“Tekinsiz Bölge” varlıkları ve hayatta kalma stratejileri
Yürüyoruz tekinsiz bir yolda. Her an bilinmedik, tuhaf, tehlikeli kimi yaratıklar çıkabilir karşımıza. Her an tökezleyebilir, düşebilir, yerlerde sürünebilir, bir bataklığa gömülebiliriz. Altımızda üstümüzde, yanımızda yöremizde her an yeni varlıklar, tuhaf oluşumlar belirebilir. Yer yarılabilir, otlar ayağımıza dolanıp bizi derinlere doğru çekebilir, önümüzdeki su birikintisi birden bütün ufku kaplayabilir, düz ovada tümsekler belirebilir, ağaçlar tepemize inebilir, hiç olmadı taş yağabilir… Bir şekilde yürüyor, ilerliyoruz ama her ânı, her uğrağı ayrı bir macera. Bir kez yola koyulmuşken yürümek durumundayız sonuçta; ürkerek, titreyerek, el yordamıyla, güvenli bir yer, bir sığınak, bir gelecek arayışıyla.
Bir bütün olarak bebekliğimiz, büyük oranda çocukluğumuz, bir ölçüde ilk gençliğimiz böyledir. İlk zamanlarında –henüz hiçbir şey alışkanlığa dönüşmemişken– aşklarımız böyledir. Hayatımızın önemli eşiklerine ulaştığımızda, kararsızlık anlarımız ve sıkıntılarımız böyledir. Toplumsal olarak yeniyi inşa etme çabalarımız, bilinmedik bölgelerdeki ilk denemelerimiz, deneyimlerimiz böyledir. Belki biraz tuhaf gelecek ama toplumsal olarak eskimiş, yıkılmış, çözülmüş ve çürümüş olanın içinde, tek ve yoksul bireyler olarak hayatta kalma çabamız ve mücadelemiz de böyle olabilir.
Hayal gücümüzü uyaran fantastik metinler kaleme alırken ya da bilim ile kurguyu birbirine dolandırırken bu tekinsiz bölgeleri yeniden ve yeniden yaratmayı, ürkek, tedirgin ama merak dolu adımlarıyla okurunu oralarda yürütmeyi çok seven yazarlar, yönetmenler vardır, malum. Sovyet dönemi Rusyası’ndan Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlere ve onların en bilinen romanından uyarladığı Stalker (İz Sürücü) filmiyle (ve bütün filmografisiyle) sinefillerin gönlünde taht kuran Tarkovski’ye biraz daha yakından bakmaya çalışalım bu seferlik. Ve kurgudan gerçeğe zıplayalım arada, tıpkı Strugatski’lerin zıplayan ağaçları gibi.
Strugatski kardeşlerin Yokuştaki Salyangoz’unda denk geldik bu zıplayan ağaçlara. Bir ormanın tüm unsurları hareket halindeydi zaten. Ormanda yürüyüşe çıktığınızda, kesintisiz (“bir devrimin” olamasa da) bir değişimin içinden geçmek durumunda kalıyordunuz mecburen. Üzerine bastığınız toprak aniden yenilebilir hale gelmekteyken ya da değişik bir bitki örtüsüyle kaplı zemin aniden göle dönüşebilmekteyken, ağaçlar zıplamayacak da ne yapacak zaten.
Bir yokuş ya da bayır üzerine inşa etmiş tüm sistemi Strugatski’ler. En altta bu garip orman var işte. En üstte ise “idare”. Elbette bürokratik bir idare bu. Sonuçta Sovyetler Birliği’nden bildiriyoruz, bürokrasiye takılmayacak da ne yapacağız? Güvencesiz (düşünen/eleştiren bireylerin kendini güvende hissetmediği, soruşturmalarla/ kovuşturmalarla yüklü) bürokratik sosyalizm eleştirisi yapılmayacak da ne yapılacak/yazılacak başka?
Eğer tepede bürokratik bir yönetim ve aşağıda tekinsiz bir orman varsa, ilkinin işi, ikinciyi araştırmak olabilir sürekli. Çeşitli birimler, araştırma konuları, kırtasiye işleri, müdürlükler, denetim ve hesap organları vb. oluşturulur. Ormanla ilgili her şeyin ele alındığı, bir anlamda ormanı da kendine benzeterek yok etmeye odaklı devasa bir mekanizma kurulur.
