Suça sürüklenen çocuklar

Suça sürüklenen çocuklar
suca-suruklenen-cocuk

Genelde haber başlıkları üzerinden tepkimizi şekillendirmeyi seviyoruz. Sosyal medyada, haber başlıklarında, tık tuzağı bağlantılarda, bugünün her şeyi anında gösteriye çeviren dünyasının o büyük (ama uçucu) tepkilerinde ortaklaşıyor birçoğumuz. Uzunca zamandır "suça sürüklenen çocuklar" konuşuluyor mesela; siyasetçiler konuşuyor, hukukçular konuşuyor, hatta yetmiyor şarkıcılar bile konuşuyor.

Herhalde toplum olarak uzun zamandır bu kadar hararetle tartışmamıştık çocukları. Halbuki tarikat yurtlarında öldüler, tecavüz edilip göl kenarlarına atıldı cesetleri, aç kaldılar, çalışırken katledildiler, bir gaz kapsülüyle öldürüldüler mesela. Ama nedense hiçbiri suça karıştıklarında olduğu kadar ilgi çekmedi. Çocukların içine doğduğu ekonomik ve toplumsal düzenden bahsetmeden, yoksulluğun, güvencesizliğin, gericiliğin çocuklarla bağını ifşa etmeden salt suça sürüklenmekten bahsetmek, bir yangını dumanıyla tarif etmeye benziyor. Evet, bir duman yükseliyor belli ki. Peki, fitili ateşleyen ya da yangını harlayan kim?

Türkiye’nin mevcut ekonomik koşullarında 20 milyondan fazla yurttaş sosyal yardımlarla geçinmeye çalışıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre, 171 bin 895 çocuk bakım verilemediği için ailesinin yanından alınma riskiyle karşı karşıya. Bu memlekette on çocuktan dördü yoksul ve sosyal açıdan dışlanıyor. Okula aç gidiyor artık çocuklar, teneffüslerde açlıktan başlarına ağrılar giriyor. Yoksulluğun en ağır bedelini üstleniyorlar küçük yaşta.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre, yalnızca geçen ekim ayında 8 çocuk çalışırken can verdi. Yalnızca bu yılın ilk on ayında 69 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Çocuk işçilik, Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmış durumda. Milli Eğitim Bakanlığı ile sermaye el ele verip çocukların kanıyla ve canıyla beslenmeye, kapitalizmin çarklarını döndürmeye devam ediyor. Çocuk işçilikle katledemediklerini de belki tarikat yurtlarında, mesela zırhlı bir aracın altında ya da polisin sıktığı bir gaz kapsülüyle katlediyor bu düzen. Yoksulun kaderi değişmiyor, hangi sınıfa doğduysa o sınıfın koşullarında ölüyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Dahası, iktidarın ve ortaklarının elleriyle büyüttüğü asayiş ve kent politikaları da bu karanlığı derinleştiriyor. Suç cennetine dönüştürülen memlekette, kimse suçun yükseldiği siyasal, ekonomik ve hukuki zemini konuşmak istemiyor. Birçoğumuz nedenleri değil sonuçları tartışıyor. Yoksul mahallelerin devrimcilerden arındırılıp yerine çetelerin getirildiği, toplumun adalet duygusunun aşındırılıp adaletin de mesela mafya babası Sedat Peker’den beklenen bir intikam gösterisine indirgendiği, yeterince güçlü siyasi bağlantıları olanlar için cezasızlığın kol gezdiği, derin yoksulluğa teslim edilen çocukların çetelerin eline itildiği bir ülkede suç oranlarının artması ve suçun çocuk yaştakilere kadar bulaşması şaşırtıcı mı gerçekten?

Yoksa haber başlıklarına, bugünün gösteri dünyasına sıkışıp bazı çocukların doğuştan iyi ve saf, bazılarınınsa kötü kalpli doğduğuna inanıp mevcut düzeni pekiştirmeye devam mı edeceğiz? Kaldı ki bu inanışta da nedense yoksul çocukların kötülüğe meyilli, zengin çocukların da saf ve iyi olduğuyla ilgili korkunç bir sınıfsal gerçeklik vuruyor yüzümüze. O halde, bu ekonomik ve toplumsal zeminin üzerinde yükselen suçun bireysel bir tercih olduğunu değil sınıfsal bir sonuç olduğunu açıkça görmemiz gerekmiyor mu?

Kapitalizm bir yanda servetini mirasla devreden azınlıkları yaratırken, diğer yanda yoksulluğu kuşaktan kuşağa taşıyan milyonlar üretir. Marx ve Engels'in sözleriyle ifade etmek gerekirse: “Hak gibi suç̧ da, yani tek başına bir bireyin egemen ilişkilere karşı mücadelesi de salt keyfiyetin ürünü değildir. Aksine o da, tıpkı egemenlik gibi, aynı koşullara bağlıdır. Hakta ve yasada, bağımsız olarak var olan genel bir iradenin egemenliğini gören hayalperestler, suçta da salt hakkın ve yasanın çiğnenmesini görebilirler.” Devletin “suça sürüklenen çocuk” dediği her isim, esasen devletin işlemekte olduğu suçun tanığıdır. Çünkü o çocuklar sosyal devletin yerini hayırseverliğin aldığı, eğitim hakkının bütünüyle piyasaya devredildiği, mahallelerin uyuşturucu ve çete ağlarıyla kuşatıldığı bir düzende büyüyor. Burada tehlike arz eden çocuklar değil sistemin bizzat kendisi. Dolayısıyla tam da bu yüzden suça neden olan unsurların yok edilmek şöyle dursun beslendiği bir düzende, yalnızca cezaları artırmak hiçbir işe yaramaz.

İktidarın dilinde “aile değerleri” ve “ahlak” söylemleri yükselirken, çocuk emeği sömürüsü her düzeyde meşrulaştırılıyor. Tarikat yurtları “koruyucu mekan” olarak sunuluyor, polis şiddeti “disiplin” olarak pazarlanıyor, suçun kaynağına değil sonucuna bakılıyor. Böylece devlet önce yoksulluğu üretiyor sonra da yoksulluğun ürettiği suçu cezalandırıyor. Eğer derdimiz gerçekten adaletse, sokakların güvenli hale gelmesi, şiddetten arınması ise o halde intikamcı bir dille suça sürüklenen çocukları değil önce düzenin yapıtaşlarını, adaletsiz bölüşümü, yoksulluğu, bürokratik çürümüşlüğü, kentlerin çetelere bile isteye nasıl teslim edildiğini konuşmamız lazım. Konuşalım mı?

Bu memlekette her gün yeni bir adaletsizliği doğuran, adaletin tesisini mafya babalarının seçici vicdanına (onları patronlarla veya zenginlerle kavga ederken göremezsiniz) bırakan, yoksulluğu bütün topluma yayan, çocukları açlığa, gericiliğe, işçiliğe teslim eden, nefret ve intikam diliyle suçlunun çocuklar olduğunu vurgularken asıl suçluların gizlenmesine yardım eden herkes bu suçun ortağıdır. Suçla değil suçu yaratan koşullarla yüzleşme cesareti gösterenler bugünü ve yarını kurtaracak. Rakel Dink’in de kafamıza vurarak hatırlattığı gibi, “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.