Tarihin “doğru tarafında” durmak ne demek?

Tarihin “doğru tarafında” durmak ne demek?
Tulkerim şehri yakınlarındaki Nur Şems mülteci kampına yönelik bombardımandan kaçan Filistinli bir aile, kampın dışında konuşlanmış Kızılay ambulansının önünden geçiyor. Batı Şeria, Ağustos 2024. Fotoğraf: Cafer Ashtiyeh, AFP.

İsrail’in bütün dünyanın gözü önünde Filistin halkına uyguladığı güncel soykırımın birinci senesine yaklaşıyoruz. İsrail ordusu, Gazze işgalinin ardından geçen hafta Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin, Tulkarim ve Tubas şehirlerinde 2002’den bu yana gerçekleştirdiği en büyük işgali başlattı. Şehirler abluka altına alındı, giriş çıkışlar kapatıldı, ambulanslar ve sağlık görevlileri engellendi, mülteci kampları işgal edildi. Cenin sokaklarının yüzde 70’inden fazlası buldozerlerle yıkıldı, şehrin yüzde 80’inin suyu kesildi. Filistin'den gelen ve 11 aydır aralıksız tırmanan zulmü belgeleyen görüntüler sosyal medya akışlarımızda salt içeriğe dönüştü. Günlük rutinlerimiz arasında soykırımın çevrimiçi pasif tanıkları olarak bu görüntüleri yukarı kaydırıyor, beğeniyor, iyi ihtimalle paylaşıyor, henüz sonlandırmayı beceremediğimiz vahşetin geleceğe dönük bir manifestosu olarak “tarihin doğru tarafında” durmaktan bahsediyoruz.

Aklıma İsrail’in eski başbakanlarından Golda Meir’ın şu sözü çok sık geliyor: “Çocuklarımızı öldürdükleri için Arapları affedebiliriz, fakat bizi kendi çocuklarını öldürmeye mecbur bırakmaları affedilemez.” “Bize kendi çocuklarını öldürttüler” sözü aynı zamanda, Sovyetler Birliği’ndeki Yahudilerin toplu katliamından sorumlu Nazi subayı Otto Ohlendorf'un II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg Duruşmaları sırasında kullandığı bir ifade. Ohlendorf’un dünyanın haklı nefretini kazandığı kesin. Meir’ın bu sözünün batı kaynaklarındaki çoğu yorumu, 1948’den beri siyonist işgal altındaki Filistin topraklarının varlığını ve emperyalizmin sömürgeci pratiklerini hiçe sayacak şekilde, yoğun bir pişmanlık duygusunu ortaya koyduğu ve çatışmanın içerdiği ahlaki karmaşıklığın ve şiddet döngüsünün iki tarafta da açtığı derin yaralara işaret ettiği yönünde.

“Tarihin doğru tarafında durmak” ifadesi, tarihsel olayların izlediği mutlak bir etik yörünge bulunduğu varsayımına dayanıyor. Oysa fiili tarih denen şey, sömürgeci kapitalist sistemlerin toplumsal adaleti yalnızca belirli gruplar için sağlama eğiliminde olduğu, tahakkümün meşrulaştırıldığı ve ezilenlerin deneyimlerinin silindiği bir alan. Söz konusu devam eden soykırım olduğunda bile işgal altında öznesi oldukları zulmü dünyaya duyurmak üzere kayıt altına alan, yaşam hakları ve beden bütünlükleri her gün ihlal edilen halkın anlatıları uluslararası anaakım basında sansürleniyor, yok sayılıyor veya sorguya çekiliyor.

GeçenAğustos ayında ABD Demokratik Ulusal Kongresi’nde (DNC) tek bir Filistinli-Amerikalı delegenin konuşmasına izin verilmeden, Filistinli olmayan herkes Filistin’e yönelik görüşlerini, yorumlarını belirtti. Bu sistematik yok saymanın karikatürleştirilmiş bir devamı olarak kongrenin katılımcıları öldürülen Filistinli çocukların isimlerinin okunduğu protestoya kulaklarını tıkadılar. Sömürgeci tarihin uyuşmuşluğunda süregelen soykırım acilen durdurulması gereken akıl almaz bir vahşetler bütününden çok, ancak sona erdiğinde üzerine konuşulabilecek, değerlendirmesi yapılacak akademik bir konu gibi ele alınıyor.

