Twitter da pekâlâ boykot edilebilir

Twitter da pekâlâ boykot edilebilir
twitter-bluesky-boykot

Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan ve 23 Mart’ta tutuklanmasıyla ülke geneline yayılan protestolar nedeniyle, sosyal medya platformu X’te birçok kurumun ve kişinin hesabı Türkiye’den erişime engellendi. Bu açık sansür girişiminin ardından son birkaç gündür “kavimler göçü” diye anılan bir dijital göçü hep birlikte izliyoruz.

X’ten Bluesky’a geçme veya X’te kalmaya devam edip Bluesky’da yeni profil oluşturma trafiği üzerine konuşulacak, tartışılacak, gözlemlenecek çok şey var. Belki bu gözlemlerin de biraz demlenmesini beklemek gerekiyor. Yine de bugün bazı noktaları tartışmaya açmayı, bu tartışmada taraf tutmayı önemli buluyorum. X’i boykot etmeye çekinceyle yaklaşan veya şerh düşen bol takipçili birçok hesap görüyoruz. “Bluesky’da profil oluşturalım ama X’i de bırakmayalım” dediklerini okuyoruz. Peki, bunu neden söylüyorlar? Bu şerhlerin neredeyse tamamına yakını yanılgıdan ibaret olabilir mi?

Bluesky’da alternatif hesap oluşturup X’i de terk etmemeyi savunanların çoğu etkileşim, erişim ve söylem üstünlüğünün Bluesky’a göçen “azgın azınlıkta” olduğunu ifade ediyor. Peki, bu gerçekten doğru mu? Sivil yurttaşlar, dijital tüketicisi oldukları bu platformda birer tüketici olarak gerçekten üstünlüğe sahip mi? Birer X müşterisi olarak maruz kaldığımız sponsorlu reklamlara, X algoritmasının sağ popülist hezeyanlarına, totaliter rejimlerle yaptığı işbirliğine karşı nasıl bir üstünlük sağladık? Bu üstünlüğü nasıl ölçtük? Dijital tüketimde X’i boykot etmekten kaçınmanızın toplumsal-duygusal sebepleri olabilir mi? Yoksa bunun da yeni bir mağlubiyetin ilanı olmasından mı endişe ediyoruz?

Şunu kabul edelim: Gezi’nin dijital zemini olarak gördüğümüz Twitter’la duygusal bağımız güçlüydü, yeni adıyla X’i bu kuvvetli bağımız, geçmişten bugüne pekişen dijital alışkanlıklarımız nedeniyle bırakamadık. Trump’ın yakın danışmanı Elon Musk satın aldığı ve adını değiştirdiği halde, çoğumuz bu platforma X demekten hâlâ imtina ediyoruz. “Hayır, ben Twitter demeye devam edeceğim” diyen birçok kullanıcıya tanık oluyoruz. Gelişimsel bir perspektiften bakınca erken çocukluk, okul öncesi dönemde gösterdiğimiz tepkilere benziyor bu inadımız. Duygusal olgunlaşma ve regülasyonu sağlayamadığımız, bunun için desteğe sık sık ihtiyaç duyduğumuz yaşlardaki gibi refleks gösteriyoruz. Gerçeği inkar etmenin, reddetmenin bilinçdışı inadıyla X’e Twitter demeye ve yerleşik hayatımızı kaldığı yerden sürdürmeye devam ediyoruz. Bildiğimiz Twitter’ın yok olmasını ya içten içe kabul edemiyoruz ya da Twitter’ı boykot edersek bir daha böyle bir iletişimi, dayanışmayı (?) dijital tüketiciler olarak yaratamayacağımıza dair kaygı duyuyoruz. Psikolojik tahlili biraz abartmak pahasına, Twitter boykotunun bir yönüyle ayrılık kaygımızı tetiklemiş olabileceğini bile düşünüyorum, doğrusunu söylemek gerekirse.

Boykota düşülen şerhler, duygusal-davranışsal toplumsal eğilimi okumaktan uzaklaşıyor. Fiziksel tüketimdeki boykot örgütlenmesinde canhıraş inisiyatif alan birçok popüler kanaat önderi, dijital tüketim boykotunda ayak diretiyor. “Yavaş yavaş yapacağız” diyorlar örneğin. Burada, sorgulanmaya muhtaç bir duygu okuryazarlığı, tartışmaya açık bir savunma pozisyonu ve entelektüel bir mantığa büründürme eğilimi var.

Kimse “ben kaygılanıyorum” demiyor. Kimse “yıllardır Twitter’da onca emekle kazandığım takipçilerimi, profilimi birdenbire kaybetmek hiç de kolay değil” demiyor. Çoğu fenomen rasyonelleştirilmiş bir kaçınma arzusuna, savunma mekanizmasına sarılıyor. “Ama bir sürü insan var, onlara hesap açtırmadan nasıl hemen geçelim?” diyorlar. İnkar edemeyecekleri bir gerçeğin üstünü kapatıyorlar: Çok takipçili, mavi tikli hesaplar, sosyal medyadaki popüler kanaat önderleri belirli bir tarihte X hesaplarını kapatıp Bluesky’dan devam edeceklerini söyleseler takipçileri de onları takip edecek.

