Tek bir yaşam üçgenimiz var: Örgütlenme, dayanışma, mücadele

Tek bir yaşam üçgenimiz var: Örgütlenme, dayanışma, mücadele
tek-bir-yasam-ucgenimiz-var-onur-ozgen

Dün Silivri açıklarında gerçekleşen 6,2 büyüklüğündeki deprem, yalnızca İstanbul’u değil aynı zamanda saray rejiminin yarattığı eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ve yozlaşmayı da derinden sarsarak yeniden gözler önüne serdi. Deprem sonrası İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada yurttaşlara panik yapmamaları, telefonları gereksiz yere kullanmamaları (zaten kullanamıyorduk) ve sabitlenmemiş eşyalardan uzak durmaları salık verildi. Toplanan deprem vergilerini otoyollara ve rant projelerine gömen bir iktidar halktan “serinkanlılık” istiyordu. Gerçekteyse yurttaşa "panik yapma" diyen bu rejimin kendisi, asıl korkunun ve güvensizliğin kaynağı.

Son yirmi beş yılda toplanan yaklaşık 40 milyar dolarlık deprem vergisine rağmen, hâlâ temel altyapı sorunlarını çözemeyen, milyonlarca yurttaşını riskli ve güvensiz yapılarda yaşamaya mahkum eden, sermaye sınıfının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan iktidar, İstanbul'u adeta Katar ve Dubai gibi yalnızca zenginlerin yaşayabildiği, ultra lüks bir merkez hâline getirme hayaline kapılmış durumda. Bu doğrultuda Kanal İstanbul gibi akıldışı projeler etrafında şekillenen arazi spekülasyonları, sadece bir doğa ve çevre katliamı değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizliği derinleştiren bir ekonomik saldırı olarak görülmeli. Orta sınıf ve yoksulların kentten sürülerek yerlerine yüksek gelirli elitlerin konması, kentin geleceğinin bir rant cehennemine dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Buna karşın deprem sonrasında sosyal medyada paylaşılan deneyimler ise bilhassa gençlerin içinde bulunduğu umutsuzluğu açıkça gösteriyor. Riskli yapılarda yaşayan, astronomik seviyelerde kira ödeyenve eğitimle yaşam mücadelesi arasında kalan gençler, adeta kapitalist sistemin ve rantçı yönetimin rehinesi durumunda. Örneğin, Ömer Batın Gül isminde bir öğrencinin deprem sonrasında X hesabından paylaştıkları, İstanbul'da hayatını sürdüren milyonlarca gencin durumunu özetliyor:

“Evde fayansların çatır çatır çatladığını gördüm. Sağlamdır diye kolonun yanına gittim, kolondan betonlar dökülmeye başladı. Aynı anda yan apartmandan ve alt kattan çığlık, bağırış ve ağlama sesleri gelmeye başladı. Bunların hepsi aynı anda oluyor ve o sırada hâlâ sallanıyoruz. Birkaç saniye içinde, ailem ve arkadaşlarım hariç hiç kimsenin beni enkazda aramaya gelmeyeceğini düşündüm. Elde kalan tek güvencem buymuş. Şimdi o eve tekrar nasıl gireceğim? O evin gerçek bir depremde yerle bir olacağından artık kesinlikle eminim. Depreme dayanıklı bir daireye taşınmak için 60-70 bin lira kirayı nasıl ödeyeceğim? Tüm bunlar olurken nasıl okuyacak, araştırma yapacak veya bir şeyler yazacağım? İşte İstanbul’da hem okuyup hem de yaşam savaşı vermeye çalışan yüzbinlerce öğrencinin kafasındaki sorular… Aldığımız her bir nefesin, uykuya dalmaya çalıştığımız her bir ânın bile neden kaygı yüklü olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bütünsel bakıyor, her şey politiktir diyoruz. Güvenli bir ev, rahat bir uyku bile…”

[mailerlite_form form_id=10]

Tüm bunların yanında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun, deprem konusunda yetkin bürokratların ve şehir plancılarının hapiste tutulması, mevcut rejimin halk için depremden daha tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Silivri’de tutuklu şehir plancıları Tayfun Kahraman ve Gürkan Akgün gibi isimler, kamusal alanlar ve dolayısıyla halkın güvenliği için mücadele etmenin bedelini özgürlükleriyle ödüyorlar.

Öte yandan, deprem kentlerimizdeki kamusal alanların ve parkların önemini yeniden hatırlattı. Sarsıntının ardından binlerce İstanbullu en yakın açık alana koştu, yıllardır ranta karşı savunulan ne kadar yeşil alan varsa yurttaşların sığındığı güvenli bir limana dönüştü: Validebağ Korusu, Moda Bostan, Acıbadem ve elbette Gezi Parkı. Deprem sonrası insanların Gezi Parkı'na sığınması, "üç-beş ağaç" diye küçümsenen mücadelenin aslında hayat kurtaran bir direniş olduğunu gösterdi. Ancak polisin Gezi Parkı'na sığınan yurttaşların çadırlarını kaldırması, üstelik buna mazeret olarak “Burası turistik bir bölge” demeyi bulması, hem devletin yurttaşlarına verdiği değeri hem de iktidarın Gezi Parkı’ndan duyduğu patolojik korkuyu bir kez daha gözler önüne serdi.

Şunu açıkça söyleyelim: Depremler doğal afetler değildir, onlar kapitalist, rantçı ve eşitsizlikçi politikaların yol açtığı toplumsal felaketlerdir. Ve buna karşı halk olarak tek çaremiz, örgütlü mücadeledir. Bu mücadele, her türlü toplumsal adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı verilmelidir. Güvenli barınma, temiz suya erişim, nitelikli bir eğitim ve sağlık hizmeti, iletişim… Bunların hepsi temel insan hakkıdır ve ücretsiz olarak sağlanmalıdır. Aksi takdirde durmadan yeni felaketlerle yüz yüze kalmamız kaçınılmaz.

Bu anlamda 23 Nisan depremi, toplumsal bir uyarı olarak görülmeli. Halkın yaşamını hiçe sayan rantçı düzenden kurtulmadıkça, gerçek bir çözüm mümkün olmayacak. Bu nedenle, toplumsal dayanışmayı ve kamusal faydayı temel alan bir iktidarın inşası için mücadele etmekten başka çaremiz yok. Başka bir deyişle, bizi saray rejiminden kurtaracak tek bir “yaşam üçgeni” var: örgütlenme, dayanışma, mücadele.


*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.