Tarihin doğru tarafında durması talep edilen iktidarlar, siyasetçiler ve ayrıcalıklı sınıflar, sorumlusu oldukları adaletsizliklerin yükünü sırtlarından atmaya ve yeni anlatılarla yeni kimlikler inşa etmeye muhtemelen her zamankinden daha istekli olacaklar. Söylemleri değişime adanmışlık izlenimi verebilir ancak pratikte sadece yüzeyi kazıyarak karşı çıktıklarını iddia ettikleri güç dinamiklerini koruyorlar. Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri kitabında anlamlı bir toplumsal yapı inşa etmek yerine sömürgeci güç yapılarını yeniden üreten post-kolonyal ve milliyetçi üst sınıfın, sömürgeciliğe karşı sergiledikleri duruş sayesinde kendilerini “tarihin doğru tarafında” gösterme eğilimlerine dikkat çekiyor:

“Milli burjuvazi kendisini, derslerini aldığı Batı burjuvazisiyle özdeşleştirir ve eski sömürgeci güçlerin sunduğu nimetleri memnuniyetle kabul eder. Batı burjuvazisini, onun ilk başarılarını hiçbir zaman benimsemeden, inkar ve çöküş yolunda takip eder. ... Onun gözünden bakıldığında, misyonunun halkı dönüştürmekle hiçbir ilgisi yoktur; en yavan haliyle, bugün neo-kolonyalist maskesini takar ve her ne kadar kılık değiştirse de aslında azgın kapitalizm ile halk arasındaki iletim hattı olmaktan ibarettir.”[i]

Bizi sistematik adaletsizliğin seyircisi pozisyonuna hapseden söylemler genelde popülist retorikle şekilleniyor, gerçekten etki yaratabilecek eylemlerin önünü keserek pasif konumlanmanın, doğru tarafta “durmanın” yeterli olacağı yanılsamasını güçlendiriyor. Dehşetin tüketimi görülenlerin günlük içeriklere dönüşerek normalleşmesine katkıda bulunuyor; insanın kanını donduracak görüntülere ve elimizden gelen hiçbir şeyin hiçbir zaman yeterli olmayacağı fikrine endişe verici seviyelerde alışarak yaşamaya devam ediyoruz. “All eyes on Rafah” (tüm gözler Refah’ın üstünde) görselini 44 milyondan fazla kişinin paylaşmasının üzerinden uzun zaman geçmedi. Gözlerimizi ayırmadığımız iki gün boyunca, İsrail Refah’taki çadırları 66 kere bombaladı. Şiddeti her gün katlanarak artan soykırıma dair en çok paylaşılan içeriğin gerçeği ucundan yakalamakla ilgilenmeyen, yapay zekayla oluşturulmuş tuhaf bir estetiğe sahip olması, eylemsiz konfor alanımızın vasatlığıyla ve bu alandan çıkamayışımızla ilgili bir şeyler söylemeli.

Şiddetin sıradanlaşması, sorumluluk ve adalet duygusunun üstlenilmesini engellediği gibi, şiddetin mağdurları arasında dayanışma ağlarının kurulmasını da geciktiriyor. “Coğrafya kaderdir” benzeri bir bakış açısıyla, baskıcı rejimlerin zulmüne uğrayan halklar ve topluluklar dünyanın ebedi kurbanları kümesine sıkıştırılıyor. Bu durumda aşırı sağın dünya genelinde hızla yükselmesine, sanki kendi kendine yükseliveriyormuş gibi şaşırmamak gerekir. Özellikle 7 Ekim’den bu yana Avrupa ve Amerika’da mültecilere ve müslümanlara karşı yapılan ırkçı saldırılarla son aylarda Türkiye’de milliyetçilerin Suriyeli mültecilerin işyerlerini ve evlerini yakması, Suriyeli gençlerin Türkler tarafından bıçaklanarak öldürülmesi birbirinden bağımsız, münferit nefret eylemleri olarak yorumlanamaz. Aynı şekilde Türkiye’de sokak hayvanları katliamının önünü açan yasanın ardından her gün öldürülen kedi ve köpeklerin, kaybolmasının 19. gününde cansız bedeni yaşadığı yerin üç kilometre uzağında bulunan ve ölüm haberine yayın yasağı getirilen Narin’in, ölümlerinden sorumlu şirketlere seslerini duyurmaya çalışan maden işçilerinin, barınma ve sağlığa erişim ihtiyacı karşılanmayarak intihara sürüklenen transların hak mücadeleleri birbirinden bağımsız değil.

