Sosyal medya ve popülerlik paradoksu: Doğruluk mu, cesaret mi?
Bu kız ne iş yapıyor? Hiç, sadece ünlü. Bu sorunun 2000’li yıllarda Kim Kardashian için sorulduğunu hatırlıyorum. Belirli bir mesleği ya da yeteneği olmayan bir insanın “başarısının” sorgulandığı dönemlerdi bunlar. Reality show’ların dönemi… O zamanlar birçoğumuz hâlâ Kim Kardashian’a meslek seçmeye diretirken, bazılarımız popülerliğin kendisini bir mesleğe dönüştüren yeni düzene ayak uydurmaya başlamıştı bile. Kim Kardashian da boş durmamış, bu yeni düzenin yani sosyal medya döneminin ilk yıldızlarından olmuştu.
Sosyal medyanın popülerliği kısmen demokratikleştirdiği söylenebilir herhalde. Zira reality show döneminde belirli bir yeteneğiniz olmadığı halde ünlü olabilmek için en azından ultra-zengin bir arkadaş edinmeniz ya da programa kapağı atabilmenizi sağlayacak bir eleme sürecinden geçmeniz gerekliydi. Şöhret, yine belirli bir zümrenin elindeydi. Sosyal medya ise kitlesel iletişimi kolaylaştırarak bu alanı herkese açtı. Popülerliği mesleğe dönüştürme imkanını bir avuç insanın elinden alıp, bir anlamda avucunda telefon olan herkese bahşetti. Böylece influencer’ların dönemi başladı…
Popülerlik başarının bir sonucu değil artık, çıkış noktası. Hatta başarının ta kendisi, bir norm. Hatta karşılığında bir şey alıp, satabileceğiniz, takas yapabileceğiniz bir emtia, para birimi, malvarlığınızın bir parçası. Hatta öyle belirgin bir rol değişimi olmuş ki yetenek ile popülerlik arasında, artık popüler insanlara mesleklerini sormayı bırakmış, meslek sahibi insanlara popülerliklerini sormaya başlamışız gibi görünüyor.
Popülerlik bir zamanlar başarının ödüllendirici bir kriteri ya da sonucuyken, sosyal medyanın karanlık yüzü popülerliği de bir paradoksa dönüştürebiliyor. Popülerlik paradoksu, sosyal medyada sesi en çok çıkan, en görünür kişilerin, gerçek yetkinlikleri eksik kalsa bile kendilerinden yetkin kişilerden daha başarılı algılanması olarak tanımlanıyor.
Sosyal medya algoritmaları, doğası gereği, başarı konusunda yalnızca görünürlüğü ölçebiliyor. Yeteneği popülerlik ekseninde değerlendirebilen bu sistemlerde, başarılı olabilmek için dikkat çekme sanatını icra edebilmek gerekiyor. Bu nedenle insanlar gerçek yeteneklerini geliştirmek yerine başlı başına bir yetenek haline gelmiş olan “dikkat çekme ve popüler olma” alanına yatırım yapmayı tercih edebiliyorlar. Bu paradoks, özellikle yeteneğin işin kalbinde yer aldığı yazarlık, oyunculuk, müzisyenlik gibi mesleklerde yaratıcılığa verdiği zarar açısından da eleştiriliyor.
Örneğin, müzik sektöründe genç sanatçıların artık “ilk hedef popülerlik” amentüsüyle, müzik yaratım sürecini Tiktok algoritmalarını memnun edip viral olabilecek 15 saniyelik videolara indirgeme eğiliminde olduğundan bahsediliyor. Hatta buna modern pop müziğin Tiktokifikasyonu deniyor. Britanyalı müzisyen Jake Bugg, özellikle yeni çıkan müzisyenlerin müzikleri yerine sosyal medyada üretecekleri içeriklere odaklanmak zorunda bırakıldıklarını söyleyip, bunun sanata ve yaratıcılığa verdiği zarardan şikayet ediyor. Jake Bugg “o zamanlar hiç sosyal medya takipçim yoktu ama bugün her şey bunun üzerine kurulu” derken “ilk albümümü bugün yayınlamaya çalışsaydım aynı başarıyı elde edemezdim” diye ekliyor.
Bob Dylan’ın hayatını anlatan A Complete Unknown filminde Timothée Chalamet ile başrolü paylaşan genç oyuncu Elle Fanning de sosyal medya görünürlüğü stüdyo tarafından yeterli görülmediği için mesleğin başında kaybettiği bir rolden bahsediyor. Oyuncu Susan Sarrandon “Artık oyuncu seçmelerinde, yaratıcı süreç ve yetenekle hiçbir ilgisi olmayan şeylere, kaç takipçi sayınız olduğuna bakıyorlar” diyerek feryat ediyor. Stranger Things oyuncusu Maya Hawke çekmek istediği filmin yapımcılarının eline, finanse edecekleri filmin oyuncularının toplam kaç takipçi sayısı olması gerektiğine ilişkin bir dosya tutuşturduğunu anlatıyor. Game of Thrones’un Jorah Mormont’u Iain Glen ise sinema sektörü için son noktayı koyuyor: “Oyunculuk Instagram jenerasyonundan önce daha iyiydi.”
