Turistlere güler yüz borçlu muyuz?

Turistlere güler yüz borçlu muyuz?
Barselona, 2024. Fotoğraf: Josep Lago, AFP.

Hakikaten de bir masala açılan kapıydı burası. Uzak bir dünyadan, meçhul bir hayalden, müthiş bir masal gibi mücevherler vardı burada.[i]

Sonda -tekrar- söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bu yazı kimsenin bir çift güzel sözünü, bir tebessümünü hedefe koymak amacıyla yazılmadı. Muradım, bir ödev gibi, yazının devamında tanımlamaya çalışacağım bazı toplumların diğer toplumlardan muhakkak beklediği gülüşü, bakışı neden beklediğini anlamak. Birlikte anlayalım isterim. Her ne kadar bu beklenti çoğunlukla bir ülkeye, topluluğa yönelse de bu ülkenin bazı yurttaşlarından daha fazlası bekleniyor: Hizmet sektörü çalışanlarından, özelinde de turizm emekçilerinden. Ancak ben biraz daha genel bir çerçeveden başlayacak, önce bir duyguyu tanımlayacak ve tohumlarının atıldığını düşündüğüm yıllara doğru kısa bir yolculuğa çıkacağım.

Yaz sona eriyor, biraz bundan söz ederek başlayalım. Kimimiz bırakın tatile çıkmayı, ayaklarını suya bile sokamadı. Alınamayan vizeler, 50’sine basmasına ramak kalmış döviz kuru, uçak bileti fiyatları, izin haklarımızı çoktan bir ay sonrasına bulabildiğimiz randevularla MHRS kapılarında harcamış olmak… Hadi borçla harçla birkaç günlüğüne ülke içinde bir tatil yöresine gidebildiniz diyelim, sizin masaüstü arka planında iç geçirerek baktığınız balonlara binen turistler ile sizin ya da o balonu sabahın köründe kalkıp ateşleyen işçinin deneyimi ne kadar benzeşebilir?

Bir turist için mesela Mardin sokaklarında yürümek veya kentlerin bizim için tarihi mücadelelerden gelen başka anlamlarla yüklü meydanlarında turistin güvercinleri uçurarak çektirdiği fotoğraflar genelde otantik, büyüleyici ve sıcak bir deneyim diye tanımlanırken, aynı sokaklarda işe yetişmeye çalışan bir emekçinin, çocuğunu okuldan almak üzere koşturan bir kadının, geçim derdiyle sabahtan akşama canı çıkan bir kağıt işçisinin gözünde bu sokakların anlamı aynı mı? Galata Kulesi’ni arkasına alıp fotoğraf çektiren bir turist ile hiltiyle Galata’ya girdiklerinde öfke kusan bir İstanbullunun hissettikleri aynı mı? Bunlar zihnimizde sıraya durmuş uyutmazken, ben ne kadar gülümseyebilir, misafirperverlik gösterebilirim? Üstelik bundan büyük kârlar elde eden bir otel sahibi, bir bakan ya da havayolu şirketi CEO’su değilsem...

Bugün seyahat bloglarına, reklam kampanyalarına ya da tur şirketlerinin sloganlarına baktığımızda hep aynı şeylerle karşılaşıyoruz: “Türkler misafirperverdir.” Hatta bu artık öylesine doğallaşmış ki (Türkler diye homojen bir topluluğun kabulüyle beraber) “misafirperverlik onların kanında var” diyenler bile var. Peki, gerçekten öyle mi? Böyle bir şey kandan gelir mi? Nereden çıktı bu misafirperverlik? Kim tarafından yazıldı? Kime ve neye hizmet ediyor?

Mesela “Yabancı biri bana 'hiç Türk'e benzemiyorsun' dediğinde neden seviniyorum?” sorgulamasının beni ilk götürdüğü yer oryantalizm kavramı olmuştu. Neredeyse herkesin diline pelesenk olmuş bu kavramın akla gelen ilk açıklama olması, elbette benim dahiyane düşünme biçimimden neşet etmiyor. Nihayetinde Edward Said bu yaklaşımı kavramsallaştırdığında, yani 1970’lerin sonuna doğru bile, fikir olarak çok da yeni değildi. Dolayısıyla şimdi de benim misafirperverlik ve güler yüz beklentisini anlamlandırmak için bu kavrama başvurmam herhalde anlaşılır.

