Suç, yoksulluk ve ceza

Suç, yoksulluk ve ceza
suc-yoksulluk-ceza

Kamuda ve medyada sansasyon yaratan her suç haberinin ardından suçun bireyselliği ya da toplumsallığı, yargı bağımsızlığı, ceza hukuku, caydırıcı önlemler gibi pek çok konuda tartışmalar alevlense de bu tartışmaların yalnızca küçük bir bölümü suçun kaynağına ilişkin hakiki bir içgörü geliştirme niyeti taşıyor. Eğitim hakkına erişemeyen gençler, çocuk işçiler, uyuşturucu çeteleri tarafından ablukaya alınmış mahalleler, mafyalaşmış devlet, devletleşmiş mafya, kötürümleşmiş hukuk sistemi, tümüyle bağımlı yargı gibi yapısal nedenler ortadayken tartışmalar medyatik suç vakalarının münferit faillerinin etnik kökenine sıkışıyor. Gündem suçun temelinde değil suçluların kimlikleri etrafında dönüp duruyor. Halbuki kimlikler de bir noktada üretim ilişkilerinin ve sınıfsal durumun yansımasıdır.

Friedrich Engels, suçun yoksullukla ilişkisini en erken ve güçlü kuran çalışmalardan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında; henüz 1845’te Londra, Manchester, Birmingham, Liverpool gibi sanayi kentlerindeki işçi sınıfının yaşam koşullarını aktarırken suçun bu koşullardan nasıl beslendiğini keskin örneklerle açıklar. Manchester’daki evsizliği, sokak çocuklarını ve bataklık gibi semtleri uzun uzun tasvir eder. Bu ortamları hem hastalık hem de suç için uygun bir zemin olarak betimler. İngiltere’nin sanayi kentlerinde işçi sınıfının konuşlandığı mahallelerdeki korkunç hijyen, konut ve çevre koşullarının yarattığı zeminin çatlaklarından yoksulluk ve suçun kol kola sızdığını bizzat yaptığı gözlemlere dayanarak anlatır.

Yoksulluk ve suç arasındaki korelasyonu kanıtlayan sayısız araştırma var. Esasen kanıta, gözleme, tespite, analize, şerhler düşmeye mahal vermeyecek kadar açık neden sonuç ilişkileri olsa da burada bahsedilen yoksulluğu açmakta fayda var. Suç bağlamında yoksulluk, maddi yetersizliğin çok daha ötesinde bir anlama bürünür. Yoksulluk; eğitim, sağlık, sosyal ağlar, konut, hijyen, kültür ve özyeterlik gibi alanlardaki yoksunlukları da kapsar. Bu yoksunluklar da gelir yetersizliğiyle doğrudan ilişkilidir. Yaşam boyu takip çalışmalarında kronik stres, umutsuzluk, travma geçmişi ve madde kullanımının suça eğilimi artırdığına yönelik güçlü kanıtlar var. Dolayısıyla yoksulluk, hem doğrudan hem de dolaylı yollarla suça sürüklenme olasılığını artırır.

Meselenin bir başka boyutu da suçun kim tarafından, nasıl ve hangi şekilde tanımlandığıdır. Hangi eylemlerin suç olarak kodlandığı dönemin güç ilişkilerince belirlenerek tarihsel ve kültürel normlara göre değişkenlik gösterir. Kültür sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Howard Saul Becker, toplumun hakim normlarına uymayan özellik ve davranışların (sapma) eylemin kendisinde bulunan nesnel nitelikte değil, eyleme otoritelerin verdiği tepki ve yüklediği anlamda olduğunu vurgular. Sapmanın ve dolayısıyla da suçun doğası, göreceli ve karmaşıktır.

