Türkiye’de kadın olmak

Türkiye’de kadın olmak
8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. İstanbul, 2020. Fotoğraf: Ateş Alpar.

Unutmak ne mümkün. Gözümüzü kapattığımızda onlarca kadının hikayesi geçiyor zihnimizden. Katledilen, ötekileştirilen, dünü, bugünü ve yarını çalınan kadınlar… Peki, ya biz? Yazar Seray Şahiner’in Ülker Abla romanında dediği gibi: Diriyiz, şimdilik.

AKP ve ortakları, kadınlara yönelik saldırılarla başladıkları iktidar yolculuklarını bu saldırılara sistematik bir nitelik kazandırarak sürdürdü. Kadınların hayatının her alanına yönelen saldırılar, üretim alanından başlayarak bütün hayatımıza sirayet ediyor, özünde bir sac ayağı üzerinde yükseliyor: Ucuz emek-makbul kadın-kutsal annelik.

Bildiğiniz üzere, iktidar sahipleri suçu sona erdirmekten ziyade onun aracılığıyla toplumu yönlendirmeyi seçiyor. Her iktidar gibi hukuku kendi çıkarlarına hizmet eden bir baskı mekanizmasına dönüştürerek, adaleti bir anlamda yoksulluğa itilen gençlerin oluşturduğu çetelerin insafına bırakıyorlar. Siyasi çıkarlarla beslenen bu cezasızlık düzeni, mahkeme salonlarında ayrıcalıklılar için bir kalkan olurken, toplumun geri kalanı için keyfi bir denetim aracına dönüşüyor. Yargı mekanizmasının doğru işletmediği her süreç, bir sonraki adaletsizliğe zemin hazırlıyor. Kadınları koruyan tek tük yasal dayanaklar birer birer ortadan kaldırılıyor, kaldırılamayan tartışmaya açılıyor, tartışmaya açılamayan ise pratikte uygulanmıyor.

Herkesin malumu, kadınlar içinde yaşadığımız toplumsal düzende ekonomik ve kültürel açıdan belirli kalıplara sıkıştırılıyor. “Makbul kadın” algısı, kadınların hem piyasada ucuz işgücü olarak sömürülmesine hem de” kutsal annelik” söylemiyle evlere hapsedilmesine hizmet ediyor. Türkiye’de kadın istihdamı oldukça düşük seviyelerde kalırken, çalışabilen kadınlar da çoğu zaman kayıtdışı ve güvencesiz işlerde çalışmaya zorlanıyor. Bunun ötesine geçebilen ayrıcalıklı kesimdekiler ise bu kez işyerinde mobbing ve taciz gibi engellerle karşılaşıyor.

Kadınların tüm bunlar karşısında varlık gösterebilmeleri için onlara bırakılan yegane alan da "aile" oluyor. 2025’in “Aile Yılı” teması işte böyle bir baskı ve kısıtlama zemininde yükseliyor. “Annelik” üzerinden geliştirilen söylemler, kadınların hayatına her noktada müdahaleyi meşrulaştırıyor, nasıl giyinip nasıl davranmaları gerektiğinden toplumsal hayattaki varlıklarına kadar her şey denetim altında tutuluyor. Bununla birlikte, bakım sorumluluğu tamamen kadınların üzerine yıkılıyor. Ekonomik krizlerin en ağır yükünü taşıyan kadınlar, ya sadaka gibi verilen sosyal yardımlar eliyle ya da çalışma hayatıyla ev içi sorumlulukları aynı anda yürütme mecburiyetiyle adeta rehin alınıyor.

Kadınların toplumsal hayattaki yerine dair iktidarın belirlediği sınırlar, bir de muhafazakar dayatmalarla pekiştiriliyor. Çocuk yaştaki evlilikler, din aracılığıyla oluşturulan toplumsal rıza mekanizması, laikliğin hem anayasal hem de pratik yansımalarına karşı yönelik saldırgan tutum gibi çeşitli uygulamalar, kadınları daha da savunmasız hale getiriyor. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi gibi adımlarla kadınları biraz olsun koruyan mekanizmalar ortadan kaldırılırken, muhafazakar politikalarla topluma dayatılan ahlak anlayışı kadınların yaşam hakkını bile tartışmaya açıyor. “O saatte dışarıda ne işi vardı?”, “O kıyafeti giymeseydi”, “O sokaktan geçmeseydi”, “O adamla sevgili olmasaydı” gibi söylemler, kadınlara yönelik saldırıların ve kadın cinayetlerinin normalleştirilmesine hizmet ediyor. Özellikle mevcut iktidarın döneminde büyüyen genç kadınlar arasında muhafazakarlık ve evlilik bir tür kendini koruma yöntemi olarak görülüyor.

