Türk'ün yazıyla imtihanı

Türk'ün yazıyla imtihanı
kanzi-turk

Geçen haftanın futbol ve bozkurt tartışmalarıyla dolu gündeminde epeyce elim bir hadise yaşandı. Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç, Sinan Ateş davasının ardından bazı muhalif gazetecileri attığı bir tweet ile hedef gösteriyordu: “Bizler AB ve ABD fonlarının doldurduğu dolma kalemler değiliz, bizler kurşun kalemleriz. Kurşun kalemlerin de bir gün galip geleceğini mutlaka göreceksiniz!"

Kılıç’ın bu tehdit tweet’ini önce yazıp sonra silmesi kendini gerçekten de tepesi pembe silgili bir kurşun kalem sanıyor olabileceği kuşkusu uyandırsa da iletinin aslında sırf içinde “kurşun” geçsin diye yazıldığı, kalemin de canlı kalkan olarak kullanıldığı açıktı.

Zira birilerinin kalemini kırmayı saymazsak, ülkemizde bu zihniyet yapısına sahip toplumsal kesimlerin söz konusu gereçle pek işinin olmadığını uzun süredir gözlemliyoruz. “Dahi anlamındaki de”nin milliyetçi-muhafazakar ideolojinin bir göstergesi olarak bozkurt sembolünden daha kapsayıcı olduğu bir dönemden geçtiğimiz de hepimizin malumu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Yükseköğretim Kurulu’nun, hatta aynı kurumun Türk Dili ve Edebiyatı mezunu profesör unvanlı başkanının bile kamuyla iletişimde pervasızca imla hataları yapabildiği (1, 2, 3) bir ülkeye dönüştü Türkiye. Meşhur atasözümüzün imamla cemaat arasında tespit ettiği yazısız iletişimin gereği olarak, Türkçeye karşı bu “devletlü” özensizliğin tabana –ve dahi “devlet ayrı hükümet ayrı” muhaliflerine– doğru şiddetlenerek yayılması pek de şaşırtıcı değil.

Gelgelelim geniş kitlelere liderlerinin her yaptığını taklit eden bir pasiflik atfetmek doğru olmayacağı gibi, koskoca bir toplumsal dönüşümü de tek faktörle açıklama kolaycılığına kaçmamak gerekir. Özellikle de bahsi geçen son unsur olan “devletçi muhalif” kesime odaklanırken.

“Seküler milliyetçilik” diye adlandırılan bir damarın yavaş yavaş genişlemekte olduğu malumunuz uzun süredir konuşuluyordu. Sosyal medya profiline, arabasının arkasına veya vücudunun bir yerine Göktürk alfabesiyle “Türk” (𐱅𐰼𐰇𐰰) yazdıran, böylece aradaki Müslüman dönemi atlayıp Türk kimliğini “Arap kültürünün dejenere etmediği” saflık zamanlarına sabitleyen bir kitle giderek dikkat çekiyordu. Benim merakımı ilaveten celbeden husussa, 𐱅𐰼𐰇𐰰 olmakla bunca övünen kitlenin zahmet edip bu dört harften fazlasını öğrenmemekteki, sözgelimi Göktürkçe harflerle kısacık bir metin (en azından kendi adlarını) dahi yazacak birikime ulaşmamaktaki parmak ısırtan istikrarlarıydı. Harf devrimine “Dedemizin mezar taşını okuyamıyoruz” diyerek muhalefet eden ama elifi görse mertek sanacak bir cehalette ısrar eden düşman kardeşlerinden pek de farklı bir tavra rastlamıyoruz burada elbette. Öte yandan mezar taşı gibi epey dar bir ufukla sınırlı olsa da İslami kesimde en azından bir okuma vizyonu bulunurken, “seküler milliyetçilerin” herhangi bir metne ilgisinin olmamasının onları “gericilerden” bile geriye düşürdüğünü not etmek gerekiyor. Bu noktada 𐱅𐰼𐰇𐰰’ü de yazılı bir unsur olarak değil, tıpkı “bozkurt” sembolünde olduğu gibi salt görsellikten ibaret bir işaret olarak kullandıkları anlaşılabiliyor.

