Solun krizi seçimlerle çözülür mü?
Sonsuz bir seçim döngüsü içindeyiz, bitmeyen bir seçim kampanyasının figüranlarına dönüştürüldük. Niteliği yerle bir olmuş tartışma programlarını izlemek, adayları tanımak ve pek tabii oy vermekle yükümlüyüz. Neticede siyasetin öznesi olmamız istenmiyor ama nesnesi biziz.
Düzen siyasetine baktığınızda kişileri görürsünüz. Çözümler, ilkeler, ideolojiler üzerinde yükselen bir siyasete değil bireyler üzerine inşa edilen bir siyasete tanık olursunuz. Önümüzde yerel seçimler var. Kent tasavvurundan çok kişileri konuşuyoruz mesela. Ne kadar etkili kişiler olduklarını, kimin ahbabı olduklarını tartışıyoruz çünkü düzen siyaseti dediğimiz şey bizi buraya hapsediyor, bakışımızı başka bir yere çevirmemize olanak tanımıyor. Üstelik bireylerin yarıştığı bu seçimler öyle önemli ki “Seçime kadar susalım”, “Aman seçim bitene kadar idare edelim” anlayışından da sıyrılamıyoruz. İşsiz olan, yoksul olan, sürekli kayıplar yaşayan, özgürlüğü elinden alınan, tüm bunlara rağmen yine de idare etmesi gereken biziz. İki seçim arasına sıkıştırılan şey sadece ihtiyaçlarımız veya sorunlarımız değil hayatlarımız.
Seçimleri boş verelim, kayıtsız kalalım demek istemiyorum ama seçimleri bir uğrak noktası gibi değil de siyasetin tamamı gibi görmenin getirdiği politik görünümlü derin bir apolitikleşme çukurunun dibinde olduğumuza dikkat çekmek niyetindeyim. Siyaset eşittir seçimler hali zaten 20 küsur yılını devirmiş iktidarın ürettiği söylemin ve pratiğin peşine takılmaktan öte bir durum değil. Zaten siyaseti ve çözümü seçime indirgediğimizde baştan kaybediyoruz.
Seçimler siyaset yapmanın araçlarından biriyken, artık siyasetin ana odağı ve amacı oldu. Bu durum en çok da iktidarın işine yaradı. Yerli ve milli iktidarımızın en büyük kazancı bana kalırsa buydu, sürekli kaybettiğimiz bir alana hapsolmamız, yenilmemiz, yılgınlığa düşmemiz… Sınırlarını düzen siyasetinin çizdiği bir alanın içinde “politize olmuş” gibi hissetmemiz, düzen dışı bir siyaset ihtimalini artık düşünmememiz… Artık yalnızca seçim zamanlarında değil, seçim olmadığında da seçim varmış gibi bir siyaset anlayışı arz-ı endam ediyor ülkemizde. “Yarın seçim varmış gibi çalışacaksın” sözü ne güzel anlatıyor bu çukuru. Belki de yarın seçim varmış gibi değil, bugün içine düştüğümüz karanlıktan çıkmak için yarın düzenin dışına bir adım atmamız gerekiyordur.
[mailerlite_form form_id=10]
Peki, siyaset seçimlere hapsedilmişken sol nereye bakıyor? Ya da şöyle soralım: Türkiye solunun içinde bulunduğu ve büyük bir çoğunluğun da reddetmeyeceği mevcut kriz seçimlerle çözülür mü?
Türkiye solu, sürekli değişen ülke gündemine adapte olmaya çalışıyor. Fakat ülke gündemi hep seçim odaklı olduğundan solun asıl gündemi ile ülkenin gündemi arasındaki makas gitgide açılıyor. Açılan bu makası daraltma telaşı, solun da düzenin özneleriyle aynı kulvarda yarışmaya heveslenmesine neden oluyor. Hal böyle olunca, ne uzun koşunun anlamı kalıyor ne de başka kulvarın. Başka kavgaların nesnesi olurken kendi kavgamızı ve özne oluşumuzu unutuyoruz. Türkiye’de muhalif yurttaşların elinde kalan tek direniş biçiminin sandık olduğu tezi bizi her defasında hükmen mağlup ilan ediyor. Başka direniş kanallarının olmadığını kabullenen bu anlayış kitlelerin sistem tarafından içerilmesini de pekiştiriyor. “Seçim bitene kadar, dereyi geçene kadar” anlayışı tavizi bol, ideolojisi, devrimciliği, ilkeleri sakatlanmış, mücadeleden arındırılmış bir siyaset bırakıyor bize. Bu siyaset, varoluşu itibarıyla sakat çünkü değiştirme, dönüştürme gücü yok, devrimci içerikten de yoksun.
