"Spotify Halk Cumhuriyeti"

"Spotify Halk Cumhuriyeti"
spotify

Bir enkazı izlemenin en keyifli yanlarından biri onu hiç izi kalmayacak şekilde tamamen ortadan kaldırmanın hayalini kurmak. Ortadan kaldırmayı hayal etmenin en keyifli olduğu enkaz da geç dönem kapitalizm ve onun mevcut üretim ilişkileri. Sıfırdan yaratılan bir komünal, eşitlikçi, ilerici bir toplumu hayal etmenin akıl sağlığına katkısı da cabası. Enkazı tamamen ortadan kaldırmak ne kadar keyifli bir hayal olursa olsun kapitalizmde, özellikle de tek başına hüküm sürdüğü son otuz küsur yılda, üretilen herhangi bir teknolojinin enkazdan kurtamaya değer olup olmadığı da kafa yormaya değer bir mesele.

Bu bağlamda yakın zamanda yazılmış kitaplardan Leigh Phillips ve Michael Rozworski’nin The People’s Republic of Walmart [Walmart Halk Cumhuriyeti] en etkileyicilerinden biriydi. Kitabın ana argümanı merkezi planlama ekonomilerinin efektif olabilmesi için ciddi miktarda bir veri gerektirmesi fakat bu kadar veriyi toplamanın ancak dijital çağda mümkün hale geldiği ve merkezi planlama için gerekli veri toplama yöntemlerinin bugün Amazon ve Walmart gibi devasa kapitalist şirketler tarafından kendi kâr potansiyellerini ve bürokratik yapılarındaki verimliliği maksimuma çıkarmak için kullanılıyor olması. Kitabın etkileyici olmasının nedeni ana argümanını inanılmaz güçlü bir şekilde desteklemesi değil, bu açıdan eleştiriye fazlasıyla açık, dijital çağda işçi sınıfının ürettiği fakat mülkiyeti kapitalist sınıfın elinde bulunan hangi teknolojilerin eskiden mümkün olmayan ölçüde başka bir toplum formunda kullanılabileceği için enkazdan çıkarmaya değer olduğunu hayal etmek için bir çerçeve sağlaması.

Gündelik hayata en çok etki eden geç dönem kapitalizm teknolojilerinin en önemlilerinden biri müzik, dizi ve oyun yayın platformları. Oyun ve dizi üretimi ciddi bir sermaye gerektirdiğinden bu alandaki dijitalleşme kayda değer olmakla birlikte müzik kadar bağımsız üretime imkan tanımadığı için geleneksel üretim ilişkilerinin değişimi en ciddi biçimde müzikte görüldü.

Spotify ve benzerlerinden önce müzik tüketimi ya bir başka yayın platformu (YouTube) üzerinden ya da bu tüketimle ilişkisi daha ciddi olanlar için bazen saatlerce müzik siteleri ve forumlarında gezinme sonucu bulunmuş, bazen sanatçı-albüm-şarkı adının doğru gözükmesi için metadata işlemesiyle uğraşılmış, dosya isimleri değiştirilmiş, albüm kapakları yüklenmiş, klasörlere dağıtılmış yani tüketim aşamasında bile emek ve efor harcanmış albümlerle gerçekleşiyordu. Orijinal albüm satışlarının en azından Türkiye özelinde sayının küçüklüğü nedeniyle üstünde durmak pek gerekli değil fakat dijital müzik yayın platformlarının dünya çapında fiziksel medyayı ortadan kaldırdığı artık kabullenilmiş durumda. Mevcut koşullarda bu zaman ve emek gerektiren tüketim biçimi yerine algoritmanın dinlenen şarkılardan yola çıkarak yeni şarkılar önermesinde hem tüketim biçimi hem de bireyin kültür ürünüyle kurduğu ilişki bakımından ciddi bir fark bulunuyor.

Etik müzik tüketimi

Peki, ya bu fark “kötü” bir şey mi veya Spotify ve benzerleri müzik üretimi açısından bir “net negatif” etki mi sorusuna gelmeden Spotify’ı yeni bir topluma taşımaya karşı şu an en çok karşılık bulan etik tartışmalar üzerinden başlayalım. Kapitalist sistem içinde etik tüketimden bahsetmek sömürünün sisteme içkin olması nedeniyle bitmek bilmez “peki, ya şuculuk?” tartışmalarına neden olduğu için bu metnin niyeti Spotify tüketiminin bireysel ölçekte etiğini tartışmak değil. Sadece şunu belirtmek lazım: bazı tüketimlerin diğerlerine göre bireysel ölçekte daha çok mide bulandırıcı olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bireysel ölçekteki tüketim alışkanlıklarının reddi zaman zaman kitleselleşmiş hareketlere dönüşebilirken bir Spotify-karşıtlığı akımının da yavaş yavaş yükseldiğini görüyoruz. Bireysel bir etik koda sahipseniz, bu o kadar da şaşırtıcı değil. Sadece müzik tüketimi açısından bakıldığında bile Spotify’ın günahları sayısız. Hepsinden bahsetmek bu yazının kapsamında değil fakat genel bir perspektif sağlamak gerekiyor.

