Sınıf ayrımının sinemada mekansal tezahürü
[Bu yazı, bahsi geçen filmlerle ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.]
Zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu son yıllarda sınıf çatışmasının sinemada daha görünür hale gelmesi kaçınılmazdı. Yoksulluk ise beyazperdedeki yansımasını daha ziyade mülksüzleştirme ve topraksızlaştırma temsilleriyle buluyor. Sadece hayatta kalabilecek kadar kazandığından zar zor geçinen halkın elinde avucundakine de göz diken şirket-devlet işbirliğine yer veren bu tür eserler, kaynaklar azalırken üst sınıf ile alt sınıf arasındaki mesafenin de kapanmayacak düzeyde açıldığı dünyamızın filmini çekiyor adeta. 2023’te gösterime girenler arasında bahsetmek istediğim dört filmin ortak yanıysa, yoksul ve zengin karşılaşmasını mülk üzerinden birbirinin zıddı dört perspektifle ele alması.
Kolombiya yapımı Dünyanın Kralları (Los Reyes Del Mundo, 2022) filminde zengin yoksulun mekanını elinden alırken, Brezilya yapımı Mülk (Propriedade, 2023) filminde bu kez yoksul zenginin mekanını elinden alıyor. Endonezya yapımı Otobiyografi (Autobiography, 2022) filminde zengin yoksulla kendi mekanını paylaşırken, Brezilya yapımı Kömür (Carvão, 2022) filminde bu kez yoksul zenginle kendi mekanını paylaşıyor. Yazıyı Türkiye’den uzak coğrafyalardan kurgusal hikayelerle açsam da, anlatılagelenin birer filmden ibaret olmadığını kendi ülkemizden gerçek hikayelerle genişleterek göstermeye çalışacağım. Çünkü anlatılagelen aslında bütün dünyanın meselesi; ülkeden, ırktan, dinden, dilden bağımsız. Walter Benjamin’in dediği gibi, ezilenler tarihi aslında tek bir felaketten ibaret.
Dünyanın Kralları (Laura Mora Ortega, 2022)
Yönetmen Laura Mora Dünyanın Kralları[i] ile beş sokak çocuğunun hikayesini anlatıyor. Onları koruyan ne bir devlet ne de aile var. Onların da itaat ettiği bir iktidar yok, kendi kendilerinin kralları. Barınma başlı başına bir sorun olduğundan başlarını sokacak bir dört duvar bile bulmakta zorlanan bu çocuklardan birine ninesinden bir arazi ve ev miras kalıyor. Daha doğrusu çocuk, devletin vaktiyle el koyduğu araziyi ve evi yeni yasa kapsamında geri almaya hak kazanıyor. Ancak bu sokak çocuğu önce “var olduğunu” kanıtlamak zorunda. Ama avukat tutacak parayı bırakın, karnını doyuracak parası bile yok. Gettolardan Amazon Ormanları’na, Amazon Ormanları’ndan köylere uzanan bir yolculuğa çıkan çocuklar söz konusu eve, yani bu hayatta “sahip” olabilecekleri tek mülke ulaşabilmek için öncelikle bu yolculuktan canlı çıkmak zorunda.
Yoksulluğun görünmez kıldığı bu "balici, hapçı, vandal" çocukların varlığı, bir şeye “sahip” olma ihtimalleri ortaya çıkınca rahatsız edici oluyor. Sokak çocukları kim ki mülk edinsinler? Devlet görevlisi, çocuğun mirasa hak kazandığı yasal olarak kanıtlandığı halde hiçbir gerekçe belirtmeden o bölgede “bazı sorunlar” olduğu gibi muğlak bir açıklama yapıyor. Sorunu ne yazık ki acı bir şekilde bizzat oraya ulaştıklarında (ulaşabilenler!) öğreniyorlar: Devletten sonra bu kez altın arayan büyük bir şirket araziye el koymuş. Bu kimsesiz çocuklardan kurtulmak için onların karşısına, yine onlar gibi yoksul, üstü başı dökülen, muhtemelen karın tokluğuna çalışan ve hayatta kalmak için her şeyi yapmaya hazır başka çocukları çıkarıyorlar. Yoksulu yoksula kırdırıyor devlet ve sermaye.
