Turist olarak değil, tanık olarak Avrupa

Turist olarak değil, tanık olarak Avrupa
paris-avrupa-turist

Dünyayı görmek, bilmediğin sokaklarda yönünü kaybetmek, bambaşka bir dile ve kültüre karışmak, yaşadığın yerin ve kendi rutininin dışına çıkıp başka yerleri ve rutinleri gözlemleyebilmek, hatta bazen gözlemlemekle kalmayıp başka bir rutinin parçası olabilmek elbette insanı dönüştüren ve bakış açısını genişleten deneyimlerdir. Çoğu zaman, yaşadığınız yeri anlayabilmenin ve sorgulamanın en iyi yolu bambaşka bir yere gitmektir.

Yüzyıllardır yazarlar, düşünürler, sanatçılar yolun yalnızca fiziksel bir harekete işaret etmediğini türlü yollarla vurgulayarak yolda olmayı bir değişim, özgürleşme ve anlam arayışı metaforu olarak ele almıştır. Edebiyatta, sanatta ve felsefede yol kavramı devamlı farklı imgelere bürünerek karşımızda belirir. Rainer Maria Rilke yolculuğun insanı daha büyük bir iç mekana taşıdığını söyler, Jack Kerouac, Beat kuşağının başyapıtı sayılan Yolda adlı kitabında yolda olmayı yaşamda olmakla ve sisteme başkaldırmakla eşdeğer tutar, şef ve gezgin Anthony Bourdain yolculuğu güçlü bir empati pratiği olarak yorumlar, Jean Paul Sartre ise özgürlüğü ve eyleme geçmeyi yolda olmakla ilişkilendirir. Daha nice örnekle edebiyat sayfaları yolda olmanın kışkırtıcı cazibesine yazılan aşk mektuplarıyla dolup taşar.

Bu yol kavramı kimi zaman önümüzde uzanan sıcak asfalt kadar somuttur, kimi zamansa sadece içsel bir metafordur. Yoldayken insan ya kaçıyordur ya da yaklaşıyordur. Bazen ikisi birden. Yolda olmak hem sıradan bir insanlık durumu hem de sıradışı bir varoluş biçimidir. Günümüzde ise şüphesiz ki ilginç bir gösteri biçimini almıştır. Aşk deneyimlerinin bile "Gençken Yapılacak 100 Şey" benzeri sığ bir deneyim havuzundan seçilerek yaşanması normalleşmişken dünyayı gezme fikrinin ve yurtdışı seyahatlerinin de yapmacık türden bir "checklist" turizmine dönüşmesinde şaşılacak pek bir şey yok. Artık yalnızca metaların değil, duyguların ve deneyimlerin de piyasalaştırıldığı bir çağdayız. Manzaralar, yollar, anılar, keşifler, duygular, deneyimler durmadan bize pazarlanıyor.

Üstelik deneyim endüstrisini ifşa etmek ve deneyimin fetişleşmesine başkaldırmak, kapitalizmin temel eleştirisine içkin olmasına rağmen daha sisli bir noktada duruyor. Metaların cazibesi tükenince ve tüketime yönelik eleştirel söylemler yükselince kapitalizmin deneyimleri pazara çıkarmaktan başka şansı kalmadı. Tüketim bu kadar eleştiriye açık ve insanı da tüketen bir şeydi madem, o halde "ânı yaşama" fikri de mutlaka satışa çıkarılmalıydı. Yolculuk ve dünyayı gezme anlatısı da bu fikrin satılabileceği elverişli ambalajlardan biriydi pekâlâ. Hal böyle olunca alengirli yolculuk ambalajlarının içinden hep tektip deneyimler çıktı. Aynı rotalar, standart pozlar, aynı üretim hattından çıkmış basmakalıp hatıralar...

[mailerlite_form form_id=11]

Avrupa'daki pek çok genç seyahat etme ve dünyayı gezme deneyimine zahmetsizce erişirken, Türkiye ve Türkiye gibi ekonomik-politik çalkantılarla boğuşan ülkelerin gençleri bu deneyime erişmek için hatırı sayılır fedakarlıklar yapmak zorunda kalıyor. Vize süreci, uçak biletleri, kur farkı derken yurtdışı seyahati hem maddi hem psikolojik açıdan bunalıma dönüşüyor. Her ne kadar sosyal medyayla kazanılan görünürlükle birlikte artık herkesin yurtdışına rahatça çıkabildiğine yönelik bir fikre kapılmış olsak da bu durum çoğu zaman sınırlı deneyim evreninin mutlaklaştırıldığı birer illüzyondan ibaret kalıyor. Oysa rahatça tatil yapmak, gezmek, keşfetmek, seyahate çıkmak sadece Batı'nın ya da ayrıcalıklı azınlıkların tekelinde olmaması gereken insani haklar.