Uzun süredir Spotify’ın içeriğinin asıl üreticisi olan müzisyenlere, dünya çapında bilinir sanatçılar olmadıkları sürece kayda değer bir telif ödemesi yapmadığı ve bu teliflerin ancak iki üç hanelerle ölçülebilir tutarlar olduğu konuşuluyordu. Bunun üstüne önce firma tarafından oluşturulan jenerik çalma listelerinde Spotify tarafından tutulmuş müzisyenlerce, belli ritim ve tempo standartlarında doğrudan hedefe uygun müzik üretildiği ortaya çıktı, yakın zamanda da bu listelerin artık gerçek müzisyenlerce değil, generatif modeller tarafından üretileceği açıklandı.

Modeller üzerine tartışmalar devam ederken, burada bir parantez açmakta fayda var. İşlevsel emek her gün kapitalist bürokrasinin yarattığı anlamsız işler için değersizleşmiş paralara satılırken bu döngü içinde olmadığı iddia edilemeyecekse de en azından çizilmiş sınırları zorlama nüvesi taşıyan bir yaratıcı emek ürününün yerini generatif modeller ile üretilmiş çalma listelerinin alması, Spotify için jenerik de olsa müzik üreten müzisyenlerin bu iş dışında yaratıcı emek ürünü üretmesi için imkanlarından birini ortadan kaldırdığı için eleştiriye tabi tutulmalıdır.

Generatif modeller dışında da jenerik çalma listelerine girmek için sermaye sahipleri tarafından yerel temsilcilere ödeme yapıldığı iddiaları da yakın zamanda ortaya çıktı. Bütün bunlar belki ciddi bir müzik dinleyicisi olmayan birini rahatsız etmeyebilir fakat Spotify CEO’su Daniel Ek’in bütün dünyada savaş ve silahlanma çanları çalınırken, askeri yapay zeka şirketi Helsing’e 600 milyon Euro yatırım yapmasının, müzikle ilişkisi daha gelişigüzel olan Spotify kullanıcılarında bile tepki yarattığı oldukça açık.

[mailerlite_form form_id=11]

Alternatifler

Her mide bulandırıcı tüketimde olduğu gibi Spotify da aynı tartışmaların odağında, alternatiflere geçiş ya da organik (bu durumda MP3’lere ve CD’lere dönüş) tüketim. Nihayetinde, reklamlardan öğrendiğimiz kadarıyla, mevcut üretim ilişkileri içinde en azından tüketimin huzur verici olması gerekiyor. Youtube Premium, Apple Music ve bandcamp gibi alternatifler de Spotify’ın etik karnesinden rahatsız olanlarca bu bağlamda öne çıkarılıyor. Bu şirketlerin medya manipülasyonu, işçi ve gizlilik hakları ihlalleri geçmişleri kitaplar doldurmuş olsa da kısaca bir değinmek gerek.

Youtube’un sahibi Google, doğrudan CEO Sundar Pichai’ın 202’deki kongre soruşturmasında söylediği üzere arama sonuçlarını ve gösterilen reklamları dünya çapında müesses nizamın politikalarını pazarlamak için şekillendirmekle suçlanırken, CEO Sundar Pichai’ın ABD senatosunun soruşturmasında Troçkist site World Socialist Web Site’ı kara listeye aldıklarını itiraf etmesiyle bu iddia teyit edilmiş oldu. Üstüne üstlük Gazze’deki soykırıma yapay zeka altyapısı sağlayan Nimbus Projesi ve buna tepki gösteren 200 işçiden 28’inin işten atılması gibi sadece mide bulandırmakla kalmayıp tarifsiz bir öfke yaratan örnekler de var.