[mailerlite_form form_id=10]
Konuyu dağıtmadan, 10 Eylül 2010 tarihli bir habere değinmek istiyorum. 12 yaşındaki S., “kapıcı” kızı 11 yaşındaki Ebru’yu kendisiyle aynı model saç kestirdiği için kıskanarak merdivenden iteklemiş. Ayağı kırılan Ebru yürüyememe tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Peki, filmdeki çocuklar ne diyordu? “Bizi kimsenin dövmediği veya aşağılamadığı bir yere gitmek istiyoruz.” Çocuklar sadece fiziksel şiddetten değil manevi bir şiddetten de mustarip. Filmde yoksul çocukların karşısına başka yoksul çocuklar çıkarken, bu haberdeyse yoksul bir çocukla varsıl bir çocuğun karşılaşması var. Ama iki durumda da söz konusu olan şey, çocuk zalimliğiyle açıklanamaz; Ebru’yu iten S.’nin de, sokak çocuklarına zarar veren öbür çocukların da suçu yok. İki suçun da sebebi, sınıf ayrımı.
Suçun mekanına bakalım: Plaza Sitesi. Filmdeki sokak çocuklarının aksine Ebru’nun başını sokacak bir damı var ama üst sınıflarla aynı mekanı onlarla eşit derecede paylaşmaya hakkı yok gibi. Nitekim S., Ebru’yu merdivenden “aşağı” itmiş, bir anlamda “senin yerin aşağısı, yerini bil” demiş. Bunun nedeni de Ebru’nun, tıpkı filmdeki çocuklar gibi, üst sınıfların da sahip olmak istediği bir şeye sahip olarak eşitlik talep etmesi. Anca üst sınıfların sahip olabildiği bir şeye sahip olduklarında veya böyle bir hak talep ettiklerinde görünür olabiliyor alt sınıf.
Net asgari ücretin 11 bin 402 TL olduğu Mart 2023’te, Dersim Belediyesi kadrolu işçi maaşını yüzde 85 zamla 21 bin 200 TL’ye yükseltmişti ve o tarihte bu tutar, birçok üniversite mezunun aldığı maaştan fazlaydı. Ülkenin önde gelen bir üniversitesinden mezun küçük burjuva arkadaşımın tepkisi, “Bir işçi neden benden çok kazanıyor?” oldu. Ona göre, bir işçinin kendisiyle aynı parayı kazanması bile bir sorundu, sonuçta o “alt tarafı” bir işçiydi. Başka bir arkadaşıma da birilerinin daha varsıl olduğu için ötekilerin daha yoksul olduğunu anlatmaya çalıştım ama ikna edemedim (Bu iki arkadaşımın da 2023 seçimlerinde “işçi” partisine oy vermesiyse ayrı bir yazıda tartışılmaya değer). İşte burada Adorno’nun bahsettiği “baskıcı hoşgörü” söz konusu. Üst-orta sınıf bazı solcular, alt sınıfı kendi alanlarına sokmamaya meyilli. “Dersim’deki işçi o parayla Dersim’de ne yapacak ki?” diye sorarken, örneğin onun da kendisi gibi Bodrum’da tatil yapma ihtimalini baştan gözardı ediyor. İçten içe, evli evinde, köylü köyünde kalsın diyerek sınırlarını korumaya çalışırken (sınırları koruma isteğinin altında yatan duygu korku ama konuyu dallandırmayalım); evini temizlemeye gelenin, ofiste çayını getirenin alt sınıftan kişiler olduğunu ve onlarsız bir kent yaşamını aslında düşünemeyeceklerinin farkındalar ama onlarla mekan paylaşımının bundan öteye geçmesini tercih etmiyorlar.
Dünyanın Kralları’na dönersek, ninesinden kalan mülkün peşine düşen Ra’nın dediği gibi, “Hırsızlık yapmıyorum, hakkım olanı istiyorum.” Barınma gibi temel bir ihtiyacın zaten herkesin doğal hakkı olması gerekirken, halktan toplanan vergileri kendi cebine indiren, yandaşlara yediren ya da üzerinde yaşayan halkın tamamına ait olan ülke topraklarını ve mülklerini pazarlamaktan çekinmeyen iktidarlar mı, yoksa ekonomik zorluklarla yüzüstü bırakarak sadece hayatta kalabilmek için adeta suça teşvik ettiği çocuklar, –ünlü malum örneği bir kez daha hatırlayacak olursak– baklava çalan çocuklar mı, kim hırsız? Filmdeki çocukların, söz konusu eve ve arsaya ulaşana kadar, kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok zaten –birbirlerinden başka. Ra’ya, yanındaki çocukların kim olduğu sorulduğunda, “Onlar benim ailem,” diyor. Onları “kral” yapan da aralarındaki dayanışmadan aldıkları güç değil mi?

