasa arabeskleşti, Replikas dağıldı. Buralı olmak dar ve tekdüze kalıplara sıkıştırıldı, bir tür “yerli ve milli” olma yarışına dönüştü. Buralara yabancı hisseder hale geldik.
[Bridge]
Replikas gibi grupların ortaya çıktığı ya da Crossing the Bridge’in resmettiği ortam artık yok. Türkiye her anlamda bir "köprü" olma iddiasından uzak. Bu da belli politikaların ve tercihlerin sonucunda oldu. “Old laik days” temalı editler gibi geçmişe nostalji gözlüğüyle bakmadığımız zaman son 20-25 yıldaki siyasetin burayı nasıl değiştirdiğini görebilmek mümkün. Nelerin kaybedildiğini hatırlatan şeylerin ise genellikle bir başka kayıp olması üzücü. Replikas gibi bir grubun dağılması ve Gökçe Akçelik’in kaybı, bir dönemin de bittiğini gösteriyor.
Bu durumun arkasında mevcut iktidarın ülkedeki her şeye karşı topyekûn müdahalesi var. Medyanın iktidar eliyle dönüştürülmesinden kültür-sanat alanı da nasibini aldı. Müzik dergileri ve kanalları kalmadı[ii]. Alternatif sesleri duyabildiğimiz programlar kaldırıldı. Muhafazakar siyasetin uzantısı olarak yaşam tarzına yapılan müdahaleler sonucu mekanlar, barlar, sahneler kapandı. Festivaller bir bir yok edildi, yasaklandı. Uygulanan ekonomi politikalarına bağlı olarak artan döviz kurları ve enflasyon nedeniyle kalan ya da devam eden etkinlikler de artık erişilebilir olmaktan uzak. İstanbul’un küresel etkisini ve köprü imajını güçlendiren gece hayatına ev sahipliği yapan semtler kentsel dönüşümle farklı bir çehreye büründü. Yabancı grupların turne takvimlerinde Türkiye’yi görmek artık bir hayale dönüştü. Gökçe Akçelik’in ardından, Roll arşivindeki Replikas röportajlarını okurken daha da yüzümüze çarpıyor bu durum. Derginin dijital sayfalarını çevirdikçe çıkan albüm reklamları, festival ilanları ya da mekanların aylık programları dönemin ortamını ve nelerin değiştiğini gösteriyor. Dahası, Roll gibi kültürel hafıza işlevi gören dergiler kalmadığını fark ediyorsunuz ya da kalan yayınların ne gibi zorluklarla baş etmek zorunda kaldığını.
[Outro]
Şimdi dönüp buralara bakınca köprünün yıkıldığı, suların çekildiği bir manzarayla karşı karşıyayız gibi gözüküyor. Ancak ağlaklığın lüzumu yok. Replikas’ın müziği ve Gökçe Akçelik’in sesi hâlâ belli belirsiz bir titreşimle -20 bin defa-[iii] havada salınıyor:
“Nasıl anlatsam size, aklıma hiç gelmedi
Suyumu içemezken, şerbet bizden olmadı…”
[i] Can Kozanoğlu’nun söyleşi kitabı Bıçkın ve Ağlak: Yeni Türkiye’nin Hikayesi (2018), ağlaklığın buralardaki serüvenini güncel siyaset üzerinden tartışıyor.
[ii] Türkiye’deki konjonktürel değişimlerin etkisi dışında, küresel anlamda geleneksel medyanın yerini dijital platformlara bırakmasını da bir dipnot olarak eklemek gerekiyor elbette.
[iii] Köledoyuran albüm kartoneti ve Dadaruhi CD kutusundaki haliyle: 20 bin defa ihtizaz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()