[mailerlite_form form_id=10]
Popülerliğin yetenekten rol çaldığı en şaşırtıcı yaratıcı mecra da edebiyat. Hatta dünyaca ünlü yazarların sosyal medyayla ilişkisi durumun neredeyse bir can pazarına döndüğünü, yazarların yaratıcılıklarını görünürlükten korumak için aktif çaba gösterdiğini gösteriyor.
Paula Cocozza, 2019 tarihli makalesinde, Instagram ve Twitter’ın yeni fikirlere ve kitlelere açık erişim sağlaması açısından olumlu olduğunu kabul ediyor, ancak sosyal medyada yazan bir yazarın aynı anda bir sonraki kitabını yazamayacağını iddia ediyor. Dünyaca ünlü yazar Zadie Smith sosyal medyanın hata yapma hakkını elinden aldığı için yaratıcılığını baltaladığını açıkça dile getirirken, Salman Rushdie benzer sebeplerle Twitter’ı bıraktığını açıklıyor. Dünya çapında çok okunan Geceyarısı Kütüphanesi kitabının yazarı Matt Haig de çareyi telefonunu dolaba saklamakta bulmuş. “Problem sosyal medyanın size kısa vadeli bir takdir hissi vermesi. Bir kitap yazmak son derece yavaş ve uzun soluklu bir süreç, bu yüzden internette yazmaya devam etmek daha cazip geliyor çünkü orada anında övgü ve geribildirim alıyorsunuz” diyor.
Rüşdünü ispat etmiş yazarlar, kısa vadeli takdir hissini bir problem olarak görüp kendilerini bundan korumaya çalışırken, BookTok akımı tam da bu nedenle bazı yazarların önünü açabiliyor. BookTok bazı kitapların edebi değerlerinden çok trendler üzerinden popüler hale gelmesi anlamına geliyor. Hayalet yazarların influencer’ların hizmetine sunulduğu piyasayı büyütürken, geleneksel edebiyat piyasasını da etkileyebiliyor. İlk kitaplarını yayımlayacak genç yazarlara bazı yayınevleri tarafından dosyalarıyla birlikte mevcut “görünürlükleri” soruluyor. Bu da sadece takipçileri olmadığı için reddedilen yazar adaylarına, “kitap yazmaya devam etmek yerine şimdi kitabını satın alacak kitleyi yaratmaya başlamalısın” mesajını veriyor.
Peki, yaratıcılığın gitgide daha fazla dikkat çekme becerisine indirgendiği bir sistemde, kalıcı ve anlamlı eserler yaratmak isteyen insanlara ne oluyor? Sosyal medyada tanıtım yapmak ya da bu şekilde okurlarla iletişimde kalmak gibi bir arzusu olmadığını açıkça belirten Sally Rooney gibi dünyaca ünlü genç yazarların hâlâ piyasaya çıkabildiğini ve dünyaca popüler olduğunu kendime hatırlayıp, sakinleşiyorum. Sonra “hâlâ” kelimesini kullandığımı fark ediyorum.
Peki, günümüzün dijital olanaklarını kullanarak yetenek ile popülerlik arasında birbirini besleyen sağlıklı bir denge kurmak mümkün mü? Bunu belki de gerçek hayattaki uzmanlıklarına ve yeteneklerine yoğunlaşıp sosyal medyayı bir iletişim aracı olarak kullananlar başarıyor. Uzmanlıklarını ve yeteneklerini popülerlik olarak belirlemiş, kendini bu alanda geliştiren ve bunu bir meslek olarak icra eden influencer’lar da var. Bir de telefonunu dolaba saklayanlar…
Kafayı karıştıranlar ise artık neredeyse herkesten belirli bir popülerlik beklentisinin olduğu, artık doygunluğa ulaşmış bir sosyal medya mecrasında yerini bulamayanlar. Sosyal medya şirketleri onları denemeye devam etmeye zorlayarak zenginleştikçe, viral kültür uzun vadede yeteneğe, yaratıcılığa ve sanatsal ifadeye zarar veriyor.
Zamanın ruhu gitgide başarının ayrılmaz unsurları yetenek ile popülerliğin arasını açıyor, bizi de birbirimizden ayrıştırıyor. Oysa ideal olan herkesin sistemin içinde kendine bir yer bulabilmesi. Kötü olan sosyal medyanın kendisi değil, dayattığı sistemin artık modern toplumu yönetecek kadar baskın hale gelmesi.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()