Otobiyografi (Makbul Mübarek, 2022)
Makbul Mübarek’in Otobiyografi filmindeki emekli general Purna ile malikanesindeki çocuk yaştaki hizmetkarı Rakib’in ilişkisine bakalım. Rakib’in ailesi yüzyıllardır Purna’nın ailesine hizmet etmiş, Rakib de sınıfının yerini bilmiş ve hizmet sırası ona gelmiş. Babası hapiste, generalse yakınında olunca Rakib kendisine rol model, hatta baba figürü olarak generali seçiyor. Purna da ona, “Benim genç halime benziyorsun,” diyerek onu adeta kendi oğlu yerine koyuyor, böylece erkek çocuğu olmayan generalin gücünü miras bırakacağı bir oğul ortaya çıkıyor.
General, emekli olmadan önceki askeri cunta döneminde önemli bir figürken, artık yaklaşan demokratik seçimlere girecek. Ülkemizde de alışılageldiği üzere, daha karnını bile doyuramadığı yoksul halkı etkilemek için büyük bir projeye başvurarak “hidroelektrik santrali” ile boy gösteriyor. Ne var ki, bunun için de halkın arazilerine el koyuyor ve karşıt sesleri bastırmak için elinden geleni yapıyor. Polisin de generale kendi “patronlarıymış” gibi davrandığı bir ortamda bu çok da zor değil. Halkın arazilerini ellerinden alıp hidroelektrik santrali kurmak isteyen adama hizmet eden Rakib’in haberi olmasa da babasının hapse düşme nedeniyse kendi arazilerini ellerinden almak isteyenlere karşı gelmesi olduğundan film, sınıf odaklı bir ironiyi ortaya koyuyor.
Dünyanın Kralları filminde değindiğim “herkes yerini bilsin” durumunun zıttını ele alıyor bu film. General, uşağını alt sınıftan çıkarıp kendi üst sınıfına ortak etmek istiyor ama bu iyi niyetli bir hamle değil, koşullu bir ortaklık. Rakib kendi sınıfına karşı üst sınıfı kollayan bir askere dönüşmeli. Nitekim ona, hizmetçi kılığı yerine bir asker ceketi veriyor, silah kullanmayı öğretiyor ve onunla satranç oynuyor.
Sınıfıyla birlikte mücadele etmek yerine sınıfına dünyayı dar eden adamın uşağı, hatta yer yer sözcüsü oluyor Rakib. Generaldeki güç zehirlenmesini fark etmek yerine onun gücüne öykünüp onun gibi olmaya çalışınca, kendi gücünü de denemek isteyerek kendi sınıfına ihanet ediyor. Arazilere el konulmasının zaten kıt kanaat geçinen halkta uyandırdığı öfke nedeniyle birisi generalin posterini yırtınca, bu kişiyi bulup generale ihbar etmeyi kendine görev ediniyor. Bu sadece, güce olan açlığını doyuracak bir gösteriden ibaret kalmayıp, bir çocuğun ölümüyle sonuçlanınca gözleri açılıyor.
[mailerlite_form form_id=11]
Anlatıya hakim mekan olan generalin evinin duvarında askeri üniformayla kendi dev resimleri asılı. Asker üniformasının sürekli güçlü erkek imgesini beslediği bu dünyada, kadınlar kayda değer bir rol oynamıyor. Filmdeki kadınlar ya aile bireyleri ya da gönül eğlendirilecek genç kadınlar; onların söz hakkı yok. Ama general ile uşağı arasındaki ilişkinin cinsel bir boyutu da var. Rakib’e silahını nasıl ateşleyeceğini tuhaf bir yakınlıkla göstermesi bir yana, generalin kendisine verdiği asker ceketini üstüne giyeceğinde onun yanında soyunup giyinmesini “istemesi” (her istek bir emir elbette) ve banyo yaparken ona yardım etmek için “izinsiz” içeri dalması da cinselliği, baskı kurmanın ve güç göstermenin bir yolu olarak ortaya koyuyor. Oscar Wilde’ın dediği gibi, “Dünyada seks dışında her şey seks ile ilgilidir. Seks ise güç ile ilgilidir.” General, çocuğa gücü devrederken, kendi gücünü her alanda hissettirerek bunu yapıyor (böylece sadece onu kontrol etmekle kalmayıp çocuğun güce karşı iştahını kabartıyor). İkilinin baş başa kaldığı evde general portrelerine ek olarak karanlık atmosferi, uzun koridorları ve gölgeli köşeleri de klostrofobik havanın, yani korkunun anbean hissedildiği bir ortam yaratıyor.