Kadına yönelik saldırıların farklı veçhelerini görebilmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin nasıl hiçe sayıldığını biraz olsun somutlaştırabilmek adına farklı yaşlardan ve mesleklerden birkaç kadına aynı soruyu sorduk: Çalışma ve sosyal hayatınızda (üretim alanı ve dışında) bir erkeğe kıyasla yaşadığınız temel zorluklar neler? Aşağıdaki yanıtları aldık.

Ev işçisi (38): Çoğu zaman bu bir iş olarak kabul edilmese de ben de çalışıyorum hem de ağır bir işte. Ama kendi evimin ve üç çocuğumun bütün yükü yine bende. Önce insanların evini temizliyorum, sonra eve gidip kendi evimi temizleyip yemek yapıyorum. Kocam işten gelince hiçbir şey yapmıyor. Üstelik şiddet de var, uzun yıllar her türlü şiddete maruz kaldım.

Mühendis (27): Bir toplantıda ya da sahada ciddiye alınmak, stajyer muamelesi görmemek için daima mesafeli, soğuk ve sert olmak zorundayım. Yüzüğü olmayan kadınlarda herhangi bir dışa dönüklük “aranma” hali olarak görüldüğü için ister istemez iş hayatında sosyallikten uzak duruyorum.

Emekli (56): Eskiden hem çalışıp hem evi çekip çevirmem gerekiyordu. Erkek meslektaşlarım sadece işlerini yapardı ama ben işten sonra eve gelip yemek yapar, çocuklarla ilgilenirdim. Yıllar geçti, güya emekli oldum ama hâlâ ailenin bakım sorumlulukları tamamıyla benim üstümde. Kadın için emeklilik diye bir şey yok galiba.

Psikolog (34): Ev-ofis düzeninde esnek çalışma saatlerinde çalışıyorum. Ev ve yaşamla ilgili işleri genellikle eşimle iş bölümü halinde sürdürebilsek bile çocuğumuzun sorumluluğu çoğunlukla bende. Basit bir durumda hazırlanıp evden çıkabilmek için bile çocuğumuzu düşünmek, ihtimalleri öngörmek ve hazırlık yapmak gibi zihinsel ve fiziksel eforları göze almak zorundayım.

Doktora öğrencisi (26): Bilimsel tartışmalar yürütüp sorgulayacağımızı düşünerek adım attığımız akademide, erkeklerin "bu böyledir" naraları arasında, (eğer şanslıysak) sözümüz kesilmeden yanlış bilmediğimizi anlatmaya çalışmak okumanın ve araştırmanın gerektirdiği özveriden katbekat daha yorucu.

Artık hayatın her alanına yayılmış olan kadınlara yönelik şiddetin arkasında ahlaki bir çöküş ya da münferit suçlar yok. İçine hapsolduğumuz karanlığın açık seçik politik, ekonomik ve ideolojik sebepleri var. Karanlığı yırtmak için bir araya gelerek bu sebepler konuşmalıyız ki neyle mücadele ettiğimizi bilelim.

Bu yazı ve sözlerine (şimdilik kısıtlı süreyle) kulak verdiğimiz kadınlar vesilesiyle, yan yana olmamız, büyümemiz ve konuşmamız gerektiğini, buna derinden ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha fark ettik. Söyleyecek çok sözümüz var ama konuşacak kimsemiz yok. Bu vesileyle en azından “Ben seni dinliyorum ve anlıyorum” diyebilmek, birbirimizin omzuna yaslanabilmek için “Kadın Buluşmaları” adı altında toplanmak, sohbet etmek, üretmek ve bize düşen sözü kendimiz söylemek için bir araya gelmeye karar verdik. Yakında ayrıntılarını paylaşacağımız bu buluşmalar, şimdide mahsur bırakılmış, dününü ve yarınını unutmuş, şiddetin her türlüsüne tanık olmuş, ailesinden gayrı bir varlığı olamamış, işsiz, çalışan, fabrikada, evde ya da plazada sömürülen, tacize uğramış, yolu kapatılmış, sesi kısılmış, bütün yanlışları düzeltir gibi mücadelesini her gün yeniden ören tüm kadınlara açık davetimizdir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.