Sokak siyaseti “kendiliğinden” çıkışlarla yetinemez
Uzunca bir süredir gençlerin siyasetle ilişkisi birçok açıdan konuşuluyor, parti politikalarına dahil ediliyor, seçim çalışmalarında kullanılıyor. Sosyolojik açıdan anlamlandırma çabası, gençleri depolitize edip sosyolojik bir tahlil nesnesine indirgeyen kuşak analizlerine maruz bırakıp, “ilgisiz” olmasından “muhteşem” olmalarına kadar farklı sıfatlara başvuruyor.
Gençlerin “politik mi, yoksa apolitik mi?” olduğu sorusu, günümüzün hegemonya krizine dair yüzeysel bir tartışmadan öteye geçmez. Neoliberal çağın post-politik paradigması, yani siyasetin teknik bir idare meselesine indirgendiği, sağ ile solun birbirine iyiden iyiye benzeştiği bu dönem küresel ölçekte çoktan kapanış evresine girmiştir. Bugün siyasal antagonizmalar yeniden keskinleşmiş, toplumsal kutuplaşma sistemin olağan bir işleyişi halini almıştır. Ancak bu dönüşüm klasik anlamda bir politikleşme olarak ele alınamaz. Zira 20. yüzyılın modernist politik pratikleri, 21. yüzyılın çoklu krizleri içinde çözülmüş, yerini de farklı mücadele biçimlerine ve yeni özneleşme süreçlerine bırakmıştır.
Bu bağlamda, gençlerin karşı karşıya olduğu geleceksizlik günümüz toplumsal mücadelelerinin asli itici gücü haline gelmiştir. Tunus’tan Yunanistan’a, Şili’den Nijerya’ya kadar geniş bir coğrafyada prekaryalaşmış genç kitleler, yalnızca kendi sınıfsal çıkmazlarının değil aynı zamanda sistemin ürettiği yapısal tıkanıklıkların da izdüşümü olarak sokağa çıkmaktadır. Eğitimini tamamlamış ancak ekonomik bağımsızlığını kazanamayan, sürekli bir güvencesizlik döngüsüne mahkum edilen bu kesimler, kitlesel hareketlerin öncülüğünü üstlenmektedir. Esasen bu olgu da yeni değil, tarihsel olarak bilinen ancak her defasında göz ardı ettiğimiz bir hakikat. Güvencesiz dönemlerde politik özneleşme süreci, düzenin mevcut yapıları içinde kendine bir gelecek tahayyülü kuramayan genç kuşakları harekete geçiren bir işlev görür.
19 Mart’taki Beyazıt eylemi ve ardından gelen büyük miting, bu şaşkınlıkları tam da yerli yerine oturttu. İstanbul Üniversitesi’nde polis barikatını aşan kıvılcım, birkaç üniversitenin daha eklenmesiyle Saraçhane’den “Taksim’e” diye bağırdı ve birkaç gün içinde binlerce öğrenci Beyazıt Meydanı’nda buluştu. “Memlekete uzak” diye nitelenen ODTÜ, okulun dışına çıkarak Kızılay’a yürüdü. Yıllardır süren baskıcı üniversite yapıları neredeyse bir anda dağıtıldı. “Kendi dünyalarında yaşadığı” iddia edilen vakıf üniversiteleri, bulundukları yerlerde büyük yankı uyandırdı. Öğrencileri yok sayan yöneticiler, kararın kimlerin elinde olduğunu bir kez daha gördü. Türkiye’nin dört bir yanından gençler sessizliğin bir çözüm üretmediğini söyledi.
Bu hareketle birlikte Gezi her an her yerde karşınıza çıkabilen, geçmişten güç alan bir anlama dönüşüverdi. Direnişin, felaketi durdurup geleceği inşa edebilmesi için önce geçmişe dönerek, Gezi gibi özgürlük anlarından güç alması ve ezilenlerin mirasından beslenmesi gerekir. Fakat geçmişte kalanın tekrarı hepimizi bugünün iktidar ilişkilerinden kaçışa götürebilir. Gezi ile bugün arasında toplumsal güç ilişkileri bakımından muazzam farklılıklar var. Bugünün mücadelesini geçmişe indirgemek onun yaşamsallığına müdahaledir.
