Terk edilen dış dünya ve “içe göçme”

Terk edilen dış dünya ve “içe göçme”
terk-edilen-dis-dunya

Yazar Sally Rooney, ekolojik kriz hakkında yazarken insanlığı bekleyen yok oluş ihtimalini hatırlatıyor: “Bu hızla fosil yakıt kullanmaya devam edersek, medeniyetimiz öyle bir çökecek ki kıyametten farksız olacak. Daha da tuhafı, bu iddiaya ciddi ciddi karşı çıkan pek kimse kalmadı.” İnsanlığın gezegeni yok etme kudreti pekâlâ vardır, peki yaşatma kudreti?

Modern siyaset Foucault’nun dediği gibi nüfusları disipline ve sterilize ederek yaşatma sanatı mıdır, yoksa ilk olarak Achille Mbembe’nin ileri sürdüğü gibi ölüm siyasetinin brütalizminde mi cereyan eder? İşgücü olarak ihtiyaç duyulan insan ne zaman ıskartaya çıkarılır? 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken dünya amansız bir temellük etme, tüketme, yok etme dürtüsünün esiri olmuşa benziyor. Yaşadığımız gerçekliğin anlamsızlığına dilimiz dönmüyor, olağanüstü hal rutinimiz haline gelmiş. Çalışan milyonlar günü kurtaramıyor, kurtarsa bile kendi geleceklerine, varsa çocuklarının geleceğine yetemiyor. Toplumsal hayatı düzenleyen kuralların hükümsüzlüğü geleceği daha da tekinsizleştiriyor.

Dış dünyanın bugünden yarına getireceği sürprizler öngörülemez hale gelirken sıradan insanlar olarak beklentisiz ve sonu gelmeyecek bir bekleme haline girmişiz gibi. Dış dünyadan bir şey beklemeyi bıraktığımız için de umudu “içimizde” arar olduk. Medeniyetin çöküşü karşısında kayıtsızlığımız irrasyonel görünse de psişik dünyamızda bu bir yere oturuyor.

İnsan irrasyonelliğine en güçlü yanıtlardan birini veren Freud’a göre, psikolojik sorunların temelinde insanın “yerinden çıkmış” doğası (daha doğrusu cinselliği) bulunur. Gezegendeki diğer canlılardan (en azından şimdilik) farklı olarak, dilsiz yaşayamayan ve varoluşunu anlamlandırması gereken insan türü kendi “doğasının” dışına çıkar ve varoluşuyla çelişen eylemlerde bulunur. Sevgisi haset ve nefretle, yaşamı ise ölüm dürtüsüyle iç içe geçmiştir.

İçinde başka insanların ve doğa (kozmik) güçlerinin olduğu bir kategori olarak dış dünya Freud’a göre kontrol edilemez bir belirsizliğin temsilidir. Karşısında çoğu zaman çaresiz olduğumuz dış dünya ile olan ilişkimiz ise genellikle “gerçeklik ilkesi” doğrultusunda seyretmez. Psikanalize göre, dış dünya içine doğduğumuz gerçeklik değil gelişim sürecinde “kurguladığımız” bir yerdir. Freud’un tabiriyle, dışarısı başlangıçta her şeyi içeren ben’den kesip atılan bir parçadır.

[mailerlite_form form_id=10]

Freud, başlangıçta her şeyi içeren ben’in tüm dini ve mistik duyguların temeli ve aynı zamanda narsisizmin kaynağı olduğunu söyler. Dış dünyayı kendi uzantısı olarak gören narsistler için başka insanlar da ayrı birer gerçeklikten ziyade yine her şeyi içeren benin uzantılarıdır. Deprem ve sel gibi felaketleri Tanrı’nın gazabı olarak görenlerde de benzer bir eğilim vardır, açıklamanın merkezinde ben vardır.

