Türkiye’de genç olmak
Türkiye’de genç olmak, bugün artık pek çok genç için yalnızca bir yaş meselesi değil; boğucu siyasi atmosferin, ekonomik belirsizliklerin, gelir dağılımındaki uçurumun, eğitim sistemindeki yapısal sorunların ve kültürel altyapı zayıflığının birlikte ördüğü bir hayatta kalma mücadelesidir.
Daha önce bana gençliği “hayatta kalma mücadelesi” olarak tanımlayacağımı söyleseydiniz böyle bir şeye ihtimal vermez, hatta bu ifadeyi çok sert bulurdum ama şimdi gayet yerinde bir tanım olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de genç olmak, başka pek çok “şey” olmak gibi hayli zor ve hepimiz bu zorluğun tam içinde yaşıyoruz. Ülkenin bize neler çektirdiğini iyi biliyoruz fakat yaşam, hayatlarının henüz baharını yaşaması gereken gençler için de en az bizim hissettiğimiz kadar çetin ve mücadelelerle dolu. Oysa aramızda büyük farklar var. Göğüslememiz gereken dertlerin eşit olması yaşam döngüsü bakımından, varoluşsal tecrübe bakımından adil değil.
Gençlik dediğimiz dönem, insan yaşamı evrelerinin belki de en uçuş uçuş olduğu, saçmalamanın en fazla hak edildiği, renkli geçmesi gereken yıllardan oluşur, gelgelelim Türkiye’de gençlik dönemini tarif ederken bunlardan bahsetmek bile neredeyse şımarıklık, neredeyse lüks.
Türkiye’de çocuk olmanın nasıl bir şey olduğuna dair deneyimim, beni çocuklar için bir “politik dizi” yazmaya yönlendirdi çünkü insanın (“ağaç yaşken eğilir” deyiminde olduğu gibi) küçük yaşlarda şekillendiğini, bazı temel düşünme modellerini edinmek için gençlik ya da yetişkinlik dönemlerinin geç olduğunu düşünenlerdenim.
“Çocukların Türkiyesi” ifadesi benim için zamanla “gençlerin Türkiyesi”ne evrildi çünkü hem çocuğumun yaşının ilerlemesi hem de gençliğin tehlike altında olduğunu bize fazlasıyla net gösteren gelişmeler (uyuşturucu, suça bulaşan çocuklar, hızla artan zorbalık, sosyal medyanın olumsuz etkileri, ekonomiden sebep savrulmalar) beni endişelendirdi. Bunu fark etmemle birlikte ergenlik, gençlik ve Türkiye üçlemesi üzerine çok daha fazla düşünmeye başladım. Geçmişte kendim de benzer süreçlerden geçtiğim halde, bu meseleyi çok etraflıca düşünmediğimi ancak ilgi çeken haberlerden ve ara ara yayımlanan dikkat çekici anket sonuçlarından edindiğim kadar bilgi sahibi olduğumu fark ettim. Oysa bir sorunu, üzerine endişelenecek kadar benimseyebilmek için önce meselenin içinden geçmek, onu anlamak ve tanımak gerekir.
Ben hayatta her şeyin politik olduğuna inanırım. Gençlerin son dönem yaşadığı sıkıntılara bakınca, ülke gençliğindeki sıkışmayı görmezden gelmek imkânsızdı benim için. Konuya üstünkörü baktığımda da karşıma çıkanlar genellikle öznel düşüncelere dayalı konuşmalardan ya da sayısal verilere dayalı araştırma sonuçlarından ibaretti. Gençler birtakım harflerle X, Y, Z kuşağı diye kodlanıyor, genelgeçer sözlerle tanımlanıyor, o kod ve tanımlara göre konumlandırılıyorlardı. Oysa her birimizin, her insanın, hatta her canlının olduğu gibi –ve hatta belki çok daha ötesinde– gençler biricikler...
[mailerlite_form form_id=16]
Aynı evde doğup büyüyen ikiz çocukların alışkanlıkları, geliştirdikleri kişilik ve mizaçları bile bu kadar farklıyken, gençlik gibi tek tanıma sığdırmanın zor olduğu bir dönemden bahsederken, “Z kuşağı da böyle işte!” deyip geçebilmeyi çok da akıl kârı bulmadım. Akıl kârı bulmayarak başladığım anlama çabası, bir aşamadan sonra “şimdiki gençler” diye başlayan tüm tanımlamaları reddetmeye evrildi.
Anket şirketlerinden alışık olduğumuz ve sıklıkla haberlere yansıyan “Türkiye’de gençler şöyle, böyle” laflarının çoğunu safsata olarak değerlendirir oldum. Çünkü evet, yaşadığımız coğrafya, siyaset, âdetler, aidiyetler, ekonomik koşullar, sosyolojik etkenler ve benzerleri hepimizi bazı alanlarda buluşturuyor ama bunlar asla kişileri genel olarak anlamamıza yetmediği gibi, gençlere genel bir ad koymaya ya da onların genelini tanımlamaya da yeterli olmuyor.