[mailerlite_form form_id=10]

Edward Said Şarkiyatçılık adlı kitabında, Batı’nın Doğu hakkında oluşturduğu bilgi birikiminin yalnızca akademik çalışmaları kapsamadığını aynı zamanda emperyalizmin bir aracı olarak kullanıldığını öne sürer. Said’e göre, bu söylem alanı Doğu’nun kendisini tanımlama kapasitesini elinden alır. Doğu’yu, Batı’nın onu tanımladığı şekilde kabul etmeye zorlar. Bu söylem alanı, Foucault’nun “biyopolitika” ve “iktidar-bilgi” arasındaki ilişkiyi tanımlamasıyla da paralellik gösterir. Hatta Said doğrudan “Şarkiyatçılığın ne olduğunu anlamak için, Michel Foucault’nun L’Archeologie du savoir (Bilginin Arkeolojisi) ile Surveiller et punir’de (Hapishanenin Doğuşu) tanımladığı söylem kavramını kullanmanın işe yarayacağını düşündüm. Savım şu: Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında Avrupa kültürünün Şark’ ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini -hatta üretebilmesini- sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır” demiştir.[ii] Foucault’ya göre, modern toplumlarda iktidar fiziksel zor yerine bilgi ve normlar üzerinden de uygulanır. Said, bu bakış açısını kullanarak Batı’nın Doğu hakkındaki bilgi birikimini kontrol etmesini, bu bilgi aracılığıyla Doğu’yu “yönetilebilir” bir alan olarak tanımlamasını eleştirir.

Batılı turistlerin egzotik ve otantik deneyim arayışı, “Doğu” diye isimlendirilen coğrafyadaki kentlere yaptıkları ziyaretlerde kaleme aldıkları seyahatnameler, mektuplar, kitaplar, şarkiyatçı söylemin yıllar sonra turizm pratiklerinde nasıl tecessüm edeceğini, bir söylem alanı olarak misafirperverliğin nasıl kurulduğunu görmek açısından iyi örnekler. 17, 18 ve 19. yüzyıl boyunca (hatta 20.yüzyıl başında) İstanbul’a, Mardin’e, Kudüs’e, Şam’a gelen Batılı seyyahların yazdıklarına baktığımızda benzer tasvirlerle karşılaşıyoruz: Yoksul ama cömert bir ev sahibi, karşılık beklemeden kahve ikram eden bir kadın, hürmetin bir ifadesi olarak yerlere serilen hasırlar, davetkâr bir tebessüm… Sanki başı sonu belli, karakterlerin değil tiplerin olduğu efsunlu bir masal… Pek çok seyyah gezi notlarında kendisini ağırlayanların yoksulluğunu dile getirirken, yine de ona “bir kral gibi hizmet edildiğini” yazar. Hans Christian Andersen, İstanbul’u “bir masal” olarak tarif eder ama aynı zamanda “kurnaz ve numaracı” esnaflarla karşılaşmalarından dem vurur. Mark Twain, Mısır’da yaşadığı deneyimi “gerçek Oryantal misafirperverlik” olarak kutsar.