Mesela Hikmeti Tabiyeci ve Serkan Altuniğne’nin 48 saatlik çağrısında bunun yapılabildiğini gördük. Elbette yüzbinlerce takipçisi olan profilimizi aynı takipçi sayısıyla bulamayacağız. Bu, kaygı veriyor. Yıllarca emek verilmiş bir sanal personanın statü göstergelerini (takipçi sayısı, görülme, beğeni sayısı, rt sayısı vs.) kendi tercihimizle yok etmenin kaygısını, ayrıcalıklarımızın ve alışkanlıklarımızın konforuna gömülmek besliyor. Hikmeti Tabiyeci’nin, Serkan Altuniğne’nin veya Alican Yücesoy’un aldığı sosyal riski göze alamamanın arkasında neler var? Bu soruları kendinize sormanız, kendinize biraz daha yakından bakmanız için işte bir fırsat…

X boykotuna düşülen şerhlerden biri de “Ane Brun ve Muse’a Bluesky’dan ulaşamazdık, Twitter sağladı bunu” söyleminde karşımıza çıkıyor. Hayır, X değil, Instagram sağladı bunu. Evet, X’i sesimizi duyurmak ve görünür olmak için kullandık. Bunu gördük, okuduk. Süreçte Ane Brun de Muse da X’i değil, önce Instagram’ı kullanarak konserlerini iptal ettiklerini duyurdular. X’i bir tür “mücadele alanı” olarak gördüğümüzden şüphem yok. Bir mücadele alanı olarak görmemizden şüphe etmememiz ise ürkütücü. Bir “mevzi” olarak kabul etmemiz, buna da inanmamız kazanımdan çok duygularımızla ilişkili.

Kimi Twitter sevdalıları da Bluesky’ı Yenikapı’ya benzetiyor. “X, bizim için Taksim, orayı bırakamayız! X’i bırakıp gitmek, 1 Mayıs’ta Yenikapı’ya gidiyoruz demek gibi,” diyor. Bu, en hafif tabiriyle delüzyonel bir benzerlik kurma, düşünme hali. Yine duyguların öylece bastırıldığını gözlemlediğimiz bir refleks aynı zamanda. Kamusal, fiziki, tarihi ve kültürel bir alan, direnişlerin ve mücadelenin simgesi haline gelmiş bir hafıza-mekan olan Taksim’i Elon Musk'ın özel mülkü, totaliter rejimlerin ve sağ popülizmin işbirlikçisi olmuş bir dijital platformla özdeşleştirmenizin şaka olmasını umuyorum. İçten içe Twitter’a duyduğunuz bağlılığın Taksim benzetmesiyle kendini ele verdiğini de düşünüyorum.

Dijital tüketimle ilgili boykotu bir türlü “ama” demeden destekleyememenin nasıl bir politik çelişki yarattığını fark etmemiz gerekiyor. Twitter’ın dijital tüketicileri olduğumuzu kabul etmeyen bu ısrarcılığa da son vermeye ihtiyacımız var. Çelişkilerin üzerine düşünebilmenin gücüne ve faydasına inanmamız gerekiyor. Keşke deneyimlerimizin duygusal birikimiyle temas etmekten bu kadar kaçınmasak. Keşke şeffaflıkla dijital tüketiciler olduğumuzu kabul etsek ve kararlı bir duruşla dijital boykotun da gücüne inansak. “Meydanı boş bırakmayın!” diyerek hamasete sürüklendiğimiz meydan hangi meydan? Bunu da enine boyuna, hatta topluca, örgütlü bir şekilde düşünebilsek…

Çok takipçili, sevilen hesaplar, X’i terk etmeyip Bluesky’ı ikinci seçenek, alternatif gibi gördüğü sürece alışkanlıklarımızın konforunda debeleneceğimizi, eski alışkanlıklarımıza ve bağlılığımıza çekileceğimizi düşünüyorum. Çünkü tanıdık olana çekilmek, yeni bir öğrenim edinmekten daha kolay.

“Edi de burada, Büdü de burada, niye gidelim ki diğer tarafa?” deyip birkaç hafta içinde Bluesky’ın unutulması da elbette ihtimal dahilinde. Vaktimizi, enerjimizi nefes alabileceğimiz bir alanda dayanışmayı örmeye ve büyütmeye ayırmanın uzun vadede hepimiz için daha iyi olacağına inanıyorum. Bluesky’ın da vaat edilmiş topraklar olmadığının bilincinde olarak herkesi Twitter’ı amasız, fakatsız boykot etmeye davet ediyorum. Dijital tüketimden gelen gücümüzü fark etmek, sınırlarımızı çizmek, dijital bir platformu tefe koymak, hatta bir teknoloji oligarkının müşterisi olmayı reddetmek bazen bir politik tutarlılığa da işaret edebilir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.