Milliyetçilik, ırkçılık ve sömürgecilik temellerine dayalı şiddetin her türü, kalabalık ve tehlikeli bir pasifliğin yansıması olarak karşımızda duruyor. Bu pasifçe haberdar olma alışkanlığı sayesinde, meşaleyi ya da silahı tutan kişi değilseniz şiddet döngüsünün devamına katkı sağlayan suç ortaklığından bireysel düzeyde sıyrılmak da kolaylaşıyor. Asgari çabayla gerçekleşen performatif ve tepkisel katılımın ötesine geçilemediğinde, baskıcı yapıları hedef alıp sorumlu tutmak için gereken ve hayatın hemen her alanında hiç de kolay olmayan şekillerde zaman ve emek gerektiren dönüştürücü çalışmaların yerini tanıklık etmek ve paylaşmak alıyor. Bu noktada, adaletsizlik karşısında somut değişimler elde etmek için gerçekçi bir yol haritası sunan toplumsal hareketleri düşünmek önemli hale geliyor.

Dönüştürücü toplumsal hareketler geniş kitlelerin toplu ve eşzamanlı becerisine dayanmak zorundaymış gibi görünse de aslında köklü değişimin önünü açan, çoğu zaman kararlı bir azınlığın stratejik ve sürekli seferberliği. Buna verilebilecek örneklerden en büyüğü herkesin bildiği üzere Güney Afrika’daki apartheid rejime karşı yürütülen mücadele. Afrika Ulusal Kongresi (ANC) gibi grupların, öğrencilerin, işçilerin, sendikaların ve halkın organize baskısı sonucunda, dünyanın büyük bir kısmının kırılmaz olduğuna inandığı ve aksini düşünenlerin hayalperestlikle suçlandığı bir düzen tahmin edilenden çok daha kısa sürede parçalandı.

Kolonizasyonun nihai faaliyeti, hayal gücünü ve var olan ihtimalleri de sömürebilmesidir. Kapitalist ve sömürgeci sistemlerin çizdiği sınırlar dahilinde böylesi adalet anları o kadar nadir ve yarım yamalak yaşanıyor ki yıkıcı gücün sayısal çoklukla değil, suç ortağı olmayı reddederek kendi anlatılarını geri almaya kararlı kişilerin sürekli çabasıyla mümkün olduğu kolayca unutuluyor. Hükümetler ve güçlü yapılar bizzat körükledikleri vahşetleri durdurmak üzere herhangi bir sorumlulukları ve muazzam bir kapasiteleri yokmuş gibi davranırken gerçeğin gün gibi ortada olduğuna her an tanıklık etmek son derece sinir bozucu olsa da hak mücadelesi yolunda "umutsuzluğa alışmak" gibi bir seçenek söz konusu değil.

Bu hafta, siyonist rejimin askerlerinin işgal altındaki Batı Şeria’da ABD-Türkiye vatandaşı aktivist Ayşenur Ezgi Eygi’yi katletmesinin ardından boş taziyeler dışında herhangi bir adım atılmadı. Tıpkı 2003’te aynı yerde işgalci buldozerlerle ezildikten sonra hayatını kaybeden ABD vatandaşı aktivist Rachel Corrie’nin ailesinin adalet mücadelesi için hâlâ somut bir adım atılmadığı gibi. Sayısız örnek barındıran bu sistematik kayıtsızlık, köklü bir değişime duyulan acil ihtiyacı açıkça ortaya koyuyor.

1960’lardan beri aktif olarak sistematik ırkçılık, cinsiyetçilik, cezaevi reformları ve gelir eşitsizliği üzerine yürüttüğü sosyal çalışmaların ardından ABD hükümeti tarafından terörist ilan edilen ve FBI’ın dünya çapında "en çok aranan 10 kaçak" listesine giren Angela Davis, daha adil bir dünya hayal etmenin ve ne kadar zor ya da uzak görünürse görünsün bu hayali gerçek kılmanın öneminden bahsediyor: “Dünyayı temelinden değiştirmek mümkünmüş gibi hareket etmelisiniz. Ve bunu her seferinde yapmalısınız.”[ii] Kapitalizmin en büyük başarısı ve aynı zamanda fiyaskosu, insanlığı hareketsizlikten donup kalma noktasına getirene kadar bezdirmiş olması. Halbuki gelecek denen şey kontrol edilmesi imkansız halde yerinde bekleyen soyut bir varlık değil her gün aldığımız kararların, yapılan işlerin, gösterilen özenin, dayanışmanın ve hareketliliğin bir sonucu.


[i] Fanon, Frantz. Yeryüzünün Lanetlileri. Çev. Alev Er, Versus Kitap, 2009.
[ii] Davis, Angela. Freedom Is a Constant Struggle: Ferguson, Palestine, and the Foundations of a Movement. Heymarket Books, 2016.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.