Yanıtlara detaylıca bakılmadığında, “Evlerde hâlâ televizyon izleniyor mu?” araştırma sonucunun bile net ve kesin çıkmasının neredeyse imkânsız olduğunu; kişinin kendisi izlemese de evde onunla yaşayanlar arasında televizyon izleyenler olup olmadığından, kendisinin onlara hiç eşlik edip etmediğine; telefon veya tablet uygulamalarından ulusal TV yayınlarını takip edip etmediğinden, bildiği-tanıdığı televizyon figürlerinin kimler olduğuna kadar başka sorular sormadan araştırma sonucunun eksik veya hatalı olacağını, doğruya yakın olsa bile net bir gerçeklik sunamayacağını anladım.
Bizi de doğru anladılar mı mesela gençken, bu da tartışmalı bir konudur benim için. Ben 1980 doğumluyum. Kendimin ve kuşağımın doğru anlaşılmadığını, bu anlaşılmamışlık içinde çoğumuzun heba olduğunu düşünmüşümdür hep. Muhakkak ki benim kuşağımı anlayamayan ebeveynlerin kendi gençliklerinde yaşananlar da bu durumu etkilemiştir, onların yaşadıklarıyla oluşan davranış ve düşünce kalıplarının bize, yani bir sonraki kuşağa “heba etmek” üzere aktarıldığı iddiasındayım.
Dönemler, kuşaklar arasında gelişigüzel yorumlar yapmak doğru değil, biliyorum ama kendi kuşağıma, 80’lere ya da mesela 68 kuşağına bakınca, insan ister istemez bu ülkenin değişen koşullarında yaşayan bu yeni genç kuşağı daha çok sarıp sarmalama hissine kapılıyor. Hayır, öyle hümanist, insan âşığı bir iyilik elçisi olduğum için değil elbette. Gençlik yılları nasıl da değerli, hatırlasanıza...
Türkiye’de gençlerin adeta bile isteye heder edildiğine tanıklık etmek zorlayıcıydı. Görüştüğüm gençlerin çoğunda karşıma çıkan o heder edilme hali, her bir genç adına üzdü beni. Kendi gençliğime ve ergenliğime dönüp bu ülkede yaşadığım, uğradığım ve karşılaştığım tüm “anlaşılamamışlıklarımla”, karşıma konan tüm “yaptırımlarla”, tüm “genellemelerle” ve “yok sayılmalarla” yeniden ve yeniden yüzleşmem gerekti.
Asla bu kadar zor ve duygusal yükü ağır bir işin altına girdiğimi düşünmemiştim. Bir sohbet esnasında, bir masa dolusu arkadaşın hep bir ağızdan herkesin ülkeden gitmek, oturum izni almak veya altın vize için çabaladığını anlattığı hararetli bir sohbette, “gençler de Türkiye’den gitmek istiyor” şeklindeki ortak bir tespit üzerine, yine herkes tek bir ağızdan kendi çevresinden örnekler vererek, hatta ülkeye dair kendi “kaçma arzusunu” da konuya sos ederek, yüksek laflar, büyük genellemeler yaparak, gerçeği veriler ya da kaynaklar üzerinden bilmeden, tamamen kişisel tespitlerle geçen bir sohbete başladık.
“Gençler gitmek istiyor” fikrinin en ateşli savunucularından biriydim, ama verdiğimiz örnekler hep kendi çevremizdendi ve tezimizi doğrulayacak ya da çürütecek bir kaynak yoktu. Önce gençlik üzerine yapılan araştırmaları bulmam ve okumam gerekti ki sayıca az ve yetersizlerdi. Ama o “az” içinde etkileyici çalışmalar ve isimlerle karşılaştım. Bazı sosyologlar ve sahada yaptıkları çalışmalar beni etkiledi.
Türkiye’de genç olmayı konuşurken özellikle eğitim üzerinde biraz uzun durmak istiyorum. Eğitim alanında büyük bir gerileme, köhneme ve yetersizleşme yaşandığı gözle görülür durumda. Konumuz gençlik olduğu için üniversiteler bazında konuşmak belki daha doğru, muazzam bir okul sayısı artışından ve eğitim kalitesi düşüşünden söz etmek lazım, nitelikli öğretmen bulmanın güçlüğüne de parmak basmak zorundayız. Atanamayan öğretmenler konusu burada da gençlerin her iki yönüyle de sorunu. Öğretmen olanı iş bulamıyor, öğrenci olanı öğretmen bulamıyor desek yanlış bir tespitte bulunmuş olmayız. Bu topraklarda gençlerin başlıca sorunları özgürlükler, haklar, eşitsizlikler ya da yaşamın renkleri gibi görünse de bu çalışmada eğitim sorunu kadar eğitim hakkı sorunu da ön sıralarda yerini aldı benim için. Okumak istemeyen de okumak isteyen de aynı kötü eğitimden geçerek, ulaşabilecekleri en iyi hallerde olmaktan çok daha uzak bir noktaya savruluyor. Dersleri kötü olsa da çok daha farklı alanlarda özel yetenekleri olan gençlerin fark edilip özen ve ilgiyle onlara mesai harcayacak eğitmenlerle karşılaşabilmeleri ancak bir rüyada mümkün gibi... Kendini bir türlü bulamamış gençlerle konuşurken eğitimde yaşanan “içerik boşluğunun” da, “nitelik yoksunluğunun” da, “gençleri kazanma hedefli öğretmen sorununun” da etkileri kendini hemen ortaya koyuyor. Okumak konusunda doğuştan iyi olan, akademik çocuklar için bile kaliteli eğitime ulaşmak önemli. Herkes ODTÜ, Boğaziçi, Hacettepe gibi okullara girmenin yaşamsal önkoşullarını karşılayamıyor. Herkese yetmiyor burslar, yardımlar, destekler... İlk üçe giren okulların bile eğitimi gün geçtikçe tartışmalı hale gelirken, kayyum atananlar hızla kalite kaybederken siz bir de diğer üniversiteleri hayal edin.