İskoç yazar Charles MacFarlane Turkey and Its Destiny: The Result of Journeys Made in 1847 and 1848 to Examine into the State of that Country adlı seyahat kitabında Osmanlı İmparatorluğu’na yaptığı gezilerden yola çıkarak Türklerin misafirperverliğinden bahseder.[iii] Özellikle köylere yaptığı ziyaretlerde, kendisinden hiçbir karşılık beklenmeden yemek ve konaklama sağlandığını anlatır: “Türkler, bir yabancıyı ağırlamayı büyük bir onur sayarlar. Ev sahibi, misafirin tüm ihtiyaçlarını karşılamaktan memnuniyet duyar.” MacFarlane, misafirperverlik övgüsüyle Osmanlı’yı bir yandan egzotik ve hayranlık uyandıran bir medeniyet olarak görür, bu tür insani ve toplumsal değerlerin Osmanlı toplumunun önemli bir parçası olduğunu dile getirirken bir yandan da Osmanlı’nın Batı Avrupa'yla karşılaştırıldığında birçok açıdan geri kalmış olduğunu ifade eder. Aynı zamanda hayranlık duyduğu Osmanlı toplumunun ve geleneklerinin modernleşme önünde bir engel teşkil ettiğini de belirtir. Burada hayranlığın tek taraflı bir hayranlık olduğu, bu “iyi” özelliklerin gelişmemişliğin bir önkoşulu olarak ifade edildiğini açıkça görebiliriz. Bu iki yönlü bakış, Said’in de ifade ettiği gibi, Batılı seyyahların ve yazarların dönemin Doğu’suna bakışlarını özetleyen örneklerdir.

İngiliz gezgin Alexander Kinglake, Osmanlı İmparatorluğu’na ve Doğu Akdeniz’e yaptığı ziyaretlerinden bahsettiği kitabında[iv] Doğu insanının cömertliğini ve misafirperverliğini "büyüleyici bir deneyim" olarak aktarırken alaycı bir tavır takınır. Osmanlıda bir erkeği betimlerken kullandığı “keskin bir zeka olmaksızın içgüdüsel bir bilgelik” taşıdığı ifadeleriyle toplumun içgüdüleriyle hareket ettiğini söyler, gösterdiği misafirperverliği de bilinçli nezaket kuralları kapsamında değil de içten gelen bir davranış olarak görür. Bu yazıları yalnızca kişisel deneyim aktarımları ve edebi metinler olarak değil, Batı kamuoyuna sunulmuş Doğu imgesinin birer kurgusu olarak değerlendirmeliyiz. Ancak bu yaklaşım, yani oryantalizmin içinden geliştirilen analiz, turizm gibi karmaşık ekonomik ve toplumsal süreçleri anlamada tek başına yeterli değildir.

İşleri biraz karmaşıklaştıralım, şimdi gelelim “sözün” bittiği ve ekonomi politiğin başladığı yere (belki birlikte yürüdükleri yere demek daha doğru olur). Yani biz oraya bugün geliyoruz diye, bu analiz sonradan ortaya çıktı diye değil. Hep oradaydı, ama söylemin alanına sıkıştırılarak kabul gördü, meşrulaştırıldı diye. Turizmin ekonomi politiğini analiz etmek için söylem analizinin yanı sıra altyapı dinamiklerine, üretim ilişkilerine ve sermaye birikim biçimlerinin etkisine de odaklanmak gerekir. Zaten Said de “Şarkiyatçılık, yayımlanmasından yirmi beş yıl sonra, modern emperyalizm hiç sona erdi mi yoksa iki yüzyıl önce Napolyon’un Mısır’a girişinden beri Şark’ta sürüp gidiyor mu?” diye sormuştu.

[mailerlite_form form_id=11]

Şimdi her birimizin yaşadığı bu gündelik hayat karşılaşmalarından, sohbetlerinden, turistlere duyulan öfkelerden en çok etkilenenlere, genel olarak özellikle turistik bölgelerde çalışan hizmet sektörü emekçilerine, özel olarak da turizm emekçilerine, hani şu izin hakları bile yedi günde birden on bir günde bire düşürülerek “lütfedilen” işçiler var ya, onlara gelelim. Bugün bu “Doğu misafirperverdir” söylemi yalnızca edebiyatta değil turizm endüstrisinde de yaşamaya devam ediyor. Türkiye’nin resmi tanıtım sitelerinde, “misafirperverliğin sıcaklığı”, “samimi karşılamalar” gibi ifadeler turistik ürünün parçası olarak pazarlanıyor. (Burada muhakkak bir parantez daha açıp ülkenin bilinçli bir şekilde tercih edilen pazarlama stratejilerine de bakmak gerekir. Çünkü tek taraflı bir alımlanma mümkün olmayacaktır, başka bir yazının konusu olsun diyelim).