Önemli olan, İdare’den bir kahramanın bu işlerden bıkıp Orman’ın içlerine doğru gidebilme arzusunu, kazara Orman’a düşmüş bir başka kahramanın ise oradan kaçıp İdare’ye geri dönebilme çabasını ve her ikisinin birden, bu birbiriyle çelişik amaçlarla çıktıkları tekinsiz yolculuklarını anlatabilmektir. Bol bol çağrışım, imge ve alegori yüklü bir yolculuk çıkar karşınıza böylece. Her şeye bir “temsil” yapıştırabilir ya da yakıştırabilirsiniz. Sözgelimi “Mühendislik Yoluyla Ormana Nüfuz Etme Timi” ya da “Bilimsel Muhafız Timi” ya da “Orman Kaşifi Salivan’ın Kahraman Özellikleri” başlıklı resmi ya da ormandaki “deadling” adlı jölemsi varlıklar ya da ormanın Karıncatepeleri, Şeytan Uçurumları gibi adı dışında varlığı pek bilinmeyen köyleri ve bölgeleri neleri temsil etmektedir acaba? Peki, ya bizzat ormanın kendisi? “Biz idaredeki insanlar, ormanın uyurken gördüğü düşler olabilir miyiz?” diye sorulur metin içinde bir yerde. En sonda Boris Strugatski’nin yıllar sonra kaleme aldığı Sonsöz’den öğreniriz ki, öyle değildir ve bu orman aslında bizim geleceğimizdir. “Gelecek Orman’dır.” Oraya doğru gitmektedir dünya. Tekinsiz bölgelere ve buralarda el yordamıyla ilerleme ve hayatta kalma çabalarına doğru...
Basit ya da sıradan bir kurgu gibi görünebilir, lakin asıl maharet bu basitlik içinde etkileyici bir atmosfer yaratabilmek, okuru da uzak ve yakın çağrışımlar peşinde bu atmosfere sokup koşturabilmek değil midir?
“Tekinsiz bölge atmosferi” yaratmakta son derece usta Strugatski’ler. Bu bölgeleri gözümüzde daha iyi ve ayrıntılı canlandırabilmenin olanağını ise Tarkovski sundu bize, unutulmaz filmi Stalker ile. Strugatski’lerin bir diğer eseri, Uzayda Piknik'ten uyarlanan film boyunca, rehberimiz ya da iz sürücümüz eşliğinde “tekinsiz bölgede” (zone) ilerleyen bir biliminsanı ile bir edebiyatçıyı takip ettiğimizi hatırlayacaktır muhakkak filmi izleyenler.
Yokuştaki Salyangoz’un daha günlük araştırmalar ve koşuşturmalarla uğraşan sıradan kahramanlarına göre biliminsanı ve edebiyatçı “özel” kişiliklerdir burada. İkisi de kendi alanlarında tıkanmış, pozitivizmin ve çağdaş akımların sınırlarına dayandıktan sonra yeni arayışlar içinde bunalıma sürüklenmiştir. (Yine mi “sosyalizm eleştirisi” yoksa?) Depresyondan çıkma çabalarına bir “olanak” sunabileceği düşüncesiyle iz sürücüye ulaşmış, yasadışı bir yolculuk konusunda anlaşmış ve yasaklı raylı sistemden geçerek girmişlerdir tehlikeli bölgeye; başka türlü bir gerçekliğin farklı yüzleri ve katmanlarıyla karşılaştıkça ve bilindik olguların/gerçeklerin dışına çıktıkça, entelektüel tartışmalar yürütüp tıkanıklarını aşabilirler belki, belli mi olur?
Zone'daki farklı ve tekinsiz yaşamı ya da yaşam formlarını görüp gerçekliği sorgulayarak yeni ufuklara açılabilmeyi uman ve yer yer yol gösterici rehberleri ya da iz sürücülerinin söz ve emirlerinin dışına çıkıp haylazlıklar yapan ikili, tehlikeli bölgelerin sınırıyla ya da “öbür gerçeklikle", yani ölümle karşı karşıya kalmanın ne anlama geldiğini de öğrenir böylece.