Sonuçta Türkiye’de siyaset her alanda ve bundan kaçış yok. Siyasetin yarattığı çürüme gençleri de etkisi altına alıyor, bırakır mı? Uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması, uyuşturucuya erişimin kolaylığı ve ucuzluğu da onlar için bir sorun. Bir kere bağımlı pozisyonuna düştükten sonra sistemin seni ayağa kaldırmak gibi bir refleksi olmadığı, sana tedavi bile sunmadığı; rehabilite edip yeniden hayata kazandırmayı bırak, aksine seni yok kabul ettiğini öğrendim mesela. Meseleyi daha iyi anlamak üzere, bağımlılıktan mustarip gençlerle de konuştum.
[mailerlite_form form_id=11]
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gençler arasında yaygınlaşan “kolay yoldan para kazanma devri” algısı, en az uyuşturucu kadar tehlikeli. O alanda iş yapan gençlerle de görüştüm. Genç kadınların güvenlik sorunlarını, korkarak yaşamalarını, queer bireylerin can pazarında hayatta kalma çabalarını dinlerken bir anne ve bir yetişkin olarak derinden üzüldüm ki konunun yabancısı değilim. LGBTIQ+’lara yaşatılanları gayet iyi biliyorum; okuyorum, yazıyorum ve çıkarılmaya çalışılan yasalarla ben de hop oturup hop kalkıyorum. Ama gencecik biri karşınıza oturup kendisi olmaktan korktuğunu anlatınca bundan yeniden ve yeniden etkilenmemeniz için duygularınızın nasırlaşmış olması gerekiyor. Otoritenin refleksleriyle gençlik çağlarından beri çatışan biri olarak şimdi meseleye yetişkin halimle ama bu sefer o gençlerin gözünden bakmak benim de öfkemi tazeledi desem yeridir.
Toplumun ve sistemin gençlerin düştükleri yerde yok oluşlarını izliyor olmasını, gençleri ayağa kaldırıp yeniden yürümeye teşvik etmek yerine üstlerine basan, hatta belki de düşürmeye çalışan bir rol üstlenmesini de tartışmaya açmak isterim mesela. Ve devletin babalığını. Evet, neden Türkiye’de milliyetçi duygulara da iyi gelen genel kanı devletin baba rolünü üstlendiğidir? Gençlerin durumuna bakınca Türkiye’de kabul gören bu babalık figürü çocuklarını var etmeye değil adeta yok etmeye, beladan uzak tutmaya değil aksine tam ortasına atmaya programlanmış gibi... Evet, çok sıkıntılı bir alan. Gençlerin yaralandığı, derdi olan bir alan. Bu sorunlu babalık konusu üzerine de konuşulmalı.
Özgürlükçü birinin gençliğe bakışı nettir aslında. “Önleri daima açılmalı, sınırları olmamalı” der. Medeni tüm toplumlar böyle yaşıyor, uyguluyor ve hayat bu yönde işliyor. Türkiye’de ise sistem kendinden olmayan, farklı, renkli, değişik, düşünen, konuşan, hakkını isteyen gençleri boğarak yok etmeye yöneliyor. Oysaki bunu tersine çevirmek ve hiç vakit kaybetmeden, gençlerin tüm farklılıklarıyla yeniden var olabilecekleri bir yaşamın yollarına bakmak gerekiyor.