Gezi’nin belki de en büyük handikaplarından biri, kurumsal siyasetin dışında ve ona rağmen gelişen “sokak siyasetinin” basit bir toplumsal patlama formuna indirgenmesi, herhangi bir gelişme karşısında öfkesi kabaran toplulukların kendiliğinden sokağa çıkması olarak anlaşılmasıdır. Oysa sokak siyaseti, yalnızca apansız gelen bir infial hali değil kolektif bir öznenin inşa sürecidir. Direniş, kendiliğinden bir reaksiyon olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir toplumsal ve siyasal karşı-hegemonya hattına evrilmedikçe sistemin sınırlarını aşan bir dönüşüm yaratamaz.
Gerçek bir sokak siyaseti, örgütlenmeyi, koordinasyonu ve kolektif direniş mekanizmalarını gerektirir. Halkın yalnızca tepkisel olarak değil kendi kaderine kolektif biçimde el koyabileceği alternatif hareketini inşa etmesi zorunludur. Direnişin kaderi, onu araçsallaştırmaya çalışan kurumsal siyasetin sınırları içinde değil halkın doğrudan siyasal ve ekonomik örgütlenme kapasitesinde belirlenmelidir. İşte tam da bu nedenle, sokak siyaseti kendiliğinden çıkışlardan ibaret olamaz; o, bir mücadele pratiği olarak sistemin kriz anlarını aşan ve onu yapısal bir dönüşüme zorlayan politik bir hat inşa etmekle yükümlüdür.
Gezi sürecinin taşıdığı en önemli miras, hareketin kendini sürekli dönüştürme kapasitesidir. Yıllardır baskılanan ve içinde büyük bir öfke biriktiren gençlik, şimdi ani bir politik ivmenin sarhoş edici etkisini yaşıyor olabilir. Olması muhtemeldir. Ancak, bu hareketin sürekliliğini sağlamak için yalnızca kendiliğinden kalkışmalar yeterli değildir; mücadele, stratejik bir örgütlülükle derinleştirilmelidir. Yıkıcılık, devrimci bir kuruculuk bilinciyle harmanlanmalı; cesaret, stratejik akılla birleşmeli; geçici yükselişler, sürekliliği olan örgütlü bir iradeyle tahkim edilmelidir. Aksi takdirde, parçalı ve istikrarsız bir mücadele hattı, sistemin karşıt güçleri tarafından kolayca sindirilebilir.
Ancak esas sorun, bu direnişi sürdürülebilir kılacak politik ve örgütsel formların eksikliğidir. “Genel grev” talebini bir hayal ya da soyut bir mit olmaktan çıkarıp fiiliyata dökecek maddi koşulların olmayışı, yani emekçilerin bir sınıf olarak kolektif bir özne gibi hareket edebilme kapasitesindeki gerileme, yalnızca direniş altyapılarındaki çözülmenin bir yansıması değil siyasal yönelimlerin de belirleyici bir sonucudur. Bu zaaf, kurumsal muhalefetin stratejik tercih ve önceliklerinin ister istemez öne çıkmasına neden olmakta, böylece sokağın iktidarla yürütülen hegemonya mücadelesinde bir pazarlık kozu olarak araçsallaştırılması riskini artırmaktadır.
Bu nedenle direnişin yalnızca ani patlamalarla değil, uzun soluklu bir mücadele hattıyla örgütlenmesi gerekir. Emekçi hareketi, yalnızca kendiliğinden tepkilerden ziyade üretim süreciyle doğrudan bağlantılı bir direniş hattı kurabildiğinde gerçek anlamda bir tarihsel kırılma yaratabilir. Burada kritik olan, halkın örgütlü mücadelesini yalnızca belirli anlarla sınırlı tutan değil onu süreklilik arz eden bir direniş kapasitesine dönüştüren mekanizmaları yaratmaktır.
