Üniversiteler herkese açık olmalı mı?

Üniversiteler herkese açık olmalı mı?
istanbul-universitesi-aa

Birkaç gün önce, İstanbul Üniversitesi’nin kapıları “duvarsız üniversite” kavramının dünyanın her yerinde tartışıldığını ifade eden rektör tarafından ziyaretçilere açılmıştı. Dün de sosyal medyada kampüs içindeki ziyaretçilerin amfilerde öğrencileri izlediği fotoğraflar paylaşıldı.

İstanbul Üniversitesi’nin herkese açılması, “kamusal alanın” ne olduğuna dair tartışmaları da yeniden alevlendirdi. Türkiye akademisinde de, özellikle 2000’li yıllardan sonra, yani Avrupa’dan neredeyse 40 yıl sonra etraflıca tartışılmaya başlanan bu kavrama dair birçok yaklaşım söz konusu. Öncelikle kavramın Türkçeye çevrilmesi konusunda başlayan “tatlı anlaşmazlıklar” genellikle “burjuva kamusal alanı” çerçevesinde ilerledi. Esasen bu tartışmalar Avrupa’da da böyle şekillenmişti. Başını Jürgen Habermas’ın çektiği, Hannah Arendt gibi düşünürlerin çalışmalarında tarihsel uğrakların farklı ele alındığı yaklaşımlar öne çıkarken Alexander Kluge ve Oskar Negt’in –esasen pek de ardılı bulunmayan- gündelik hayattaki tecrübeyi merkezine yerleştiren “proleter kamusala alana” dair yaklaşımlarının sesi daha kısıktı. Özellikle feministlerin de tartışmaya ortak olmasıyla beraber özel-kamusal alan ikiliği sorgulandı, kamusal alana dahil olamayan farklı grupların farklılıklarından doğan engeller ele alındı. Tabii kamusal alana dair tartışmaların “demokrasi” tartışmalarıyla paralel ilerlediğini, ilerlemek zorunda olduğunu da söylemek gerek.

Günümüze gelelim. Bir tarafta ABD’de üniversite kampüslerinin “yalıtık” olmasından yola çıkarak burada da benzer uygulamaların olmasını reddedenler “üniversiteler herkese açılmalı” dedi. Diğer tarafta üniversitelerin açılmasına dair reddiyelerini, bu uygulamanın nelere yol açabileceğiyle ilgili gündelik hayat deneyimlerinden örnekler vererek temellendirip “üniversiteler yalnızca bizimdir” diyen öğrenciler vardı. Esasen aynı talebin iki yüzünü dile getirenlerin ve egemenlerin uygulamalarına karşı farklı endişeleri barındıranların sesi, sanki bir ikilik gibi yankılandı. Dolayısıyla konuyu kampüsler herkese “açılsın-açılmasın” ikiliğine ve yaratılmış sanal taraflara sıkıştırmadan önce içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirmek zorundayız. Sonuçta kavramlar da kendi bağlamlarında anlam kazanıyor ya da kaybediyor. Bu noktada, temel birkaç soruyu hatırlayalım.

Üniversiteler kamusal alan olmalı mı? Evet. Kamusal alan tek bir düzenlemeyle “inşa edilen” bir şey mi? Hayır. Üniversiteler herkese tek bir kararla açıldığında “kamusal alan” olarak nitelendirilebilir mi? Düşünelim.

Üniversitelerin temelinde özgür düşünce ve tartışma ortamı bulunur. Üniversite, gerek kamusal bilginin üretimi ve dağıtımı gerekse bir araç olarak mevcut ilişkileri sarsma potansiyelini tüm bileşenleriyle barındırır. '68 Hareketi bize bunu somut biçimde gösterdi. Bir “seçme-eleme” sistemiyle üniversitelerin kapılarına “çoktan seçmeli engeller” konmamalı. Bu sebeplerle üniversitelerin kamusal olarak herkese açık olması gerektiğini elbette savunmalıyız. Ancak iktidar ilişkilerinin bu derece yakıcı olduğu, hayatımızın her alanına müdahale etmek için adeta kapıda bekleyen (bu örnekte olduğu gibi kapıyı ardına kadar açan) iktidar güçlerinin olduğu bir düzlemde, kamusal alan iktidar ilişkilerini sarsmayı amaç edinen mücadeleler sonucu kazanılmadığında ve tek bir kararla “yapıldığında” elde edilenin bir kazanım sayılıp sayılmayacağından şüphelenmemiz fazlasıyla olağan.