Halihazırda örgütlenmemiş, kitleleri arkasından sürükleyemeyen bir sosyalist partinin seçim döneminde yaptığı propaganda sonrası aldığı sonuç insanlarda hayal kırıklığı yaratıyor. Çünkü seçimlerin “çok önemli” olduğu fikri kişiyi sonuca bakmaya itiyor, gördüğü sonuç da kaybetmişlik hissini pekiştiriyor. Bu yüzden doğru tarafa bakmak, peşi sıra örgütlenmeyi de tetikleyecek bir eylem.
"İnsanların elinden tüm direnme araçları alındı, sadece oy vermek kaldı" anlayışı solun kendisini de sorgulamasını gerektirmiyor mu sahiden? Farklı direniş kanallarıyla bugünü beslemek, yeni kapılar açmak solun işi değilse kimin işidir? Seçimlere bu kadar önem verme hali, seçimin ertesi günü toplumda görülen “Yoruldum artık, siyasete dair bir şey duymak istemiyorum” gibi apolitik tavırları da besliyor. Süreç neredeyse hiç değişmeden şöyle işliyor: Seçim aralarında umutsuz kitleleri tekrar sandığa gitmeye ikna et, seçimden sonra tekrar apolitikleşme ve umutsuzluk, seçim yaklaşırken tekrar sandığa bağlı bir umut dalgası…
Peki, ne yapalım? Öncelikle temsiliyetin tek başına bir anlam taşımadığının vurgulanması gerekiyor. Hakiki değişimin sandıklarla değil, örgütlü kitlesel hareket ve etkin mücadeleyle mümkün olduğunun her defasında tekrar edilmesi önemli. Hatay’da yaşananlardan sonra Hatay’ı seçime sıkıştırmak ya da İliç’de toprak altında cesetleri dahi bulunamayan işçiler varken seçim gündemine odaklanıp hayatı sekteye uğratamıyorsak sandıkların da, temsiliyetin de pek bir anlamı kalmıyor. Temel hedef oy oranları, hatta sosyalist belediyecilik falan değil kitlelerin tekrar nefes alacağı alanları yaratmak, direniş kanallarını genişletmek, örgütlülüğü işlemek, kitlelere mücadele imkanları yaratmak olmalı. Bu görev de ne kadar bir krizin içinde olursa olsun devrimci mirasına sahip çıkan Türkiye solunun üzerine düşüyor.
Kısacası ne Türkiye’nin ne de solun krizi seçimlerle çözülebilir. Çözüm bizi müşteri haline getirenlere karşı yurttaş olduğumuzun farkındalığıyla, tek yurttaşlık görevimizin seçim günü sandığa gidip oy vermek olmadığı bilinciyle gelişecek. Hayatı durduracak gücün bizde olduğu, egemen sınıftan bağımsız bir toplumsal iradeye duyduğumuz ihtiyaç tüm çıplaklığıyla karşımızda. Bu irade öylesine güçlü olmalı ki egemen sınıfı tehdit edebilsin, gerektiğinde hayatı askıya alabilsin, sarsabilsin. Yerelden genele tüm hücrelerimize kök salan kapitalizme karşı elimizdeki tek şey sandıklar değil. Elimizdeki en önemli güç kolektif bir iradeyi örmenin anlamını, önemini kavramak. Şairin de dediği gibi: “Oy pusulalarını ve seçimleri bırak/ Evet/ Seçimleri özellikle bırak / Çünkü açlık çoğunluktadır.” Memleketi gerçekten değiştirecek olan güç de işte bu çoğunluktadır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()