Tekinsizliğe yol açan şeylere baktığımızda –psişik güçlere sahip çocuk dışarıda bırakıldığında– doğal ya da sıradan gibi görünen kimi unsurlardır bunlar çoğunlukla: çukurlar, kum tümsekleri, su birikintileri, kapkara bir kurt köpeği, terk edilmiş yıkık bir bina, harabeye dönüşmüş odanın ortasında anlamsızca öten eski bir telefon cihazı... Önemli olan bu unsurlarla nasıl tekinsiz bir atmosfer yaratabildiğinizdir. Stalker –kamera açıları, sinematografik oyunlar, filtreler, oyuncuların endişeli bir ruh halini yansıtmadaki ustalığı vb. ile– bu atmosfere yüklenen bir yapıt olarak çıkar karşımıza temelde. Doğal unsurlar yerine doğaüstü varlıklar, fantastik yaratıklar, mutantlar falan da uydurabilirsiniz kuşkusuz. Yokuştaki Salyangoz da bunlara yükleniyor biraz.
Her iki yüklenme de, görüntüler ve imgeler sunuyor okuyucuya/izleyiciye sonuçta. Görüntünün ardında ise bunların temsil ettiği gerçekler olabilir. Alegori yumağından tutup ipin ucunu bir kez çektiğinizde gerisini dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. (Fazla yorumlaya yorumlaya, Susan Sontag’ın “aşırı yorum” dediği yere de varabilir, cımbızlamalar neticesinde bağlamı kaybedebilir, yazarların/yönetmenlerin kastettiklerinden bambaşka yerlere, “saçmaya kadar” da ulaşabilirsiniz. Bugünlerde Baby Reindeer dizisine yapıldığı gibi örneğin).
Yokuştaki Salyangoz’un görünürdeki doğadışı yaratıklarına, bilinmeyen varlıklarına örnek, “deadling”ler olabilir mesela. Ormanın bilinmeyen bölgelerinde karşımıza çıkan ama köylere de her an saldırmaları beklenen, kendi içinde katlanıp bükülebilen, ancak açılıp saçıldıklarında devasa bir tehdit oluşturan, varoluş formları jölemsi ya da yarı-katı yarı-sıvı, ürkütücü görünen birtakım varlıklar işte... Ormana sızmış bürokrasi hayaletleri ya da kalıntıları olabilir mi bunlar? Ormandan geri dönmeyi olanaksız kılan muhafızlar? Labirentlerden hep bir çıkış çabası ama bir türlü bulamamak onu; Kafka dolayları belki, dehliz ve dehşet içinde bürokratik yapılardan (nafile) kurtuluş çabaları? Sibirya’nın ve Gulag’ın uzantıları? Hepsi ve hiçbiri! [Bilimkurgu yapıtlarında çoktur böyle yaratıklar, tekinsizliği katlarlar. Örneğin Ursula K. Le Guin’deki ya da Terry Pratchett’teki ejderhalar, H. G. Wells’deki ya da J.R.R. Tolkien’deki “humanoid”ler, Philip K. Dick’deki “android”ler vb… Strugatski’lerde ise o derece abartıya ya da ejderhacılığa kaçmayan bir sadelik ile atmosfer yaratma çabası hep daha ön planda.]
Aynı görüntü dünyasının sıradan doğal unsurlarına örnek ise otlar olabilir mesela. Tarkovski’nin (ve onun karşı konulamaz etkisi altındaki Nuri Bilge Ceylan’ın) uzun uzun otları, çayırları, samanları aniden çıkan rüzgarla birlikte sağa sola yatırmaya ve bu şekilde “doğadaki ve ruh halimizdeki ani dönüşümleri” (NBC’de içimizdeki sıkıntıların, örneğin mayıs sıkıntısının hem yayılmasını hem de dağılmasını) anlatmaya ne kadar meraklı olduğu, malumunuz. Stalker, Ayna ve Kurban’da benzer sahneler çıkar karşımıza. Deniz kenarında dalgaları herkes izler; otların dalgalanması, durgun su birikintilerinde kıpırtıların başlaması, rüzgârın sürükledikleri ise çağrışım yüklü özgün bir seyirliktir.
Uzatmayalım, ister doğadışı olsun ister doğal, işbu peşine takılıp sürüklendiğimiz görüntülerle birlikte yaratılan atmosfer neleri hatırlatıyor, nereleri çağrıştırıyor? Asıl mesele daha çok burada galiba.
[mailerlite_form form_id=11]
“Büyük bir savaş, yıkım ya da kıyamet sonrasında, geriye elimizde kalanlar bunlar oldu işte!” Bu hisle yöneliyoruz yaratılan atmosferlere ve anlatılan “tekinsiz bölgelere" genelde. Biliyoruz ki, bugün de küçük örnekleri var elimizde, bu yapıtlar da bu örneklerin yayılıp tüm dünyayı kaplaması, gezegenin sonunu getirecek büyük bir yıkımın yaşanması ihtimaline karşı bir anlamda “uyarı” niteliğinde.