Suçun tanımı ve cezası yalnızca topluma, döneme ve iktidar ilişkilerine göre değil sınıfsal konuma ve failin kimliğine göre de değişkenlik gösterir. Yoksul birinin işlediği küçük bir hırsızlık suçu, ona hayatı boyunca psikolojik, sosyal ve ekonomik yaptırımlar olarak geri dönebilirken ekonomik açıdan güçlü ve statü sahibi kesimlerin milyarlarca dolarlık yolsuzluklarına karşı üç maymun oynanabilir. Hele de yolsuzluğu cezalandırmasını ve adalet sağlamasını beklediğimiz erkler suçun ortağıysa.

Hatta bazen sadece erkek olmanın bile suçu hafifleten bir sebep olabildiğine yakın zamanda tekrar şahit olduk. Yakın zamanda, ünlü bir fotoğrafçının tacizlerinin kadınlar tarafından ifşa edilmesiyle ateşlenen ifşa hareketi Türkiye’de medya sektöründeki pek çok ünlü erkeğin şiddet ve taciz faili olduğunu açığa çıkardı. Bu ünlü erkeklerin, bırakın ceza almayı, sektörlerinden dışlanma tehlikesiyle bile burun buruna gelmeyeceklerini tahmin etmek güç değil. Kısa bir süreliğine anlık linç patlamaları, göstermelik kınamalar, yalandan parmak sallamalar ve sembolik basın açıklamalarıyla huzurları kaçmış olsa da muhtemelen bir sonraki projeye isimleri yazılana kadar olayın unutulması için inzivaya çekildiler. Kadın ünlülerinse fail değil mağdur olduğu skandallarda dahi sektörden itildiklerine, suçlusu olmadıkları vukuatların bedelini ödediklerine defalarca tanık olduk.

Sadece münferit suçların değil toplumsal suçların faturası da genelde dezavantajlı kesime yazılır. Suçun sonuçlarıyla mücadele etmek için onların önlem alması salık verilir. Örneğin, ay sonunu zor getiren geniş halk kitlelerine kağıt pipet kullanmayı ya da daha kısa duş yapmayı önererek dünyayı kurtaracaklarını sananlar, tatile özel jetle giderek atmosfere iki ton karbon ayakizi salanların yaptıklarından rahatsız olmaz. Nasıl ki iklim krizi, tek tek bireylerin değil, bütün ekonomik modelin fosil yakıtlara ve sınırsız büyümeye bağımlılığından kaynaklanıyorsa suçlar da genelde tek tek bireylerin değil mevcut toplumsal, ekonomik ve politik koşulların çıktısıdır. Ve nasıl ki iklim krizi pipet değiştirmekle değil;mevcut enerji, ulaşım ve üretim biçimlerinin kökten dönüşümüyle mümkünse suçu önlemek de münferit olarak suçluları etiketlemekle değil, toplumsal ve politik dönüşümle mümkündür.

[mailerlite_form form_id=10]

Becker, sapma davranışı sonucu yargıya egemen olan otoritelerce yakalanıp suçlu olarak damgalanan bireylerin bu suçluluk etiketini kimliğinin bir parçası haline getirdiğini söyler. Bu durum, kişinin sosyal fırsatlarını ve iş imkanlarını baltalayarak ikincil bir sapmanın yaşanmasını tetikler. Çünkü kişi artık sadece çevresi tarafından değil kendisi tarafından da suçlu biri olarak görülüyordur. Toplumsal dışlanma yaşar ve yeni sosyal roller aramaya başlar. Kabul göreceği yeni çevreler, küçük gruplar ya da alt kültürler ise muhtemelen başka suçların kuluçka alanıdır. Böylelikle sapma pekişir ve döngüsel bir süreç oluşur.