Apple ise gerginleşen Çin-ABD ilişkileri sonucunda üretimini diğer ucuz ve güvencesiz emek merkezlerine kaydırmaya başlasa da işçilerin intihar ettiği ve çalışma kampı koşullarında üretim yaptığı Foxconn Longhua merkezinde donanım üretimini sürdürüyor. Yine bir başka ciddi etik çelişki, ABD vatandaşı olmayan kişilerin cihazlarına NSA’in istediği zaman erişimde bulunmasını sağlayan PRISM programına Apple’ın da dahil olmasıydı.

bandcamp ise 2022 yılına kadar bağımsızdı, müzisyenlerin, özellikle de bağımsız olanların doğrudan desteklenebilmesi nedeniyle diğerlerinden ayrışıyor ve nispeten bir etik tüketim metodu olduğu söylenebiliyordu. Bu 2022 yılında günümüz kültür endüstrisinin en büyük üreticilerinden biri olan fakat kültür endüstrisini halen geleneksel yerlerinde aradıkları için eleştirel teori severlerin gözüne pek batmayan Epic Games’in bandcamp’i satın almasıyla sona erdi. Epic, bandcamp’i uzun süre elinde tutmadı ve yaptığı ilk işlerden biri bandcamp çalışanlarının yüzde 49’unu işten çıkarmak olan Songtradr’a sattı.

Kapitalist sistem içinde, özellikle de işin içine çokuluslu teknoloji şirketleri girince, bu şirketlerin ayrıntılı tahliline girişmeden bile etik tüketim tartışmalarının abesliği ortaya çıkıyor. Gerçek, yani en azından etik boyutu olduğu söylenebilir, bir alternatif olarak MP3 ve CD’lere dönüş en azından tartışmaya değer. Buna da bir önveriyle başlamak lazım.

2023 yılı TÜİK istatistiklerine göre Türkiye’de eğlence, spor ve kültür hanehalkı tüketim harcamalarının sadece yüzde 1,9’unu oluşturuyor. En yüksek yüzde 20’lik gelir grubunda bile bu oran yüzde 2,5. Kültürün kendisinden çok daha popüler eğlence ve spor kategorileriyle birlikte gruplandığını düşünürsek salt kültüre ayırılan bütçenin kahredici düzeyde olduğunu tahmin etmek güç değil. Fiziksel medya konusu bu yüzden göz ardı edilebilir ve müzik endüstrisinde fiziksel medyadan aslan payını alanların müziğin üreticileri değil geleneksel dağıtım şirketleri olduğunu hesaba katınca bu forma ilişkin etik tartışmaların dijital dağıtımdan çok daha eskiye gittiğini söylemek mümkün.

Çeşitli platformlardan elde edilmiş müzik için en azından bu sömürü çarkının dışında kaldığı için aynı zamanda bu etik tartışmasının dışında kaldığı söylenebilir fakat burada da müziği üretenin daha fazla müzik üretebilmesi için gerekli finansal kaynaklardan yoksun kaldığı inkar edilemez bir gerçek. Bir yandan da bu platformlardan müzik elde edebilmek ve keşfedebilmek için gerekli yoğun emeği bütün müzik dinleyicilerinin veremeyeceği, verseler bile albüm başına harcanan emeğin yeni albüm keşfinde kısıtlayıcı olduğu da hesaba katılmalı.

Net fayda

Algoritma dışı keşiflerin takıldığı nokta, dinleyicinin keşfedebileceğinin sınırlarını bilmesinin imkansız olması. Spotify algoritması Woody Guthrie’den ilhamını alan, tek kişilik ve bağımsız, post-endüstriyel depresyon ve ekoloji temalı bir black metal albümünü dinleyicinin sevip sevemeyeceğini mevcut dinleme geçmişine bakarak bilebilir fakat aynı coğrafyayı paylaşmayan bir tüketicinin organik araştırmalarıyla bu albüme denk gelmesi çok sayıda olasılığın aynı anda gerçekleşmesine bağlıdır. Net faydanın devreye girdiği yer tam da burası. Çokuluslu şirketlerin ahtapot gibi dünyanın her bir köşesine yayıldığı fakat enternasyonalizm düşüncesinin milliyetçilik, apati ve entropi ile sönümlendiği bu koşullar altında iki ülke proletaryasının hem düşünsel olarak hem de duygusal olarak birbirlerini anlayıp tecrübelerini paylaşabiliyor olması net faydadır.

Örnek, illa ki politik içerikli müzik üzerinden kurulmak zorunda da değil. İşçi sınıfının birbirini daha iyi anlamasını sağlayan her kültür ürünü, milliyetçiliğin, yersiz kıyaslamaların, klişe stereotiplerin önüne geçer. Hamburg, St. Petersburg, Marsilya ve Liverpool gibi liman şehirlerinin güçlü bir işçi sınıfı geleneğine sahip olmasının nedeni de bu etkileşimdir. Açık (ajitatif veya propaganda niteliğinde) bir politik içeriği olmayan uluslar-ötesi etkileşimler bile nihayetinde mevcut ekonomik ve politik yapıyı sezdirdiği için politiktir ve materyal koşulların karşılaştırmalı olarak kavranmasını kolaylaştırır. Küresel ölçekte bilinçli olarak pazarlanan anaakım kültür, belli bir sisteme ait ve sınırları belirlenmiş bir müzik ürettiği için dünya çapında ünlü ve bilinen müzisyenler bunun karşı ayağını oluşturuyor. Bu alanın dışında kalan herhangi bir müziğin paylaşılması egemen sınıfın belirlediği sınırın dışında bir özgürlük alanı yarattığı için karşıt-kültürün canlı kalmasını sağlar.