Fakat narsisizm yalnızca normalden sapmayı veya patolojik bir durumu ifade etmez. Her insanın içinden geçerek yetişkinliğe eriştiği bir “ilksel narsisizm” dönemi vardır. İnsan, bedeninin sınırlarını belirlerken gerçeklik ilkesi sonradan gelir. Çocuk için dış dünyanın karşısında hissedilen güçsüzlük ve çaresizliğin dayanılmazlığı, bu hissin tüm-güçlülük fantezileriyle dengelenmesini beraberinde getirir. Dış dünyanın ve başka insanların tam olarak neye tekabül ettiğini belirlemek zamanla öğrenilir. Yetişkinliğin tanımlarından biridir bu. Fakat yetişkinliğe eriştikten sonra da dış dünyayla ilişkimiz bozulabilir. Psikoz, mesela, zihnimizde bize düşman olan dünyaya sırtımızı dönerek kendi içimize çekilme sürecinin adıdır.

Ama bazen de dış dünya “gerçekten” saldırganlıkla, tekinsizlikle, belirsizlikle dolmuş olabilir. Yerimizi bulamadığımız ve değiştirmeye kudretimizin yetmediği bir dış dünyayla karşı karşıya geldiğimizde de yapacağımız şey oradan kaçmaktır. İlgimizi ve enerjimizi çektikçe dış dünya küçülürken benliğimiz büyür, genleşir. Çocuksu narsisizm geri döner. Herkes bizi kıskanıyordur, bize düşmandır, bize dair kötü emelleri vardır. Dünyanın merkezine yerleşiriz, fark etmeden bütün dünya bizden ibaret olmaya başlar. Bütün dünyayı kapsayacak kadar genişleyince sınırlarımızı yitiririz. Sınırların yok olması benliği bir arada tutan mekanizmanın çökmesi ve benliğin yitimi demektir. Delilik böyle bir şeydir.

Son yıllarda gerçeklik bu ülkede ve bütün dünyada giderek daha dayanılmaz bir hal almaya başladı. Ekonomik kayıp her zaman zordur ama bu sefer toplu bir anlam yitimi ve değersizleşme mülksüzleşmeye eşlik ediyor. Herhangi bir ötekinde sığınak bulamayan kalabalıklara içe göçmekten başka bir seçenek kalmıyor. Wellness ve mindfulness’a merak salan insanlar iyiliği ve güzelliği sadece kendi içlerinde ararken kendilerinden büyük bir şeyin, mesela Kozmos’un parçası olma hissini deneyimlemeye çalışıyor. Astroloji üzerinden geleceğin belirsizliğine ve tekinsizliğine bir düzen arıyor. Secret kitabıyla başlayan evreni isteklerine göre şekillendirme anlatısı bugünkü “manifest” trendi üzerinden bir al-ver ilişkisine dönüşüyor.

Orta sınıfların içe göçü çok da yeni bir durum değil. Hannah Arendt’e göre, 19. yüzyılın sonlarında Fransız sanatçı ve entelektüelleri yüzlerini kamusal alanın azametinden çevirip özel alanlarındaki "küçük şeylerle" ilgilenerek orta sınıfın gerçeklikten kaçışına erken bir örnek sunarlar. Bugünü orijinal kılansa içe göçün orta sınıflarla sınırlı kalmaması. Kölelik koşullarında çalışan yoksullar da acıyı dondurmak için kendilerini uyuşturuyor, uyuşturucu kullanımı tüm sınıfların ortak kaçış yolu haline geliyor. Necmi Erdoğan’ın da tespit ettiği üzere, “sabır taşı” çatlayınca, dünyanın bugününe ve geleceğine dair ümitler tükenince insan sadece “rabbinden hayırlı bir ölümü” bekliyor.

Bir zamanlar Buffalo Üniversitesi’nde doktora yaparken tez hocam psikanalist Joan Copjec, bebek için zamanın olmadığını, bu yüzden annenin odadan çıkmasıyla sonsuza kadar hiçlikte kaybolduğunu söylemişti. Annesi ufkundan sonsuza dek kaybolmuş bebekler gibi bekliyoruz gelecek ihtimalini. Belki de psikanalizi Marksizm ile birleştiren Frantz Fanon bu hazin döneme dair bir çıkış yolu sunuyordur: “Biz bu dünyaya fırlatılmış değiliz, biz bu dünyaya ve diğer insanlara yönelmiş insanlarız. Biz ötekine dokunmak, ötekini hissetmek, birbirimizi keşfetmek isteriz.”

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.