Siyasi polemikten iptal kültürüne
Son yıllarda, özellikle sosyal medyanın hayatımızın öznesi haline gelişiyle “iptal kültürü”, “kensıllamak” ve “woke” kavramları sıkça kullanılır oldu. Twitter’da yeterince vakit geçiriyorsanız malum gürültüye ve gürültünün doğurduğu bu kavramlara aşinasınız demektir. “İptal kültürü” kavramı kabaca belirli bir grubun beğenmediği, doğru bulmadığı, katılmadığı fikirleri ve bu fikirleri üreten kişileri/kurumları/grupları dışlaması olarak tanımlanabilir. “Woke” ise belirli olaylara karşı “tetikte, uyanık” olmak gibi anlamlar taşıyor. Sosyal medyayla beslenen iki kavramın da ortaya çıkış amacından saptığını, sol düşünceye karşı saldırı ya da onu küçümseme amacıyla kullanıldığını görüyoruz. Bir başka deyişle, bu kavram setlerinin özellikle sol kültürü yıpratmak amacıyla araçsallaştırıldığına tanık oluyoruz.
İçinde yaşadığımız çağ, sosyal medya aracılığıyla hemen her gün "iptal edilecek" birini veya konuyu bulmaya teşne bir toplam oluşturdu. Özellikle eleştirilecek kişi sol cenahtan geliyorsa söz konusu saldırı dalga dalga büyüyebiliyor. Kapitalizm eliyle büyüyen iptal kültürü sol değerleri küçümsemenin bir aracı haline gelirken, Türkiye'de iktidarın politikaları, sosyal medya aracılığıyla izlenmeyen videolar, okunmayan yazılar, öncesi veya sonrası araştırılmayan fotoğraflar ve tık haberciliğiyle besleniyor. Eksik bilgi ya da kasıtlı manipülasyon bu işin harcı işlevini görüyor.
Saldırılar, sola vurmanın dayanılmaz hafifliği sayesinde iktidar ve ortakları tarafından da meşrulaştırılıyor. Solun tarihi, kavramları ve figürleri zamanı geldiğinde bir bir yıkılmak isteniyor. Bir bakıyorsunuz Yılmaz Güney’in üstü çiziliyor, başka bir gün İsrail’in şiddetine karşı durduğunuz için Hamasçı oluyorsunuz. Diyalektik bakış açısından ziyadesiyle uzak, eksik bir tarihsellik, çarpık bir neden-sonuç ilişkisiyle bazı kişilerin terörist veya darbeci olmaları, kadın düşmanı ilan edilmeleri an meselesi. Oysa tarih de, insanlar da hatalarıyla ve doğrularıyla oradalar.
Karşı cephenin tüm bu saldırıları yetmezmiş gibi, son yıllarda solun içinden büyüyen karşıt seslerin de tarz değiştirdiğine tanık oluyoruz. Günden güne bir üslup sorunu haline gelen bu tutum, sol içi polemiklerin de iptal kültürünce ele geçirilmesine zemin hazırlıyor. Türkiye soluna ait tartışmaların, polemiklerin kaba ve mesnetsiz bir dışlama pratiğine dönüştüğünü görüyoruz.
Peki, sınırı nerede çizmek gerekiyor? Başka bir deyişle, polemiği iptal kültürüne dönüştüren şey ne? Sol içi nitelikli polemikler belli bir hedef doğrultusunda yapıldığında teoriyi besler, siyasal adımları güçlendirir. Sol değerlerin yerleşmesinde polemiğin önemi büyüktür. Marx'ın ve Lenin'in yazdıklarında safları sıklaştırmak, hattı keskinleştirmek ve sorunlara çözüm yöntemi geliştirmek üzere hiçbir polemikten kaçınılmadığını görürüz. Yani mesele kavganın verdiği haz değildir, nesnel bir zemini vardır.
Son zamanlarda sol içinde büyüyen kavgada bu nesnellik zemininin kaybolduğunu görüyoruz. Eleştiriler, iptal kültürünü beslemeye başlarken konu edilen öznenin geçmişi bir çırpıda siliniyor, mesele de zamandan ve mekandan koparılıyor. Seçim dönemindeki YSP-TİP tartışmalarında, Ahmet Şık’ın Cumartesi Anneleri eyleminde polisle olan fotoğraf karesinde, YSP Milletvekili Sevilay Çelenk’in voleybol milli takımı maçı sonrası yaptığı sosyal medya paylaşımında, TKP’ye yönelik “milliyetçi”, TİP’e yönelik “Hamasçı” suçlamaların hiçbirinde nesnel bir zemin olduğu söylenemez. Bu örnekler çoğaltılabilir, değişebilir fakat değişmeyen şey örneklerin tamamında içi boşaltılmış kavramlar aracılığıyla saldırıların yaşanmış ve yaşanacak olması. Yani bütün ömrünü mücadeleye adamış, bu sebeple türlü bedeller ödemiş öznelerin tek bir olayla, görüntüyle, birkaç cümlelik bir paylaşımla “faşist” veya “ırkçı” ilan edilmesi, üstelik bu ilanın aynı politik çevrelerden yükselmesi için birkaç tweet yetebiliyor artık.