Teknoloji, küreselleşme, artan uluslararası dolaşım, düşük bütçeli havayolları, online rezervasyon sistemleri, dijital turizm rehberleri derken geçmişte yalnızca zenginlerin seyahat edebildiği başka şehirlerin artık orta-alt sınıf için de görece ulaşılır hale geldiği doğru. Yaz gelince Instagram hikayeleri gotik katedral manzaraları ve Avrupa'nın estetik beton yığınlarıyla süslenirken, özellikle beyaz yakanın yurtdışı deneyimini bir çeşit "statü nişanesi" veya "ait olmak istediği sınıfın sembolik gösterisi" olarak okumak da mümkün. Bu durum, Edward Said'in Oryantalizm adlı kitabında işaret ettiği üzere, Batı'yla aramızda kurulmuş tek taraflı hayranlık ilişkisinin kültürel izdüşümü gibi işliyor. Batı'nın Doğu'yu nasıl ötekileştirdiğine ve bu yolla Doğu üzerinde nasıl bir tahakküm kurduğuna odaklanan, 20. yüzyılın önemli eleştirel düşünürlerinden Edward Said, Batı'nın kendini tarif etmek için Doğu'yu nitelendirmek zorunda olduğunu söylüyordu. Bugün bu dinamiğin tersinden de saat gibi işlediğini söyleyebiliriz. Çünkü bugün biz de kendimizi tanımlamak için Batı'yı idealize ediyor, oraya temas ettikçe varlığımızı pekiştirdiğimizi zannediyoruz.

Ben de bu yaz birkaç yıldır Paris'te yaşayan, sevdiğim ve özlediğim bir arkadaşımın davetiyle Avrupa seyahati yapmaya karar verdim. Hayatı boyunca yaşadığı ülkeden ayrılmamış biri olarak, hem birçok somut politik sebepten dolayı öfkeyle eleştirdiğim Avrupa'yı bizzat orada bulunarak gözlemlemek hem de arkadaşımla özlem gidermek istedim. Bir yıl boyunca maaşımla biriktirdiğim parayla vize başvurusu yaptım. Vize başvuru süreci zaten başlı başına hayli zorlayıcı geçti. Oraya gittikten sonra orda kalmayıp memleketine geri döneceğini kanıtlamak için tonlarca belge sunman, konsolosluğu sadece turist olduğuna inandırmak için bütün şecereni antetli, ıslak imzalı, onaylı kağıtlarla çarşaf çarşaf ortaya dökmen gerekiyor.

Üstelik henüz vizenin çıkıp çıkmayacağı bile belli değilken, yalnızca "Avrupa seyahati ihtimali" için dahi epeyce para ve emek harcamak zorundasın. İhtimali ve belirsizliği satıyorlar, daha da kötüsü ülkene geri döneceğine ikna olmak konusunda küstah ve nazlılar. İstikrarlı bir gelire sahip olduğunu, başını sokacak bir evin olduğunu, banka hesabında yeterli para olduğunu kanıtlaman gerek, yani kısacası yerini yurdunu bırakıp hakkında hiçbir şey bilmediğin başka bir memlekette mülteci olarak sıfırdan hayat kurmaya girişecek kadar "umutsuz" ve "tutunamayan" biri olmadığından emin olmaları lazım.

Ben de sanırım iş, okul vs. derken tutunabildiğimi bir şekilde ispatlamış olacağım ki iki haftalık vize başvuruma iki ay izin lütfeden bir dönüş aldım. Bu bıkkınlık veren sürecin ardından nihayet Paris'e indim. Pasaport kontrolündeki görevliler, köken olarak Batı'nın bir zamanlar alenen (bugünse liberal eşitlik maskesiyle örtbas ederek) dışladığı coğrafyalardan geliyordu. Bir zamanların "ötekileri" artık sınırın ve sistemin nöbetçisiydi. Ama bu nöbetin merkezinde aidiyet değil denetim vardı. Belgelerimdeki küçük bir karışıklıktan dolayı kenara çekildim, hatta itiraz edince pasaport polisi de olaya dahil oldu, defalarca döviz hesaplarımdaki parayı görmek istediler, cebimdeki nakit parayı bile göstermemi emrettiler, cevap vermeye çalıştığımda "sus, biz konuşacağız" dediler. Dünyanın en "kusursuz" şehrine adım atmaya çalışan potansiyel bir güvenlik tehdidi, bir böcek gibi hissettirdiler. Bemliğimi korkunç bir his sardı. "Çok meraklıyım sanki!" demek istedim. Ama hem meraklı hem de deplasmandaydım işte. Üstelik onca emek ve para vardı ortada. Bu, zaten öfkeli olan benim için, kimlik kontrolünden ziyade ulusal ve sınıfsal hiyerarşinin sınır kapısında vücut bulmuş iktidar gösterisi gibiydi. Biraz tantanadan sonra karışıklık çözüldü, nihayet içeri girebildim.

[mailerlite_form form_id=10]

Sonrası malum, her turistin yaptıklarını yaptım aşağı yukarı. Eiffel Kulesi önünde fotoğraflar, katedral gezileri, hediyelik eşya dükkanlarında gezinmek, yayalara yol verilmesine şaşırmak, eski sokaklarda kaybolma fantezileri kurmak, birkaç müze kuyruğu, biraz estetik, biraz sıkıntı... Sonra sonra turistliğin rehavetini atınca, daha gerçek ve tanıdık manzaralar çarpmaya başladı gözüme. Metrodaki suratlar aynı kendi ülkemdeki gibi mutsuz ve yorgundu, Seine Nehri kıyısındaki evsizlere aşinaydım, sokaklarda karşıma çıkan dilencileri daha önce defalarca görmüştüm, kimi ürkek kimi savruk mültecileri öyle ya da böyle tanıyordum.

