Toprağa ağıt: "İki Dünya Arasında"

Toprağa ağıt: "İki Dünya Arasında"
İKİ DÜNYA ARASINDA (Huo Meng, 2025).

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin ikinci gününde gösterilen Huo Meng’in ikinci uzun metrajı İki Dünya Arasında (Living the Land, 2025), çiftçi bir aileye yakından bağlanarak, ustalıklı bir şekilde, dört mevsime yayılan geniş bir köy anlatısı örüyor. 1991’de geçen hikaye, şehirde çalışmaya giden anne babası tarafından teyzesine emanet edilen 10 yaşındaki küçük oğul Chuang’ın etrafında dönüyor. Onun aracılığıyla ve onun gündelik yaşamı üzerinden yavaş yavaş bu koca ailesini, arkadaşlarını, köyün diğer sakinlerini tanıyoruz. Definlere ve atışmalara, hasat ve ekim işlerine, eğlencelere ve düğünlere, yemek hazırlıklarına, nehirde yüzmelere, yaşlıların anlattığı hikayelere ve çocukların çevirdiği yaramazlıklara tanık oluyoruz. Ve zamanın, hayatın ağır ağır akışı içinde, dört mevsimlik bir yay boyunca, yüzleri ayırt etmeyi öğreniyor, karakterlerin değişimini fark ediyoruz.

Peki, İki Dünya Arasında neyi anlatıyor? Görünüşte hiçbir şeyi —mevsimlerin ve hayatın döngüsünden, geleneğin dönüşümle sürekli gerilim yaşadığı ve modernliğin içeri girerek bin yıllık dengeleri altüst etmek ister göründüğü bir dünyadan başka bir şeyi— yani aslında her şeyi.

Kırsal hayatın büyük ritüelleriyle ritim tutan bu filmde, Huo Meng düğünleri ve cenazeleri —cemaatin kendini sahnelediği anları— betimlerken bir etnografın titizliğini sergiliyor. Görüntünün kadrajı, ekip biçilecek tarlaların genişliğiyle yarışıyor; kamera hep doğru mesafeyi koruyarak karakterleri mekanın içine, yerle gök arasında bir düzleme, sağlamca yerleştiriyor.

1984 doğumlu Huo Meng de Çin uygarlığının beşiği sayılan “Merkez Ova” Henan’daki bir köyden geliyor; aynı zamanda Çin’in en büyük tarım eyaleti olan Henan ülkenin gıdasının büyük kısmını sağlıyor. Meng, anlatısını 1990’lara geri götürürken uygun çekim mekanını bulmakta aynı sorunla karşılaşmış: Kırsalın modernleşmesi karşısında o dönemden kalma kerpiç evler dayanamadığı için yönetmen yakınlardaki tarihi kalıntıların varlığı sayesinde korunabilmiş Henan’daki tek köyde çekim yapabilmiş.

Mesele, çocukluk anılarını okşamak değil köylülüğe hakkını teslim etmekmiş. Filmin yapımcısı şöyle özetliyor: “O toprağın bir oğlu. Büyüdüğü, içinden çıktığı insanlara bir temsil vermek istiyordu, yok olmak üzere olan bir yaşam biçimine ve kültüre de. Çin bin yıllar boyunca bir tarım uygarlığıydı, kalkınmaya başlamasıysa sadece son bir asırlık iş. Bugün büyük kentsel merkezlerde bile birçok değerimiz ve ölçümüz o tarım hayatından geliyor.”

İki Dünya Arasında, kırsal yaşama dair gözlemlerle dolup taşıyor: Brioş ve mantı için hamurun nasıl yoğrulduğundan, tarlada üretilen pamuktan genç bir gelinin nikah kıyafetinin nasıl dokunduğuna kadar. Bu yönüyle film, köylülerin karşılaştığı zorlukları saklamayan, bol ayrıntılı bir gerçekçilik sergiliyor: Bir sağanakla heba olan hasat, idari baskılar, çiftçilerin sırtından yükselen yeni zenginler sınıfı, görücü usulü evlilikler, gelir güvencesizliği ve kırdan kente göç... Ve onların gelip geçici hazlarını da gizlemiyor: Bütün ailenin hasat sonrası dondurmaları tattığı —muhteşem bir askıda kalmışlık hissiyle kurulmuş— o sahne gibi.

Elbette İki Dünya Arasında öyle kolay bir seyirlik değil zaman zaman temponun düştüğü anlar var. Ama bu “zorluklar”, filmin anlattıklarıyla —ve daha da önemlisi, bunları anlatma biçimiyle— gayet iyi telafi ediliyor. Filmin “yavaşlığı” yeniden keşfetmemiz gereken türden bir yavaşlık; bize yavaş gibi görünmesi, bugünün aşırı hızına gömülmüş olmamızdan. Filmin önerdiği anlaşmayı kabul edip ona ihtiyaç duyduğu zamanı verdiğinizde, final bölümünde dikkate değer sürprizler de geliyor: Yönetmenin kişisel bir dokunuşla, tek bir aksama olmadan kurduğu bazı düş sahneleri gibi.

Salt yalın bir realizmle sınırlı olmayan, anlattığı karakterlerin bireysel durumlarıyla özünde birbirine bağlı kolektif durumları arasındaki dengeyi mucizevi bir şekilde her daim koruyabilen bir üslubu var filmin. İki Dünya Arasında cilalı olmadan, zarif bir şekilde, realizme “yoksulluk estetiğini” reddederek bakıyor; kadraja sığan kişi ve durumların çokluğunu da düşünürsek, büyük karmaşıklıkta tabloları son derece doğal bir akışla ve neredeyse resimsel bir elle kurabiliyor.

Huo Meng, arkaik olanla modern olan arasındaki salınımı daha iyi gözlemlemek için 1990’lara dönüyor: Burada, doğum kontrolü köy sakinlerine dayatılıyor; orada, ilk traktör beliriyor; az ötede, bir sondaj ekibi petrol aramaya geliyor. Göz asla topraktan ayrılmıyor: Kameranın avuçlar dolusu gösterdiği, ham madde olan, kazılan ve ekilip biçilen, içine saplanılan ve çamuruna gömülen topraktan. Bu toprak, “sosyalist gerçekçiliğin” görkemli günlerindeki gibi yüceltilmiyor; daha çok trajik bir bilincin emanetçisi olarak duruyor. İnsanlar, onların hikayeleri, âdetleri—sonunda hep orada, toprağın altında son buluyor.


*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.