Gençler hayata karşı henüz kas yapma evresindeyken tüm imkânsızlıkların içinde en çok da parasızlığın yükü altında ezilirken, “Türkiye’de gençlerin en büyük sorunu 2025 yılında nedir?” diye sorulsa, ekonomik imkânsızlıklar diye cevap veririm ben... Çünkü gençler de en az ülkenin yetişkin çoğunluğu gibi gelecek endişesiyle dertleniyor, yaşama madden tutunmaya çalışıyor; iş bulma mücadelesinin yanında, karın tokluğu savaşı veriyor. Pek çok genç gelecekten umudunu neredeyse kesmiş. “Ne olacağım?”, “Nerede olacağım?” soruları birçok kentte, birçok evde cevapsız kalmış durumda. Amacın silikleştiği, önünü görememenin sıradanlaştığı ve para kazanmanın imkânsızlaştığı bir Türkiye gençliğinden söz ediyoruz. Çoğu genç, çocukluğundan beri hayalini kurduğu mesleği değil, iş bulma garantisi veren meslekleri seçmek zorunda olduğunu düşünüyor. Çocuklukta hayali kurulan meslekler nedir mesela? Öğretmenliktir, artık sözün gerisini getirmeme gerek yok bence...
Derin Yoksulluk Ağı’nın gençler ve eğitim üzerine yaptığı “Yoksulluk Koşullarında Eğitim: 2024 Türkiye’sinden Portreler” saha araştırmasının sonuç raporundan ilgili bir bölümü paylaşma gerekliliği hissediyorum: “Genç yoksulluğu sadece gelir azlığıyla değil; okula gitmeyle, dijital eğitime erişimle, beslenme ve hijyen koşullarıyla, materyal eksikliğiyle de iç içe. Gençler, özellikle dezavantajlı bölgelerde, bu ücretli-ücretsiz farklarla, imkân eşitsizliğiyle sınanıyor; eğitim sürecine başlarken bile başlangıç şartları farklı olabiliyor. Temel ihtiyaçları karşılanmayan hane/çocuk, eğitim motivasyonunda da devamında da olumsuz etkileniyor.” Derin Yoksulluk Ağı’nın çalışmasında bahsettiği sorunu yaşayan; yemeği, kalemi olmadığı için utanan ve artık okula gitmek istemediği için çalışmaya başlayan, geceleri kâğıt toplayan çocuklarla, gençlerle tanıştım. Onların hiçbiri yapılan araştırmalarda ortaya çıkan sayılar değildi, genellemeler hiç değildi. Her biri capcanlı karşınızda duran çocuklardı. Oysaki okula götürecek yemeği olmadığı için utanan bir çocuk, sadece bir çocuk bile asıl bu ülkenin en büyük utanma sebebi olmalı, olmalıydı... Ama devlet “parası yoksa işe verin” aklı veriyor bu durumdaki ailelere ve gençler kaçınılmaz bir şekilde, hızla ve sayıları artarak eğitim hayatına veda ediyor.
"Türkiye’de genç olmak" dediğinizde işin içine birçok farklı alan da giriyor. Göç de bunlardan biri. Göç ve gençlik üzerine faydalı çalışmalar elbette var, ama sayıca az. Dünyada ve özellikle de ülkemizde çok sayıda genç mülteci, sığınmacı ve göçmen bulunmasına rağmen bu konuya gösterilen ilgi yetersiz. Mülteci gençler üzerine yapılan, kaynak olabilecek nitelikte bulabildiğim tek çalışmaysa, Türkiye’nin en büyük STK’sı olan Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın (TOG) Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu UNFPA ile yaptığı ortak çalışma. Maalesef 2022 yılından, yani güncel sayılmaz, ama Türkiye’deki mülteci gençlerin yaşadıklarına dair somut ipuçları veriyor. Savaş mağduru bu gençleri ülkenize alıyorsanız, onlara insani yaşam koşulları sunmanız gerekir. Toplumun da devletlerin de bu konuda birbirinden çok farklı olmadığını biliyorum ve o sebeple de paylaşmak istiyorum: İzmir, Hatay, Diyarbakır, Ankara ekseninde yapılan çalışmanın sonucuna göre genç mültecilerin yüzde 65’i eğitimine devam edemiyor. Nedeni çoğunlukla ekonomik zorluk ve dil bariyeri. Çoğu kayıtdışı çalışıyor. Yüzde 70’inin sosyal güvencesi yok. Kadınlar çok daha kırılgan durumda. Umutsuzluk ve “geleceğini görememe” hissi çok yaygın. Özellikle ergen yaş grubu –ne çocuk ne yetişkin aralığında olanlar– kendilerini bir yere sıkışmış hissediyor. Türk akranlarla temas düşük, ancak iletişim kurabildiklerinde aidiyet hissi artıyor. Genç kadın mülteciler hem ev içi yükümlülükler hem de güvenlik kaygıları nedeniyle sosyal yaşamdan daha fazla kaçınıyor.
Görüldüğü üzere araştırmalar da karamsar atmosferi farklı etnik gruplar üzerinden kanıtlıyor, koşullar farklı olsa da “Türkiye’de genç olmak” olgusu üzerinden ortak bir paydayı tanımlamış oluyor.