Saraçhane’de, sokaklarda ve üniversitelerde gözlemlenen faşist yönelim, münferit ve geçici bir sapma değil tarihsel sürekliliği olan bir olgudur. “Aşırı sağ” veya faşist hareketlerin yeniden örgütlenmesi, II. Dünya Savaşı sonrası yeraltına çekilen faşist damarların 1970’lerden itibaren yeni koşullara uyarlanarak yeniden sahneye çıkmasıyla belirginleşmiştir. Avusturya'daki kısa süreli koalisyon hükümetleri gibi örneklerde görüldüğü üzere, faşizan hareketlerin kitle desteğini genişletmesi, seçim mekanizmalarına eklemlenmesi ve toplumsal tabanını tahkim etmesi, neoliberal saldırılar ve sistem krizleriyle paralel seyretmiştir.
Bu süreç yalnızca bağımsız faşist partilerin yükselişiyle değil, geleneksel burjuva siyasetinin de giderek daha fazla otoriterleşmesiyle karakterize edilmiştir. Bugün Macaristan, Polonya, Hindistan, Türkiye ve Rusya’da gözlemlenen, klasik liberal-demokratik normları aşındıran, baskıcı, otoriter ve milliyetçi-şoven iktidarlar, sermayenin krizine verdiği reaksiyonun en sert biçimlerini temsil etmektedir. Bu rejimler, bir yandan kitlesel gözetim, baskı ve kontrol mekanizmalarını tahkim ederken, diğer yandan sermaye düzeninin sürekliliğini sağlamak adına gerici ve faşizan pratikleri meşrulaştırmaktadır.
Hareketin birliğini korumak ve ayrımcı söylemlere yer vermemek elbette fazlasıyla önemli. Mesele sadece kalabalıkları harekete geçirmek değil, aynı zamanda düşünmeye teşvik etmek. Bu gençlerin cesaretini bilgiyle, iradelerini yöntemle, kararlılıklarını kolektif bir bilinçle güçlendirmek gerekiyor. Ancak irili ufaklı faşist örgütlenmeleri de gelip geçici veya ehemmiyetsiz görmemek, küçümsememek önemli. Kendini bu direnişin içinde gösteren, söylemleri direniş içerisinde baskın bir hal alan faşizan eğilimler tam da bugünün politikalarının ruhunu yansıtıyor. Türkiye’de uzun zamandır sağ ve solun bulanık ifade aldığı bir politika yürütüldüğü aşikar.
“Kasabaya dönen cani tekerrür eden faşizmdir aslında. Kasaba halkının uzlaşma eğilimiyse faşizmin normalleşmesinin sonucudur. Antifaşist geleneğin tahribi, faşizmin yeni suretlerinin makul ve meşru görünmesinin önünü açmıştır. Siyaseten evsiz kalmış olanlara faşizmi yeniden sığınak hale getiren şey de antifaşizmin gerileyişinden başka bir şey değildir.” –Foti Benlisoy, “Antifaşizmin gerileyişi, faşizmin normalleşmesi”, birartibir.org
Tam da bu sebeple antifaşist karakteri muhafaza eden eylemliliği ve mücadeleyi yaratmaya ihtiyacımız var. Türkiye’de milyonlarca genç, bugünkü siyasi yapının değişmesi gerektiği konusunda hemfikir fakat nasıl bir yol izlenmesi gerektiği sorusunun yanıtı antifaşist mücadelenin omuzlarında.
Bu tehdidi püskürtmenin ve toplumsal mobilizasyonu sürdürülebilir kılmanın tek yolu, hareketin kendi iç dinamikleri aracılığıyla direnç odaklarını tahkim etmek ve kolektif mücadele mekanizmalarının inşa edilmesidir. Saraçhane ve Maltepe eksenli siyasal kümelenmelerle doğrudan bir hegemonya mücadelesine girmeksizin fakat alternatif bir mücadele hattını görünür kılacak örgütsel mücadelenin inşası elzemdir. Bu doğrultuda devrimci potansiyeli taşıyan, yazının başında işaret edilen tarihsel kırılma, yani öğrenci-gençlik hareketidir. Hareketi başlatan onlardır, yeni bir mücadele hattı örecek ve tarihsel özneyi yeniden inşa edecek olan da büyük ihtimalle yine onlar olacaktır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()