[mailerlite_form form_id=10]

Şimdi tarihi biraz geri saralım. Çok değil, bundan yaklaşık 20 yıl önce zaten üniversitelerin kapıları herkese açıktı. Hatta kamusal alanı genişletme adımlarından biri olarak da başörtüsü kullananlar, eğitim haklarının engellenmemesi için üniversitelere girebilmeye başladı. Üstelik bunun geç kalınmış bir karar olduğu konusunda hemfikiriz, olmalıyız. Ancak yine aynı üniversitelerin kapıları AKP eliyle öğrencilere kapandı. Şimdi “açtım, oldu” demenin de bir kamusal alan yaratma arzusundan ileri gelmediğini anlamak zor değil. Öğrencilere kart sistemi getiren, kapılara AVM'lerden hallice güvenlik sistemleri kuran, kampüsün tüm dehlizlerinde girerek öğrenci hareketlerini sönümlendirmeye çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin ve akademisyenlerinin yüzlerce gündür eylem yapmasını, üniversite kampüslerine girişlerinde sürekli sorunlarla karşılaşmasını “kamusal alan” tartışmaları dışında düşünmek mümkün mü? Hal böyle olunca, kamusal alanda ilişkiler ve kamusal alanla ilişkimiz “güvenlik” sorunu çevresinde ele alındığında ve herhangi bir alanının zaten olmaması gereken kapıları açıldığında durup düşünüyoruz. Kamusal alanların kendi bağlamlarında anlam kazanmasına atıfla elbette bugün sermayeden ve mülkiyet ilişkilerinden azat etmeye çalıştığımız mekan arayışlarımız sürüyor. Ama bu “kurtarılmış alanlara” doğrudan kamusal alan niteliği atfetmek de sorunu çözmeye yetmiyor.

Bir de kapıları halka açılan üniversiteye kimlerin giremediğine bakalım, barınma hakkına erişemediği için üniversite tercihi yapamayan öğrenciler mesela. Ya da özgür düşüncenin mekanlarından olması gereken üniversitelerde, yaşadığı sorunu dile getirmek için eylem yapan öğrenciler. Bunların varlığının engellendiği bir alan, ne kadar kamusal alan olabilir? Diğer bir "kamusal alan" olma iddiası taşıyan Galataport’a bakalım şimdi. Geçen haftalarda bir “ziyaretçi” (kamusal alanın ziyaretçisi olur mu demeyin), kefiye taktığı için güvenlik görevlileri tarafından içeri alınmadı örneğin. Bu sebepler ve daha pek çokları nedeniyle koşulsuz şartsız “tüm üniversiteler kamusal alandır, açılsın” sloganları biraz da herkesin erişim imkanlarını aynı kabul eden liberal kamusal alan tanımına denk düşüyor, toplumsal gerçeklere de biraz gözünü kapıyor gibi.

Bu sebeple bu uygulamanın kimleri içeri buyur ederken kimleri kapı dışarı ettiğini düşünmek gerek. Bugün, turistik bir merkezde bulunan bir üniversitenin açılması, diğer hiçbir üniversite ile ilgili benzer bir tasarrufun olmaması da düşünmemiz gereken başlıklardan biri. Kaldı ki, bu kararı üniversite kapısı önünde protesto etmek isteyen öğrencileri bir polis ordusunun engellemeye çalıştığını akılda tutmak gerek. Yine bugün, üniversitelerdeki politik ve sosyal olarak hareketli ortamın kent merkezlerinde baş göstermesinin ve muhtemel öğrenci hareketlerinin engellenmesi için üniversitelerin kentin periferi alanlarına taşındığını biliyoruz. Sonuç olarak, üniversitelerin herkese açık olması fikrini savunmalıyız ancak bunun tedrici bir süreç gerektirdiğini akılda tutmakta fayda var. Üniversite bileşenleriyle birlikte verilmeyen kararlar, sınırların daraltılması ya da genişletilmesi konusunda çoğu zaman tasarrufun egemenlerin elinde kalmasıyla sonuçlanıyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.