Filmin adının “Otobiyografi” olmasının nedeni, yönetmenin kendi ailesinin de uşak olarak çalışmış olmasından ziyade ülkesi Endonezya’nın bir biyografisini, yani kendi gençliğini karanlığa ve şiddete sürükleyen bir milleti ortaya koyması. Kağıt üzerinde diktatörlükten demokrasiye geçiş yapılmış ama gücü ve dolaylı olarak zenginliği elinde bulunduran tabakanın yarattığı korku ve baskı ortamı, sadakati de beraberinde getirince fiilen hiçbir şey değişmemiş. Veya değişmiş mi? İktidara sadık Rakib itaatsiz Rakib’e dönüşürken, generali öldürerek kendi sınıfının intikamını alıp halkının özgürlüğü için eyleme mi geçmiş oluyor? Yoksa, neredeyse generalden daha iyi silah kullanmasının verdiği özgüvenle Rakib (adı üstünde rakip) onu ortadan kaldırarak gücüne güç mü katıyor?
Her şekilde güç el değiştirmiş oluyor, generalden Rakib’e. Son sahnede Rakib hem evin hem cenazenin yani bütün mekanın sahibi gibi görünüyor. Yani iktidarı temsil eden evin ve evin dışında iktidara itaat eden insanların hakimi konumunda görünmesi, sadece gücün el değiştirdiğini ve aslında hiçbir şeyin değişmediğini gösterir gibi. General de kendisine neslini devam ettirecek bir oğul aramıyor muydu zaten? Ve bilindiği üzere, mutlak güç mutlaka yozlaştırır. Karşı koyması çok zor olan gücün yol açtığı yozlaşmanın nesilden nesile aktarılarak adeta bir gelenek halini aldığı bir ülke burası. Öte yandan, Rakib’in generali gücün mekanı olan evin içinde değil –el konulan veya el konulmak istenen ama özünde– halka ait olan arazilerde öldürmesi, halk için ve halk adına yapılan bir eylem olduğunu düşündürtüyor. Zenginden yoksula geçen güç söz konusu olduğunda, güç halk için hakkaniyetli bir şekilde mi kullanılacak, yoksa gücü devralarak sınıf atlayan yeni iktidar sahibi yine güç zehirlenmesi yaşayıp baskıyı sürdürecek ve sonraki nesillerden sorgusuz itaat mi bekleyecek? Film, bu sorunun yanıtını tam vermeden bitiyor. Bence bu, yanıta siz karar vereceksiniz dercesine, izleyiciye yöneltilmiş bir soru.
Peki, Rakib bu dönüşüm esnasında neler yaşadı? Kalk dendi kalktı, otur dendi oturdu, ye dendi yedi. Kendisine ait bir iradesi olmadı, olamadı, olamazdı. Yasanın bizzat generalin kendisi olduğu şehirden kaçabilmek için bir kimliği, pasaportu bile yoktu; generalin rızasını almadan yapacağı her şey yasadışı olacaktı.
Rakib, Necmi Erdoğan’ın “Sınıf Karşılaşmaları” adlı yazı dizisinde röportaj yaptığı, kaçak çalışan Moldovalı hizmetçi Olga’yı getirdi aklıma. Pasaportuna işvereni tarafından el konan Olga, “Geldiğimiz andan itibaren kendimize ait değiliz artık,” demişti. “Ortalıkta bana ait hiçbir şey olmamalı. Ben varım ama görünmez olmalıyım. […] Bizi görmek istemiyorlar çünkü biz bir hiçiz.” İradesiz bırakılarak, Rakib’in yaşadıklarının farklı bir versiyonunu yaşıyor. Sahibem dediği kişilerden izinsiz dışarı çıkamıyor, çıkarsa da bedeli kendisine ödetiliyor. “Çok zor alıyorum izin... Bir gün komşudaydım; o sırada sahibem eve gelmiş. Beni bulamayınca kızmış; evinin kapısını kilitlemişti. Ben kapıda kaldım. Telefon ediyorum; özellikle açmıyor. Bana işkence çektiriyor. […] Ameliyat oldum, inanmadı. […] Hastanede yatarken daha narkoz etkisi geçmemişti; arayıp bağırdı ‘Gel!’ diye.”
Devamı gelebilir…
[i] Film, Kolombiya’nın 2023’teki Oscar adayıydı.
Comments ()