Pandemi döneminde Turizm Bakanlığı’nın hazırladığı videolarda yoğunlukla yabancı turistlerin geldiği mekanların çalışanlarına “Siz eğlenin, ben aşı oldum” yazılı maskeler taktırıldığını bile gördük. Sosyolog John Urry, turistin bakışını şöyle tanımlıyor: “Turist, görmek istediği şeyi görmek için gelir; otantik olan, onun gözünden görünendir.” Bugün "turistik deneyim" dediğimiz şey, yalnızca bir manzarayı değil aynı zamanda bir hissi, bir karşılamayı, bir tavrı da içeriyor çünkü turistler bunları görmek istiyor. Gidilen yerde ne görüleceği ne yeneceği kadar, nasıl karşılandığınız da bu deneyimin parçası yani.

Bu yüzden turizm emekçisi sadece yemek servis etmez, rehberlik hizmeti vermez, güler yüz de sunar. Akşamları otellerde düzenlenen eğlencelerde bedenini de bir “nesne” haline getirmek zorunda kalır, turist eğler. Tüm bu sunumlar, hizmet alan turisti memnun etme gibi psikolojik emeği de içerir. Bir taraftan da sunulan hizmetin "kalitesini" gösteren pratiklerdir bunlar. Turizm emekçisi, bu kalite düşerse cezalandırılır, yeterince güler yüz göstermezse, muhtelif internet sitelerinde 5 puan almazsa işinden atılır. Hizmet sektöründe çalışanların yalnızca fiziksel değil duygusal bir performans da sergilemek zorunda kalışını, hizmetin bu boyutunu, yani çalışanlar üzerinde ciddi bir duygusal ve psikolojik yük yaratışını açıklamaya mahir olmasıyla Arlie Hochschild’in “duygusal emek” kavramı öne çıkıyor.[v]

Turizm çalışanları gülümsemeli, sabırlı olmalı, misafirle empati kurmalı. Tüm bunlar deneyimin bir parçası, eksik kalamaz. Peki, bu oryantal bakış açısını hep Batılı turist mi üretir? Elbette hayır. Türkiye’den Tayland’a balayı tatiline gitmiş turistlere kulak verelim: “Tayland’ta önümüze bir kırmızı halı sermedikleri kaldı!” Britanyalı bir kadının Marmaris’teki turistik deneyimine uzanalım: “Türkler inanılmaz ilgili ve misafirperver, hele de erkekleri…” Bunun ülke içi örnekleri de var: İstanbul’dan Mardin’e giden her bir yerli turist gördüğü misafirperverliğe duyduğu hayranlıkla evine döner. Gezdiği gördüğü yerler, yiyip içtiği yöresel yemekler yanında, yolda onları görüp çeviren Ahmet Abi'nin evinde, elde avuçta yokken sunduğu kahveler çaylar, deneyimin bir parçası olarak “ben de oraları görmek istiyorum ya” diyen bir diğer turist adayına anlatılır. Tekrar edeyim: Ne Ahmet Abi'nin güler yüzünde, ne elinde avucunda ne varsa paylaşmasında, ne de turistin Ahmet Abi'yle yaptığı sohbetlerde tek başına bir sorun vardır. Sorun olan bunun doğallaştırılması, bir ödevmiş gibi beklenmesi, "turistik deneyimin bir parçası" olarak sunulmasıdır. Yani bugün “misafirperverlik” doğrudan bir piyasa beklentisi, meta haline gelmiştir. İşte bu noktada 17. yüzyıldan bu yana gelen misafirperverlik söylemi hem kültürel bir tahakküm hem de ekonomik bir sömürü aracına dönüşür.