Hakikatin üstü örtülürken
Peki, polemik kültürü nasıl bu denli dejenere oldu? Bu teorik görünümlü iptal etme arzusunun altında belli başlı nedenler var elbette. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kapitalizmin temel hedefi liberalizasyon hamlelerinin bir bir hayata geçirilmesiydi, elbette sol da bundan nasibini aldı. Sola yönelik sistematik saldırılar ve sol değerlerin erozyona uğratılması sol içi polemik kültürüne de zarar verdi. İçi boşaltılmış kavramlarla değersizleştirilen tartışmalar geçer akçe oldu. 1960’ların Türkiyesi'nde hangi sosyalist düzenin bizi daha ileriye taşıyacağını tartışırken, artık devrimcilik için antiemperyalizmin nasıl ve neden önkoşul olduğunu anlatırken buluyoruz kendimizi. Solun temel değerlerinin tartışmaya açılması ve kavramların içinin boşaltılması, birini “faşist” diye suçlarken bir fotoğraftan ya da üç cümlelik bir paylaşımdan bunu çıkaramayacağımız nesnelliğini de yok ediyor maalesef.
Bu iptal dalgasının bir nedeni de kişisel hırslarını devrimciliklerinin önüne koyanlar oldu. Devrimci dayanışmanın yerini birbirinin devrimciliğini beğenmeme hali aldı, hamaset tuzağına düşen bu saldırılar polemik kültüründen ve ilericilikten uzaktaydı. Tartışmayı zenginleştirmeyen, sadece tartışmış olmanın verdiği hazza takılanlar dayanışma kültürüne de zarar veriyor. Polemik yapıyoruz derken bireysel hırsları sebebiyle belli kitleleri arkasına almak için akbabaların önüne et atar gibi yoldaşını ortaya atan, kendi dar siyasetsizliğiyle koca bir sınıf siyasetinin üstünü kapamaya çalışan bir kitleyle karşı karşıyayız artık. Üstelik bu saldırılar malum kişilerin kendini yargıç pozisyonuna getirip, diğerlerinin solculuğunu yargıladığı bir hale kadar varabiliyor. Bu “yargıçlar” tabii ki arzu ettiklerini, inandıklarını hakikatin önüne koyuyorlar; canları nereden isterse insanların solculuğunu oradan sınıyorlar.
Solda iptal kültürünün büyümesine neden olan bir diğer unsur da tık avcılığına soyunan medya. Sosyal medya paylaşımlarının art arda sıralanmasıyla oluşturulmuş, muhatabı aranmaya zahmet dahi edilmemiş ve nefret dilinden beslenen başlıklarla oluşturulan yeni nesil habercilik anlayışı bu iptal değirmenine bolca su taşıyor. Bu anlayış hakikatin üstünü örtmekle kalmıyor, belli bir niyet doğrultusunda manipülasyonu da besliyor. Bu manipülasyon hiç de örtük olmayan bir şekilde solun değerlerinin aşınması gibi kirli bir hedefe hizmet ediyor. Söz konusu habercilik, solun ne dediğini, eylemlerini yurttaşa ulaştırmaktan çok mesnetsiz saldırının öznesi olmayı tercih ediyor. Büyüyen bir işçi eylemi haberine yer vermektense, sol içi kavgayı görünür kılmaya hevesli bu anlayış solun kitleselleşmesinin önünde bir engel olarak duruyor.
Teori geriye düşerken
Polemiğin içinin boşaltıldığı, ne işe yaradığı pek belli olmayan "iptal etme" eğiliminin normalleştirildiği bu düzende, nefret ve dışlama/yerinden etme dalgasının çok ağır sonuçları var elbette. Örneğin, teoriyi ilerletmek ve zenginleştirmek yerine geriye götürüyor, devrimci dayanışma kültürünü de aşındırıyor. Halbuki sınıf siyasetinin devamlılığı için tartışmaları doğru konumlandırmak ve nesnel bir zeminde yürütmek temel şart. Her şeyin hızla tüketildiği, kullanım ömrünün dolduğu bu dönemde ömrünü bu memlekete ve mücadeleye adamış bazı isimleri sürekli kürsüye çıkarıp yargılamak, her defasında tekrar tekrar devrimciliklerini sorgulamak ve savunma beklemek, savunduğumuz değerlerden uzaklaşırken üslup olarak da kavga ettiğimiz tarafa yaklaşmak gibi bir tehlikeyi doğuruyor.
Barışı anlatırken kendi cephemizde barışmayı bilmek, savaşa karşı çıkarken kendi içimizdeki savaşa karşı çıkmak, emeği savunurken yanımızdakinin mücadeleye verdiği emeğe kıymet vermek, ötekileştirmeyle mücadele ederken önce kendi dilimizi yontmak ve düzeltmek, eleştiriyi yaparken hamasetten arınmak savunduğumuz değerlerin içeriden dışarıya doğru yansımasını sağlayacaktır.
“Aynanın sırrı nedir ki/Kırıldığında/Beni bile göstermediği zaman” diyor Can Yücel. Teorinin sakinlik içinde büyümeyeceği kesin. Bir diğer kesin olan şey de teoriyi büyüteceğiz derken aynayı kırmak ve kendimizi görememek. Birbirinin devrimciliğini yargılama kibrinin her şeyin önüne geçmesine izin vermeden, aynayı kırılmadan taşımaya ve mücadeleyi devrimci dayanışmayla ilerletmeye devam etmeli ki savunulan tüm değerlerin gerçekten bir anlamı olsun.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()