Mültecinin, işçinin vatanı yoktu gerçekten. Dünyanın neresine gidersen git; güvencesizliğin, dışlanmışlığın, öteki olmanın biçimi benzerdi işte. Türkiye'de aramızda liberalizmi ve kapitalizmi tartışırken Batı'nın yüksek yaşam standartları ideal ve istisnai bir örnek olarak parlatılır genelde. Sosyalizmin ütopyasının karşısına Batı'nın tıkır tıkır işleyen yüksek standartlı liberalizmi konur hep. Fakat Marx'ın işaret ettiği üzere sermaye sınır tanımasa da emek her zaman sınırlara çarpar. Kapitalizmin küresel vaadi esasında yalnızca bölgesel bir imtiyazdır. Sermayenin değildir ama yoksulluğun dili evrenseldir. Her ne kadar işçi sınıfı milliyetçi bariyerlerle bölünse de sefalet her zaman sınır kapılarından sızar. Bütün o uyanış kültürünün, Batı'nın geçmişteki müşterek suçlarından duyduğu utangaç pişmanlığın, savurgan özeleştiri pratiğinin çeperinde "beyaz adamın" hükümranlığı farklı makyajlarla inatçı bir şekilde devam ediyor.

Fakat tabii ki her yıl turizmden milyonlarca avro kazanan Avrupa ülkelerinin, sınır kapılarında Doğu'dan gelen turist gençlere kaçak muamelesi yapabilecek küstahlığı kendinde bulabilmesi de, Doğu'daki gençlerin Avrupa'da yaşama hayali kurup Batı'yı idealize etmesi de gerçek maddi koşullara dayanıyor. Türkiye'de doktor olmak yerine Norveç'te tuvalet temizlemeyi yeğleyeceğini söyleyen gençlerin bu tercihleri malumunuz olan somut koşulların eseri. Temel demokratik haklardan bile yoksun kalan, tek tweet ile tutuklanma tehlikesi yaşayan, mesai çıkışı içeceği bir yorgunluk birasından sonra o ayki ekonomik istikrarı sarsılan, hapishane hücresinden hallice dairelere maaşının yarısından fazlasını teslim etmek zorunda kalan, hep ay sonunu düşünen, sürekli gelecek kaygısıyla boğuşan bir gencin kurtuluşu ABD ya da Avrupa'da sıfırdan hayat kurmakta görmesi maktulün devayı katilde bulmasına benzese de son derece anlaşılır.

Bütün bu özentinin, öykünmenin ve kaçışın hakkını teslim etmek gerek. Bu denklemde Batı, hem yıkan hem kurtarıcı gibi görünen bir faildir. Bizim gençlerimiz kendi yoksunluklarının tarihsel failine, sınır kapısında onları eşkaliyle yargılayacaklara sığınma çelişkisiyle iç içe geçmiş bir bunalımla baş başadır. Pek de ilginç olmamakla birlikte, Batı da bugün benzer bir bunalımı yaşıyor. Edward Said'in işaret ettiği üzere Doğu'yu egzotik, geri kalmış ve kurtarılmaya muhtaç bir alan olarak kurgulayan zihniyet, o "kurtarıcı" müdahalelerin sonucunda şimdi kapısında bekleyenlere nasıl davranacağını bilmez durumda. Hoşgörü kisvesinin altında tahammülsüzlük baş gösteriyor, çaresiz kalabalıklar sınır kapılarını zorladıkça batı medeniyetinin sabır sınırları da zorlanıyor.

Yolculuk bugüne kadar içsel bir arayış, isyan, sisteme karşı başkaldırı, varoluş mücadelesi, yaşamın kendisi ya da bir çeşit empati pratiği olarak yansıtılmış olsa da yolculuğa ve bir yerde yabancı olmaya yüklenen anlam da maddi koşullarla belirlenir. Sözgelimi Nazım Hikmet için elbette yolların anlamı farklıdır. Bu toprakların insanı bir şair, yıllarını sürgünde geçiren Nazım Hikmet yolda olmayı mecburi bir kopuş, özgürlüğe duyulan özlem olarak nitelendirir. Bazen bir yerlere gitmek değil, kalmayı delicesine istemek de özgürlük ve özlemdir. Bazen kalabilmek de özgürlüktür. "Güzel günler göreceğiz çocuklar" demek özgürlük ve özlemdir. Yollara methiye düzenler çoğu zaman yollara düşmenin gerçek anlamını bilmezler. Bu memleket bizi yoksul kılanların ve "öteki" olmaya susatanların değil, bizim memleketimizdir. İnsanca yaşayabildiğimiz ve ait olabileceğimiz bir "burası" inşa etmek zorundayız.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.