Ülkemize göç edenlerin yanında ülkemizden gitmek isteyenler de tabii ki var. Eğitime dair beklentilerin karşılanmaması ve ekonomik endişeler ülkemizde gençleri dış göçe, yurtdışında bir yaşam arayışına yönlendiriyor. “Çok parlak” gençler zaten gidiyordu, ama artık eğitimde tutunamayanlar da karın tokluğuna göçü düşünüyor. Bu bağlamda yapılan bazı çalışmaların sonuçları önemli. Konrad-Adenauer Stiftung ve Hacettepe Üniversitesi’nin “Türkiye Gençlik Araştırması 2021”, 18‑25 yaşları arasında 3.243 gençle görüşerek, gençlerin yüzde 62,8’inin “Türkiye’nin geleceğini iyi görmediğini,” yüzde 72,9’unun “fırsat verilse başka bir ülkeye yerleşmeyi düşündüğünü” ortaya koymuş. Friedrich‑Ebert‑Stiftung’ın “2024 Gençlik Araştırması” gençlerin demokratik haklara önem verdiğini ama mevcut baskı hissinin yüksek olduğunu; dışarıya göç, eşitsizlik gibi temaların gençler tarafından güçlü biçimde algılandığını gösteriyor. Yine Hacettepe Üniversitesi ve UNFPA’nın “2023 Türkiye Gençlik Araştırması” (Nitel), 15‑24 yaş aralığındaki gençlerin eğitime erişim, yaşam koşulları gibi somut sıkıntılarının yanı sıra motivasyon, gelecek kaygısı gibi duygusal/perspektifsel sorunlarla da baş etmek zorunda kaldığını söylüyor.
“Öğretmenlerin Gözünden Eğitimde Kalite Sorunsalı” (2023) isimli bir diğer araştırma da ülkemizdeki eğitim sistemine dair bir resim ortaya koyuyor. Öğretmenlerin ve öğretmen adaylarının yeterli saha tecrübesi kazanamadığını; öğretmen seçimi süreçlerinin, meslek içi eğitimlerin, kaynakların ve fiziki‑mali altyapının yetersiz olduğunu bildiriyor.
Elbette gençler de aldıkları eğitimi yetersiz görüyor. “Okumuş olmak için okumak”, geçer not almak için ezberlemek; pratiğin, yaratıcı düşüncenin, eleştirel bakışın olmaması yaygın şikâyetler arasında. Okulların fiziki koşulları, öğretim materyalleri, öğrenci‑öğretmen oranları, öğretmen eğitimi gibi birçok alanda dramatik düzeyde eksiklikler var.
Kültürel faaliyetler konusunda da –büyük şehirlerdekiler dışında– gençler kendilerini “ihmal edilmiş” hissediyor. İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa gibi şehirlerde tiyatro, konser, sergi, spor kulübü, atölye gibi etkinliklere ulaşmak, pek azı ücretsiz olsa da mümkün. Ama küçük kentlerde yok denecek kadar az. Medeni ülkelerdeki yaşıtları ile eşit seviyede kültür-sanata erişim hakkının olmaması, yaratıcılığı tetikleyen/üretime yönlendiren faaliyetlerin eksikliği, ilgi alanlarını bulup onların üzerine eğilecek bir ortamın sunulamaması gençlerin boş zamanlarını dijital medya tüketimiyle geçirmesine neden oluyor ki bu da gayet anlaşılır. Görüştüğüm gençlerden sayıca azımsanamayacak kadarı “kültürel” anlamda dijital medyaya mahkûm olduklarını anlatıyordu. İş ararken hazırlayacakları dosyalara kendilerini diğer adaylardan ayıracak donanımlara, özel ilgi alanlarına, sosyal faaliyetlere sahip olamadıkları için hiçbir şey yazamadıklarından, oysa bunların olması gereken en temel haklar olduklarından dem vuruyorlardı.
Evet, ülkenin dört bir yanından gençlere görüştüm. Aralarında beni çok etkileyenler de oldu, şaşırtanlar da üzenler de... Ama hepsine aynı soruyu sordum: Siz Türkiye’den ne bekliyorsunuz ve Türkiye size ne veriyor? Kimiyle okulunda, kimiyle bir kafede beklemediği bir anda, kimiyle dahil oldukları eğitim gruplarında, derneklerde, vakıflarda görüştüm. Yaptıklarına bakınca “ben olsam başaramazdım” dediğim çok güçlü genç kadınlarla da tanıştım. Mesela doğuştan dezavantajlı, eşcinsel bir genç kadının Türkiye’nin ücra bir köşesinden tüm zorlukları tek başına, inadıyla aşarak kendine yurtdışında yeni bir hayat kurması, beni bile direngenliğimi yeniden sorgulamaya, pes ettiklerimi yeniden düşünmeye çağırdı. Kültürleri, aileleri, şehirleri, hatta kiminin dili dahi farklıydı ama eğitim konusundaki talepleri hepsinin ortaktı: Adil eğitim, fırsat eşitliği, kaliteli öğretim, yaratıcı ve kültürel faaliyetler ve kendini ifade etme imkânları. Ardından da çabalarının karşılığını alabilecekleri bir düzen, iş imkânı ve geleceklerini planlayabilecekleri, güven veren bir ülke! Özetle, “Tamam, sen bana özel imkânlar sunmuyorsun. Hakkım olanı bile vermiyor, yetişme dönemimde okuma imkânlarını eşitlemiyorsun, ama en azından emeğimin paraya dönüşebileceği, kazanabileceğim bir sistem kur! Ben tutunabilmek, var olabilmek, emeğimin karşılığını alabilmek istiyorum,” diyor gençler!