Bu yazının temel derdi, kimsenin gülümsemesini sorgulamak değil, ancak bu gülümsemenin ardındaki söylemi, iktidar ilişkisini, emek sömürüsünü ve kültürel tahakkümü sorgulamaktır demiştim. Bugün Avrupa’nın pek çok kentinde, “go home, tourist” sloganlarıyla sokaklara çıkanlar sadece turist istemedikleri için değil yaşadıkları kentin bir gösteri nesnesine, kentle beraber içinde yaşam savaşı veren insanların birer köleye dönüşmesine itiraz ettikleri için eylem yapıyor. Barselona’da, Berlin’de, Venedik’te yerel halk kent hakkını, sahillere ücretsiz erişim hakkını talep ediyor; bu kez bunu turistik deneyimlerin metalaştığı tespitiyle yapıyor. Giderek daha pahalı, daha yaşanmaz hale gelen kentlerde turizm artık bir eğlence değil bir çatışma alanına dönüşüyor.

Frantz Fanon’un sömürgecilik eleştirisini de bu bağlamda değerlendirmezsek eksik kalır gibi. Fanon, sömürgeleştirilmiş halkların kültürel kimliklerinin, ekonomik bağımlılık ilişkileriyle birlikte yeniden şekillendiğini belirtir. Turizm sektörü de bu sürecin bir uzantısı olarak görülebilir. Yerel topluluklar, “Batılı” turistlerin beklentilerini karşılamak için kendi kültürlerini yeniden tanımlamak ve bu tanımı ekonomik kazanç elde etmek üzere bir ürün haline getirmek zorunda kalır.[vi] Turizm yoluyla emperyalizm, yalnızca ekonomik kaynakların değil aynı zamanda kültürel değerlerin de sömürülmesini (hatta kültürel değerlerin sömürülmesi yoluyla ekonomik kaynakların sömürülmesini de) içerirken yerel halkın misafirperverliği, Batılı turistler için bir “meta” haline gelir. Bu süreç yerel halkın özgün kültürel değerlerini yitirip piyasa taleplerine göre şekillendirmesine neden olur. Kültürel alandaki emperyalizm, böylece (turizm endüstrisi aracılığıyla) yerel toplulukların kendi kimliklerini kontrol etme ve tanımlama hakkını sınırlar.

Toparlamak gerek artık: Evet, biliyorum; yolda yürürken turistlere öfke duyuyoruz; ben de duyuyorum bazen. Artık çevremdeki pek çok arkadaşımın “ben turistleri hiç sevmiyorum” dediğini de çokça işitiyorum. Ancak hikayenin karmaşıklığını anlamak sorumluluğu düşer her birimize. Aksi takdirde doğru yere yönelmemiş öfkemiz, kent meydanlarının kalabalığında zayi olacak. Son bir not daha eklemem gerekiyor: Turizm emekçilerinin haftalık izin hakkı mücadelesini görmekle, büyütmekle yükümlüyüz. Emek alanında haklarımıza karşı yapılan bu saldırı ne ilkti ne de son olacak.


Not: Bu yazının daha ayrıntılı bir versiyonu İstanbul Kent Üniversitesi’nin 19 Nisan 2025 tarihinde düzenlediği “I. Kent ve Edebiyat Sempozyumu’nda bildiri olarak sunulmuştur, daha derinleştirilmiş hali de bir makale olarak daha sonra yayımlanacaktır.


[i] Hamsun, K., & Andersen, H. C. (1993). İstanbul’da İki İskandinav Seyyah. (Çev. B. G. Syvertsen) Yapı Kredi Yayınları, s. 35.
[ii] Said, E. W. (2013). Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları. İstanbul: Metis, s. 13.
[iii] MacFarlane, C. (1850). Turkey and Its Destiny: The Result of Journeys Made in 1847 and 1848 to Examine into the State of that Country. London: W. Clowes Sons.
[iv] Kinglake, A. W. (1948). Eothen. London: Purnell and Sons, s.32.
[v] Hochschild, A. R. (1983). Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. London: University of California Press.
[vi] Fanon, F. (1994). Yeryüzünün Lanetlileri. (Çev. Ş. Süer) İstanbul: Versus.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.