Spotify ve diğer dijital platformların bu proleter kaynaşmaya bilinçli olarak aracılık ettiğini söylemek elbette gülünç olacaktır. Sitenin kişisel olarak oluşturduğu anasayfanın içine giderek daha fazla sıkıştırdığı anaakım kültür ürünleri ve hatta generatif model üretimleri Spotify’ın en azından anaakım kültürün tebliği görevini yerine getirmekte kararlı olduğunu gösteriyor. Buna karşın Spotify bir karşı-kültür arayanları topyekûn reddetmediği sürece kendi algoritmasının en azından aranan formu bulmayı sağladığını da göstermek zorunda. Karşı-kültür arayışları gerçekten müesses nizamı tehdit eder hale gelince Grup Yorum örneğinde olduğu gibi katı önlemlerle durdurulacaktır. Spotify hissedarları kendilerini henüz yeterince tehdit altında hissetmedikleri için kendi eleştirilerinin pazarlanmasını sağlamaya devam ediyorlar ama yukarıda bahsedilen etik tartışmalar da bu dengenin giderek Spotify tarafından ve anaakım kültür lehine bozulduğunun bir göstergesi.

[mailerlite_form form_id=10]

Başka türlü bir şey benim istediğim

Asıl soru burada devreye giriyor: Başka bir dünya mümkün olduğu kadar başka bir Spotify da mümkün değil mi? Algoritmaları reddedip makine kırıcılıkla, yani MP3 aranan, forumlarda saatler geçirilen, buna rağmen aranan o sınırları aşan, sınıfı birbirine yakınlaştıran müziğin sadece küçük bir yüzdesine erişilebilen yöntemle mi yetineceğiz, yoksa bu algoritmayı bir proletkult yaratmak için kullanabilir miyiz? Neden yaratıcı emek için harcayabileceğimiz zamanı yaratıcı emek örneklerini bulmak için harcayalım ki? Geleneksel terminoloji üzerinden algoritmaların ortaya çıkışı ile sanayileşmenin başlangıcı üzerinden paralellik kurulabilir: Bir makine yirmi kişinin yaptığı işi tek kişinin yapmasını sağlar. Geri kalan on dokuz kişi için yoksulluk çekip yeni bir uzmanlaşma alanına zorlanacağı mı, yoksa emeğine ihtiyaç kalmadığı için artan refahla birlikte emeğini kendi istediği bir alanda mı değerlendireceğini belirleyen şey makinenin sahipliğidir. Algoritmanın yaptığı generatif model/jenerik müzik/anaakım kültür yönlendirmesini belirleyen de tüketim alışkanlıklarının kime veri olarak satılacağını belirleyen de algoritmanın sahipliğidir.

Müzisyenler açısından bakıldığında ise dijital platformların yaygınlaşması hiç olmadığı kadar bağımsız, yani ürünü üretmeyip kârın yarısından fazlasının üstüne konan parazit sınıfına bağlı kalmadan müzik dağıtımına imkan sağlıyor. Spotify’ın daha küçük sanatçılar için yaptığı ödemelerin gülünç denecek rakamlar olduğundan bahsettik, fakat bunu neden bandcamp’in doğrudan sanatçıya destek olmayı sağlayan sistemi ile birleştirmeyelim ve popüler sanatçılara orantısız olarak aktarılan, bu kategorideki müzisyenleri başlı başına birer şirket haline getirilen kaynakların bir kısmını alt-kültür ve niş denebilecek karşıt ve avangart kültür üretimine yönlendirmeyelim?

Sanat, iterasyonlarla ilerleyen bir türetimler bütünü olarak ele alınsa bile iterasyonları kısıtlayan ve baskılayan bir karlılık güdüsünün varlığı inkar edilemez. Popüler kültürün popüler olmasının nedeninin de kitlelerin taleplerine karşılık vermesinden kaynaklandığı söylenebilir fakat burada karşı argüman olarak kitleleri popüler kültüre yönlendiren inşa edilmiş talebin ortadan kaldırılmasının ve algoritma üzerine yerleştirilmiş “bias”lardan azade bir algoritmanın nasıl bir kültüre yol açabileceğini hayal etmek oldukça heyecan verici.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.