Peki, Türkiye bu beklentideki gençlere ne veriyor? Yetersiz altyapı, yetersiz imkân, rehberlik, yetersiz eğitim, yetersiz güvenlik, yetersiz haklar ve haliyle belirsizlik, amaçsızlık duygusu, korku, endişe, ait hissetmeme, görülmediğini, kıymetli olmadığını düşünme... Az önce de söyledim, gençler adına tüm olumsuzlukların üzerine binen ve her gün ağırlığı daha da hissedilen ekonomik koşulları artık listenin en başına koyma zamanı! Zira ekonomik durumun içler acısı hali gençlerin belini daha hayat başlamadan kırıyor.
İşte bu noktada fırsatını bulan genç yurtdışına yöneliyor; eğitimini ya da iş hayatını yurtdışında kurmayı hem bir kaçış hem de bir umut stratejisi olarak görüyor. Sosyoekonomik gerçekler de burada devreye giriyor. Ailesinin durumu iyi olan gençler zaten daha kendileri için endişelenecek, ülkenin yetersizliklerinden dertlenecek yaşa gelmeden, ortaokul çağında yurtdışına gönderiliyor. Bunu, lisede gönderen aileler ve daha ilk okuldan “bizim çocuk zaten yurtdışında devam edecek eğitimine” diyerek üniversitede gönderenler takip ediyor. Cebinde parası olana bunu sağlamak bazen çok daha kolay, çünkü ne acı ki yurtdışında, Türkiye’de ödenen özel okul fiyatının çok daha altında ücretlerle kaliteli eğitime ulaşabiliyorlar.
Çocuğunu kursa, dershaneye, özel okula yollayabilmek için dişinden tırnağından ve hatta belki yemeğinden kısıp çocuklarını okutanlar da var. Onlar da şayet çocuk çok başarılıysa tırnaklarıyla kazıya kazıya yur dışında iyi okullardan burs alabiliyor, kendi çabalarıyla bir staj dönemi yaratıp ancak o sayede kalıcı bir işe dönüştürebiliyorlar. Ama yurtdışında iş imkânı hele de Türkiye’den bir gence hiç de o kadar kolay sunulmuyor. Staj bulanlar şanslı, onu işe çevirebilenler ise çok nadir. Bunların dışında kalan ve gitmek isteyenler için koşullar her gün daha da zorlaşıyor. Okul seçeneği olmayan, çalışırım, akrabaların yanında ayakta kalırım diyenler de öyle kolayca gidemiyor artık, zira eskiye nazaran büyük bir vize sorunu var ki o da yine bu konuyla ilişkili. Ezcümle, anadan babadan zengin olmayan gençler için de gitmek artık hayli zor. Ancak bir garantör, sponsor, ülkede bol miktarda taşınmaz veya “yetenek vizeleri”ne başvuracak bir meziyet, ünlülük ya da iltica gibi durumlarla mümkün oluyor. Vize reddi ve yaş grubu üzerine yapılmış genel bir çalışma olmasa da 2024’te 11,7 milyon Türkiye vatandaşının Schengen vizesi başvurusu yaptığı ve bunun 9,7 milyonuna vize verildiği bilgisine açık kaynaklardan ulaşabiliyoruz.
Diğer yandan “gençler için ülkeden gitmek” konusunda yapılmış güvenilir araştırmalar var. Örneğin, İstanbul Politikalar Merkezi-Sabancı Üniversitesi (İPM) & Stiftung Mercator tarafından yayınlanan “Türkiye’de Gençlerin Yurtdışında Yaşama İsteği: Son Dönemde Yapılan Gençlik Anketlerinin Bir Analizi” (Mart 2024). Bu çalışma, Türkiye’de gençlerin, “İmkân olsa başka bir ülkede yaşamak ister miydin?” sorusuna verdikleri yanıtları farklı anketlerle analiz ediyor. Örneğin bir ankette bu soruya yüzde 62,5 oranında genç “evet” cevabı vermiş. Bu çalışmada gençlerin yurtdışında yaşama isteğinin başlıca nedenleri arasında “yaşam koşullarını iyileştirme” (yüzde ~32,4), “daha özgür bir ortam” algısı (yüzde ~17,6) olduğu belirtiliyor. Youth Study Türkiye 2024 (Friedrich Ebert Stiftung bünyesinde), Türkiye’yi de kapsayan Güneydoğu Avrupa Bölgesi Gençlik Çalışması incelendiğinde, Türkiye’deki gençlerin “ülkeden çıkmayı/başka bir ülkeye taşınmayı” ciddi bir seçenek olarak gördüğü sonucuna varılmış: “Türkiye, gençler arasında göç etme arzusunun en güçlü olduğu üçüncü ülke” olarak değerlendirilmiş. Tüm bunların yanında TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre 2023 yılında Türkiye’den yurtdışına göç eden Türk vatandaşların sayısı 291,377. Bu bilgide kaçının genç olduğuna yer verilmemiş.