“Kıyamet-sonrası” bir dünyadayız ama kıyametin niteliğini de çok açmaya gerek yok hani. Belli ki bir şeyler olmuş. Farkında değil misiniz, nereye gidiyor dünya? Nükleer yıkım, radyoaktif serpinti, üçüncü büyük savaş, iklim felaketi, yeni virüsler, biyolojik savaşlar, kontrolden çıkabilecek robotlar ve yapay zekalar … Bunların peşi sıra, altüst olmuş bir doğa, yeni yaşam formları, dehlizler, arayışlar… Dinozorlar gibi yok olup gitme ihtimali.
“Ah şu insanın, doğaya ve diğer insanlara yaptıkları!” diye düşünürken daha somut yerler de gelmeye başlayabilir akla tabii ki. “Günümüzden örnekler” olduğunu söylemiştik, öyle değil mi?
Kıbrıs’ta Gazimağusa tarafına gidenler, şöyle yan gözle de olsa Maraş’a bakmadan geçememiştir herhalde. Yarısı havaya uçup yok olmuş binalar; insansız ve ıssız, toz bulutu içindeki sokaklar; grinin ve kahverenginin farklı tonları; top, uçaksavar ve tüfek mermilerinin izleriyle dolu duvarlar; eski lüks otellerin önünde bomboş uzanan plajlar…
Hadi o epey geçmişte kaldı diyelim, harabeye dönmüş, yanmış yıkılmış ve nihayetinde terk edilmiş kentler dendiğinde ya da “yolda yürürken her an ölümle burun buruna kalmak” dendiğinde, şimdi gözlerimizin önünde “inşa” edilmiyor mu Gazze? Bombalanıp çökmüş binalar ve harabeler arasında, sığ sularda, çamurlarda, tuhaf yükselti ve çukurlar ortasında, yer yer dalgalanıp eğrilen otlarla, devrilen ağaçlar, duvarlarının yarısı yıkılmış kulübeler, terk edilmiş raylı sistemlerle alın size 2024 model yepyeni bir tekinsiz bölge...
Gölgesi insanlığın! Buralarda yaşamak, yürümek, tutunmak zorunda olan, hayatta kalmaya çalışan, hayatta kalabilmek için günlük stratejiler üreten insanlar arasında düşünün kendinizi dilerseniz. Nasıl da dehşetengiz!
Kuşkusuz savaş ve yıkım hep bu “açık” formunda değil, çoğunlukla “örtük” haliyle de aramızda. Hani bazen nereye gittiği, nasıl bu kadar arttığı anlaşılmayan fiyatlara bakıp bakıp da soruyoruz ya “Ne oluyor yahu, savaşta mıyız?” diye. Öyle, savaştayız. Açık, keskin, yoksullaştırıcı bir sınıf savaşı bu. Gelir dağılımının tümüyle bozulduğu, sermayenin emeğe saldıra saldıra kudurduğu, enflasyonun tavan yaptığı bir savaşın tam ortasındayız. Sermaye sınıfı ve tepe idarecileri ezici üstünlük kurmuş, üzerinde tepiniyor. Emek cephesi savaşta mevzi kazanmadıkça devam edecek böyle.
Toplumsal olarak durum böyle ama bireysel olarak yoksullukla boğuşurken mecburen stratejiler, tam adıyla “hayatta kalma stratejileri” giriyor devreye. İlk olarak Korkut Boratav’da denk gelmiştim bu ta(nı)mlamaya (olağan şüpheli kitaplar: 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm [İmge] ile İstanbul’dan ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri [Tarih Vakfı Yurt Yayınları]). Bir yandan kentleşme, bir yandan dalga dalga gelen krizler, geleneksel proletarya ile birlikte kent yoksullarını da “inşa” ederken, varoşlarda açlık sınırında, yoksulluk içinde yaşayan insanların hayata tutunabilmek için aldıkları önlemler, uyguladıkları stratejilere dikkat çekiyordu Boratav. Kentleşme var ama hâlâ köyden gelmeye devam eden bulgur ve bakliyat da var örneğin; marjinal, düzensiz ve kayıtdışı işlerden gelebilecek üç beş kuruş için sürekli didişmek var örneğin; gecekondu-arazi rantından, imar aflarından bir pay kapabilmek için gerekirse savaşmak var örneğin; tam sınırda yaşamını idame ettirebilmek ya da sınırı geçip “köşeyi dönmek” için bunların ve benzerlerinin büyük önemi var.