Devletler, her ne kadar suçu engellemeyi ve toplumsal düzeni sağlamayı görev edinmiş kurumlar olarak tanımlansalar da suçun önemli bir sacayağı da devlettir. Çoğu zaman suçun tamamen ortadan kalkması devlet, iktidar ve burjuvaziden oluşan egemen bloğun çıkarlarına hizmet etmez. Bu yüzden de suçu ortadan kaldırmak için gerçek ve uzun vadeli hamleler yapmaktan geri dururlar. Çünkü suçu ortadan kaldırmakla yoksulluğu ortadan kaldırmak birbiriyle koşut hedeflerdir. Kendi maddi ve manevi zenginliğini başkalarının yoksulluğuna, kendi yükselişini başkalarının ezilmesine, kendi varlığını başkalarının sistematik olarak yok edilmesine borçlu olan hakim sınıflar pek tabii yoksulluğu ortadan kaldırmaya niyetli olmaz. Dahası, organize suç örgütleriyle kurulan örtük ilişkiler, kayıtdışı ekonominin malum gruplara sağladığı rant ya da muhalif hareketlerin kriminalize edilmesi, devletin suça el altından desteğinin somut görünümlerindendir.

Örneğin özellikle gençlikteki yaygın sapmalardan biri olan uyuşturucu ticareti ve kullanımı, iktidarın farklı düzlemlerde işleyen aygıtları açısından işlevsel bir araçtır. Sol literatürde devrimin "motor gücü" olarak tanımlanan gençlik ancak örgütlü, bilinçli ve ayık olduğu takdirde devrimci potansiyeli yüksek bir toplumsal özne olabilir. Örgütsüz, uyuşmuş, dağınık ve apolitik bir gençlik müesses nizamın sürekliliğini garanti eder. Böylelikle uyuşturucu, hem ekonomik rant üreten bir sektör hem de egemen blok açısından toplumsal muhalefeti baltalayan bir iktidar aracı halini alır.

Nasıl ki iktidarın istediği gençlik bilinçsiz, örgütsüz ve apolitikse istediği işçi sınıfı profili de ürkek ve boynu büküktür. 2014’te, faciadan ziyade cinayet hatta katliam addedebileceğimiz, 301 maden işçisinin hayatını kaybettiği Soma maden ocağından sağ çıkan bir işçi, ambulansa binmeden önce “çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenmesin” demişti. Medya bu haberi dokunaklı bir fedakârlık, etkileyici bir naiflik olarak servis etti. Devletin denetim görevini yerine getirmediği, işçi güvenliğini sermayenin çıkarları karşısında ikinci plana ittiği bir ihmal tablosunun sonucunda 301 arkadaşını kaybeden ve ölümden kıl payı kurtulan bir işçinin öfke hissetmek yerine ezilip büzülmesi, hesap sormak yerine çizmeleriyle kamu malını kirletmekten çekinmesi, alın terini ölüme mahkûm edenlerin tam da isteyeceği türden davranışlardır.

Sosyal medyadaki "suça sürüklenen çocuk" tartışmalarında sık rastlanan karşı argümanlardan biri yoksul olmasına rağmen suça sürüklenmeyen çocukların da olduğu yönündeydi. Hem de “suça bulaşmamış tertemiz çocuk işçi” görselleri ya da videoları eşliğinde servis edildi bu argüman. Küçücük yaşta çalışmak zorunda kalma mağduriyeti, “tertemiz olma” sıfatının yanında pek de dikkate değer görülmedi. Bu bakış açısı, suçu da kötülüğü de insan doğasına içkin "gökten inme büyülü bir mefhum" olarak görmeye alışkın. Üstelik bu bakış açısı, suçu sebebini tam olarak açıklayamadığımız gizil bir kötücüllüğe ya da genlere kodlanmış bir bozukluğa indirgeyince, ortada önlenmesi ya da yaşandıktan sonra sorumluluk alınması gereken bir felaket kalmayacağı için otoriteler açısından oldukça elverişli.