Açıkçası bu konuda görüştüğüm gençler beni epey şaşırttı. Benim bile zaman zaman kaçıp gitmek lazım diye düşündüğüm bir iklimde, görüştüğüm gençlerde yurtseverliği çok yüksek boyutlarda hissettim... Gençler çoğunlukla yurtdışında donanım kazanıp ülkesine geri dönmek istiyor. Yurtdışını bir dönem, bir süreç, bir aşama gibi görüyor; “Giderim, sonra da döner ve bir fayda sağlarım,” diyor. Ancak kimliğini açık ve özgür yaşayamayan LGBTIQ+ bireyler için durum farklı. Aralarında güvenlik gerekçesiyle gitmek isteyen ve ülke bu alanda değişim kazanmadan dönmek istemeyen çok. Aynı şekilde, ekonomik durumu çok vahim olanlar da burada “fakir olmak = insan olmamak” anlamına geldiği için gelişmiş bir ülkede “tuvalet bile temizlesem yine de orada kalır, en azından insanca muamele görürüm,” diyor.
Türkiye’de genç olmak, bugünün dünyasında “umut”tan ziyade “belirsizlik”le yoğrulan bir mücadeleyi temsil ediyor. Genç nüfusun büyük çoğunluğu, siyasi atmosferin baskısı, ekonomik istikrarsızlık, eğitim sistemindeki yapısal sorunlar ve kültürel olanakların sınırlılığı arasında kendi geleceğini kurmaya çalışıyor. “Nereye gidiyorum?”, “Yarın ne olacak?”, “Okumak mı, çalışmak mı?” gibi sorular, lise sıralarında, üniversite sınavlarında, iş görüşmelerinde ve aile baskılarında sıradan hâle gelmiş durumda. Görüştüğüm gençlerden biri, üniversite sınavına yeni girmiş, sonuçları bekliyordu. “Sorular çalınmadıysa iyi bir puan bekliyorum,” dedi. Bir öğrencinin, soruların çalınacağına ya da çalındığına dair somut bir delil olmasa bile tüm gelecek endişeleri arasında bir de sisteme olan güvensizliğiyle mücadele etmesinin ne kadar büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm.
Bütün hayatları siyasetin konusu olan bu gençliğin siyasete yaklaşımı için şunu söyleyebiliriz, kısmi olsa da çoğu gündemi takip ediyor. Yurtdışını düşünenlerin çoğu gitmek ama ekonomik iyileşme, özgürleşme söz konusu olduğunda da geri dönmek istiyor. Özgürlükçü gençlerin “yönetimden beklentisizlik” veya “seslerinin duyulmayacağı” hissi, “bizi zaten sevmiyorlar, istemiyorlar” duygusuna kadar varabiliyor... Bazıları da kalıp ülkeye faydalı olmak için inat etmek gerektiği görüşünde, ama ikisinin arasındaki oran asla çok da açık değil, aksine iç içe geçmiş gibi. Bu çalışmada beni en çok şaşırtanlardan biri de itiraf etmeliyim ki bu. Muhafazakâr ailelere mensup olanlar ise yine şaşırtıcı ama daha fazla özgürlük, yaşam hakkı ve yüksek beklentilere ulaşma konusunda direkt yurtdışını tercih ediyor. Politik katılım, temel demokratik haklar, cinsiyet eşitliği ve özgürlükler konusunda yüksek bir bilinç var; fakat bu beklentiler çoğu zaman baskı, sansür, ayrımcılık, ideolojik farklılık veya bir şiddet öyküsü nedeniyle içe kapanma ya da alternatif ifade biçimlerine yönelmeye evriliyor. Aktif siyasete girmek isteyen, bunu idealize eden genç yok denecek kadar az desem yeri.