“Bozkurt işareti” tartışmaları vesilesiyle, seküler milliyetçi kitlenin ergen kesimine işaret edecek şekilde belli bir süredir “kanzi” stereotipiyle alay konusu olarak ele alınan, çoğunluğu erkek, oyun bağımlısı, tüm bunların çıktısı olarak da cahil cesaretiyle donanmış bu güruhun belki de sandığımızdan daha kalabalık olduğuna üzülerek şahit olduk. Söz konusu işaretin hem her türlü siyasi görüşten bağımsız olduğunu, hem de Türkçülüğü sembolize ettiğini aynı anda iddia edebilecek düzeyde temel muhakeme kabiliyetlerini kaybetmiş olan bu gençlerin hangi toplumsal rahatsızlığın bir semptomu olarak ortaya çıktığı uzun uzun tartışılabilir, tartışılacaktır da. Ben bu eksikliklerden birine, okumaya değineceğim sadece.

Öküzün A’sı: Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi kitabında Barry Sanders, dijital dünyaya hakim olan görsel kültür içinde büyüyen gençlerin (öz)yıkıcı faaliyetlere yönelmesinin sebeplerinden biri olarak eski nesillere kıyasla okuryazarlıklarını muazzam bir oranda kaybetmelerini gösterir. Ona göre okuryazarlık kültürel mirasın aktarımını sağlamaktan iletişimsel becerilerini geliştirmeye kadar varan kritik bir rol oynarken, bu gelişimden mahrum kalan zamane gençlerinin zihinsel süreçleri sekteye uğruyordu. Bu gençlerin sayısının giderek arttığı dünyayı şöyle tanımlıyordu Sanders, “kanziliğin” Türkiye’ye özgü değil küresel bir sorun olduğu gerçeğinin altını bizim için çizerek:

“Acı ve ölümün damgasını vurduğu, umutsuzlukla ve okulu terk etmeyle, genç intiharlarıyla, çete cinayetleriyle, dağılan yuvalar ve cinayetlerle dolu bir dünya. Bu dünya, gençlerin kendilerini düşünmek yerine intikam ve misilleme peşinde koştukları bir dünyadır. İnsanların pişmanlık ya da vicdan azabı duymadan öldürdüğü bir dünya.”

Kurdun, Türklüğün simgesi olduğunu iddia eden gençler bu anlamda haklıydı: Medeniyetten vahşete doğru, tersine bir evrim. Harften imaja, yazılı hukuktan orman kanunlarına, kalemden kurşuna. Bu yüzden, “Okumuyoruz azizim” diye yanındakine şikayet ettikten sonra kafasını bol resimli Sözcü gazetesine gömen emekli yazlıkçılar gibi görünme riskini alıyor, onlarla aynı tezi savunuyorum. Okuma ve elbette yazma kültürünü bilhassa gençler arasında yeniden yaygınlaştıracak, “entelliği” yeniden cool yapacak bir acil eylem planına ihtiyacımız var.

İyi eğitimliyi eğitimsizden üstün tutan, çobanın kendi kaderini tayin hakkına göz diken bir “Aysun Kayacılaşma” değil bu. Zaten yükseköğretimden sorumlu bir Türk dili profesörü olmanın bile okuma yazma kabiliyetine dair önemli bir gösterge olmadığının örneğini yukarıda vermiştik. Dolayısıyla diploma veya titr kazanmaya dayalı, Süreyya Hanım’ın muhteşem değişimi benzeri bir ilerlemeden ötesini getirmeyecek bir “eğitim seferberliğinden” söz etmiyorum. Kendini, toplumu ve dünyayı anlamaya ve dönüştürmeye dönük, aktif katılım ve tartışma eksenli bir kültürün aşağıdan, bizim tarafımızdan inşası, ihtiyacımız olan bu.

*****

Tarihin çarklarının ileriye doğru dönmesi için maddi koşulların oluşması gereklidir, doğru. Gelgelelim o paslanmış çarkları kan revan, yağmur çamur içinde döndürmenin sırrına vakıf olabilmek için de niteliksel bir sıçrama gerekir.

John Reed, Bolşevik Devrimi esnasında Rusya’da gazeteci olarak bulunmaktadır. İhtilaldeki tanıklığını anlattığı Dünyayı Sarsan On Gün kitabının kısacık bir pasajında, savaşın ve kıtlığın orta yerinde dönemin toplumunun bu istisnai sıçramasını dehşetengiz bir canlılıkla tasvir eder:

“Cılız düşmüş, ayağında çizmesi olmayan askerlerin umutsuz siperlerin çamurunda perişan hâlde uzandığı, Riga'nın gerisinde yer alan On İkinci Ordu mevzilerine gelmiştik. Bizi gördüklerinde bir deri bir kemik suratları, yırtık giysilerinin arasından görünen mavimsi vücutlarıyla ayağa kalktılar ve hevesle, ‘Okuyacak bir şey getirdiniz mi?’ diye sordular.”

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.