Şimdi bu tür “imkanlar” hayli tükenmiş ve daralmış durumda. İktidarın sadaka dağıtma mekanizmalarından iyi kötü bir pay kapmaya çalışmak revaçta. Onunla da bağlantılı bir biçimde, her yere sızan, çıkar ve istismara dayalı cemaat, tarikat, mafya üçgeninden mümkünse ufak tefek yarar sağlama çabaları da revaçta. Ama bunlara erişim kısıtlı, dışarıda kalan çok geniş bir kesim var. Eski mekanizmalar olsun yenileri olsun, bu türden hiçbir imkana ulaşamayan milyonlar var. Üstelik emeğin baskılanması ve örgütsüzleştirilmesiyle, sosyal hakların tırpanlanmasıyla, emekliliğin eskisi gibi bir gelecek sunmamasıyla, genç işsizliğinin tırmanmasıyla vb. güvencesizlik ve geleceksizlik de katlandıkça katlanmış durumda.
Bu şartlar altında, yarın güvencesi olmayan insanın bunalımlı ruh hali, pek fazla strateji de üretemiyor, yanında yöresinde düşmanlar aramaya başlıyor daha çok. “Hayatta kalma stratejileri”, mültecileri düşmanlaştırmaya, ayrımcılığa, “başkasının ekmeğine göz dikme”ye doğru evrilmekte… Hani yaşadığımız günler distopyaya benzetiliyor ya bazen, en çok bu güvencesizlik ve karmaşa boyutuyla öyle.
Başka düşmanlar da var elbette. Soyut kalmasın diye somutlaştırılıp “canavar” olarak resmediliyor genelde. Enflasyon canavarı! Bu şekilde resmedilmesi, elbette zihnimizi onun gerçekliğinden, gerçek sebeplerinden ve dinamiklerinden uzaklaştırmaya yarıyor. Öyle ya, sermayenin yarattığı adaletsizliği, uyguladığı birikim rejimlerinin vahşiliğini vb. görünmez kılıyor; suçu doymak bilmez kâr hırsından alıyor, karikatürize bir canavarın üstüne boca ediyor.
Peki, ama aşırı enflasyonist ortamda hayatta kalmaya çalışan tek tek bireyler özelinde, distopyanın fantastik dünyasındaki garip yaratıklar gibi gerçek olabilir mi bu canavarlar da?
Bakın, biri daha deadling'lere karşı mücadele ediyor, hayatta kalmaya çalışıyor şu sokakta. En ucuz ayçiçek yağını bulabilmek için indirim marketleri arasında, A101, BİM, Şok derken tekinsiz yokuşlarda dolanan biri, Yokuştaki Salyangoz’un ormanındaki kahramanımıza ya Stalker’deki mayınlı tümsekleri geçmek için oralara önden kum torbası fırlatıp durumu yoklayan iz sürücüye benzetilemez mi yani? Beş kilogramlık pirinç hangisinde üç lira daha aşağıda, yoksa çubuk kraker 25 kuruş daha mı ucuz şurada… Canavar iyice azmışken, zone'da dolaşır gibi sürekli market market dolanıp bakmak gerekmez mi bunlara?
Yoksullukla baş edebilmek, ortalıkta tek tek gariban bireyler olarak kaldığımızda, hayatta kalma stratejileriyle mümkün sonuçta. Kemer daha fazla sıkılamayacak noktaya gelir, bıçak kemiğe dayanır, bazen bir lokma bulmakta zorlanılır, bombalanan bir kentin ölüm ve kıtlıkla burun buruna savaş koşulları yaşanır vb. ama hayatta kalma stratejileri hep devrededir.
Tek tek gariban bireyler olarak kalmayıp örgütlenebilirsek ve belki de daha önemlisi, hayatta kalma stratejilerini, yeni bir hayat kurma, eşit ve özgür bir ülke ve dünya yaratma stratejisi (ve hatta bunun siyasi sacayağı olarak “devrim stratejisi”) ile birleştirebilir ya da ona dönüştürebilirsek, tekinsizlikten kurtulma umudu da belirebilir sanki önümüzde.
Yoksa… Ah dünya, ah Türkiye! Yok başka “tekinsiz bölge”, yaşıyoruz işte…
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()