Bu noktada yine biraz sayılardan söz etmek ve gençleri siyasetin, gündemin nasıl etkilediğine bakmak gerekiyor. Bu manada çok değerli bir çalışma daha var önümde. FES Youth Study Türkiye adına 2024 yılında Demet Lüküslü ve Begüm Uzun’un 14-29 yaş aralığı üzerinde yaptıkları çalışmanın sonuç özeti şu şekilde: Türkiye, bölgedeki ülkeler arasında siyasete ilgisi en yüksek gençlere sahip ülkelerden biri olarak görünüyor. Gençlerin hükümete olan güveni yüzde 26 düzeyinde. “Demokrasi iyi bir yönetim biçimidir” ifadesine yüzde 65 oranında katılım var. 2023 seçimlerinde olumsuz kampanya söylemlerinden etkilendiğini söyleyenlerin oranı yüzde 49. Gençlere göre önümüzdeki 10 yılın başlıca sorunları: işsizlik yüzde 64,8, yolsuzluk yüzde 54,9, eşitsizlik yüzde 54,8 ve göç yüzde 54,6. Bu alandaki diğer bir çalışma da KONDA’nın 2024 yılında 18-30 yaş arası gençlerle yaptığı ve “GoFor / Gençlerin Politik Tercihleri” adını verdiği bir saha çalışması. Bu çalışmaya göre “kararsızım” + “oy kullanmam” diyenlerin toplamı yüzde 46,1 (bu da siyasal yönelişin hâlâ akışkan olduğuna işaret ediyor). Reuters Institute’un dijital haberciliğe ilişkin bir çalışmasına göre ise Türkiye’de çevrimiçi politik haber paylaşanların oranı yüzde 44 ile gençler. Bu da bize gençlerin güncel politikaya bakışları konusunda bir ışık tutuyor.
[mailerlite_form form_id=10]
Bu veriler ışığında, “Türkiye gençlerine ne vadediyor?” ve “Gençler Türkiye’den ne istiyor?” sorularını bir daha önümüze alırsak ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor:
Gençler ne istiyor?
- Fırsat eşitliği (ekonomik açıdan, bölgesel açıdan, cinsiyet, tercihler, özgürlükler ve imkânlar açısından).
- Kaliteli, sorgulayıcı, yenilikçi bir eğitim (ezber odaklı eğitim istenmiyor).
- Kültürel ve yaratıcı kendini ifade alanları.
- Güvenli, öngörülebilir bir gelecek imkânı.
- Kendini tanımasına ve anlamasına, hatta yol bulmasına yardımcı olacak bir eğitim kadrosu.
- Seslerinin duyulduğu, katılımlarının mümkün olduğu siyasi ve toplumsal ortam.
- Yaşam standartlarının yükseltildiği, temel ihtiyaçlarının karşılandığı ekonomik bir düzen.
Gençler ne alıyor?
- Yetersiz altyapı.
- Eğitimde kalite düşüklüğü, sınav odaklılık, öğretmen yetersizliği.
- Kültürel, sanatsal kuraklık.
- Geleceğe dair belirsizlik; işsizliğin gölgesi, ekonomik kriz, yaşam maliyetleri.
- Göçü bir seçenek haline getiren sistem.
Elbette gençliği iş bulma korkusuna ve hemen ardından da “okuyacaksın da ne olacak” fikriyle eğitim hayatından kopuşa sürükleyen nedenler var ve gençler de aileleri de bu şekilde düşünmekte haksız sayılmazlar. Bu çalışma süresince benim kişisel gözlemim, okuyacak kadar imkânı olanların arasında dahi eğitimden kopuşların arttığı şeklinde oldu. Burada “okuyacak kadar imkân” vurgusunu özellikle yaptım, çünkü Türkiye’de eğitim hakkı içinde beslenme, giyinme ve ulaşım yer almıyor. TGA‑2023 (Türkiye Gençlik Araştırması 2023) verilerine göre, 15‑24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 20’si ne eğitimde ne de istihdamda. Bu oran kadınlarda çok daha yüksek, genç kadınların yaklaşık üçte biri bu durumda. Aynı araştırma, gençlerin yüzde 17’sinin eğitim düzeyinin ortaokul ya da daha altında olduğunu; üniversite öğrencisi ya da mezunu gençlerin toplamının ise ancak yüzde 23 oranında olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre gençlerin yaklaşık yüzde 44’ünün kendine ait bir odası yok, ev koşullarının ve hane geçim düzeyinin eğitime devam etmede, ders çalışmada belirleyici olduğu görülüyor.
Friedrich‑Ebert‑Stiftung’ın Türkiye Gençlik Araştırması ise 2024’te, gençlerin büyük çoğunluğunun (özellikle kadınların) eğitim kalitesinden memnun olmadığını; yaşam memnuniyeti ve gelecek beklentileri açısından Türkiye’nin, benzer ülkeler içinde en kötümser gençlik gruplarına sahip ülkeler arasında yer aldığını belirtiyor. Son günlerde sıklıkla duyduğumuz “mecburi eğitim dönemini kısaltma”, “ders sayısını azaltma”, “hayat boyu öğrenmenin önünü açma” gibi kavramlar okul süresi ya da ders saati eksiltmekten ziyade içeriğin boşaltılmasına, derinliğin azalmasına ve lise mezunu iş güçleri yaratmaya yarıyor. Bu konuyu önemsemek ve bunlara bir çözüm aramak gerektiği görüşündeyim.
Bu gençlerin hepsinin ortak bir özelliği var, o da bir şekilde hayata tutunma çabası. Onlar kimimize göre çocuklar daha, ama bakalım içine doğdukları ülkede nasıl bir hayat yaşıyorlar.
*Bu yazı, gazeteci Tuğçe Tatari’nin Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde adlı kitabından seçilmiş bir parçadır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()