Suçu bireysel bir ahlak ya da karakter meselesine indirgeyerek mevcut koşullardan koparan yorumlar, istisnaların genel eğilimi geçersiz kılmayacağını da göz ardı ediyorlar. “Herkes yoksul ama herkes suç işlemiyor” demek, “herkes sağlıksız yaşıyor ama herkes hasta olmuyor” demek gibidir. Nasıl ki sağlıksız yaşamak hastalanmak için risk faktörüyse yoksulluk kapsamında değerlendirebileceğimiz çeşitli unsurlar da suç için ciddi risk faktörleridir. Tabii böyle bir riskin olması suçun her zaman gerçekleşeceği anlamına gelmez, fakat sistemik koşullarla ortaya çıkan risk faktörleri de göz ardı edilemez.

Hal böyleyken suçu hazırlayan zemine değil, yalnızca cezaya odaklanan ve cezaların sertleştirilmesiyle suçun ortadan kalkacağına inanan görüşler nüksetti. Reşit olmayan sanıklara tanınan ceza indiriminin kaldırılması konuşulur hale geldi. Suçu önleyecek koşullar yaratmak bir yana, suç ortağı olmaya teşne bir iktidarla mücadele ediyorken idam cezası tartışılır oldu. Devletin siyasal iktidarını tahkim etmek uğruna hukuku maşa yapıp reşit olmayan bir genci idam ettiği Erdal Eren gibi çarpıcı bir örnek varken idam cezasının sahihliğinden bahsedilebilir mi? Tacizciye, tecavüzcüye, kaçakçıya, mafyaya, yolsuzluk yapana göz yumup kendi iktidarını tehdit eden tüm kişi ve kurumlara, gazetecilere, devrimcilere, gençlere korku salan bir iktidara birinin canını alma yetkisini teslim etmek akıl kârı olabilir mi?

Émile Durkheim’dan gelen “anomi” kavramını yorumlayarak suç sosyolojisinin önemli yaklaşımlarından birini geliştiren Sosyolog Robert Merton, modern toplumlarda başarı, refah, zenginlik, toplumsal refah gibi herkese öğretilen ortak hedefler olduğunu fakat bu hedeflere ulaşmak için herkesin eşit imkanları olmadığını söyler. Merton’a göre eğitim, iş, sosyal sermaye gibi meşru yollar, sınıfsal eşitsizliklerle sınırlandırılmıştır. İşte bu gerilim -yani kültürel hedeflerle meşru araçlar arasındaki uyumsuzluk- anomiye yol açar. Bireyler de bu gerilime farklı tepkiler verir.

Merton bireylerin anomiye verdiği tepkileri beş kategoride inceler: Uyum (conformity), hem hedeflere hem meşru araçlara bağlı kalarak toplum normlarına uymayı sürdürür; yenilikçilik (innovation), hedeflere ulaşmak için meşru olmayan yolları seçer ve çoğu suç burada ortaya çıkar; biçimcilik (ritualism), hedefleri terk edip araçlara bağlı kalır; kaçışçılık (retreatism), hem hedefleri hem araçları reddeder; başkaldırma (rebellion) ise hem mevcut hedefleri hem araçları değiştirerek yeni bir düzen kurmayı amaçlar.

Biz de aynı son kategorideki gibi hem mevcut hedefleri hem de mevcut araçları değiştirmek zorundayız. Sarayın ve sermayenin suç ortaklığına başkaldırıp yeni bir düzen kurmazsak hiçbir dehşet verici ceza bizi bu bataklıktan çıkaramaz. Bu çürümüş düzene karşı koyup adaleti yeniden inşa edecek güç, ancak halkın kolektif iradesinde yeşerebilir.


Kaynaklar

  • Becker, H. S. (1963). Outsiders: Studies in The Sociology of Deviance. New York: Free Press.
  • Engels, Friedrich (1845). Die Lage der arbeitenden Klasse in England [İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu]. (Türkçe: Sol Yayınları, Çev. Sevim Belli, 1977).
  • Merton, R. K. (1938). “Social Structure and Anomie.” American Sociological Review.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.