Ünlüye biçilen rol: Kamusal sorumluluk mu, günah keçisi olmak mı?
Geçen hafta Oyuncular Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi Cem Yiğit Üzümoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın “boykot çağrısı yapanlar” hakkında başlattığı soruşturma kapsamında göz altına alındı. Bu gelişme yalnızca hukuki zeminde değil, kültürel anlamda ve temsil düzeyinde de bir kırılma yarattı. Olayın kendisinden ziyade öncesinde ve sonrasında yaşananlar Türkiye’de ünlü figürlerin kamusal alandaki rolünün toplumsal açıdan nasıl kodlandığını da yeniden görünür hale getirdi.
Aybüke Pusat ve beraberindeki birçok oyuncunun, devlet kanalı TRT’de ve dijital video platformu Tabii’deki dizilerden çıkarılması, kısa sürede sosyal medya kullanıcılarının ve bazı siyasi figürlerin oyuncuları hedef göstermesiyle sonuçlandı. Ardından parodi içerikler, eleştiriler, hatta linç kampanyaları hızla örgütlendi. Sosyal medyada yeni hesaplar açıldı. “Kimleri takip edelim, kimleri takip etmekten vazgeçelim?” anketleri başladı. Peki, bunlar ne anlama geliyordu? Ünlülerin bir kamusal sorumluluk taşıması mı gerekiyordu, yoksa günah keçisi mi ilan edildiler?
Guy Debord, Gösteri Toplumu kitabında ‘‘Modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların yaşamı, devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış olan her şey yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır” der. Yani bir şeyin kendisi olmaktan çok onun görünüşüyle ilgileniriz, kim olduğumuzdan ziyade bizi hangi fikrin ya da kimin temsil ettiği önemli hale gelir. Böylece her şey bir tekrar, klişe ve temsil halini alır. Bu da kültürel ve politik düzeyde derin bir bayağılık üretir. Debord şöyle devam eder: ‘‘Yaşayan insanın gösterideki temsili olan ünlü kişi, olası bir rolün imajını kendinde toplayarak aslında bu bayağılığı somutlaştırır.’’
Bu durumda bireyler özellikle siyasi temsiliyetin zayıf olduğu, siyasi partilerden veya ideolojilerden kopuşların yaşandığı dönemlerde, kendi politik duruşlarını ifade edecek güçlü ve görünür yüzler ararlar. Bu noktada devreye ünlüler girer. Çünkü bir politik figürden beklenen inanç, ilke ve duruş artık sanatçının, oyuncunun, şarkıcının üzerinden daha “insani” veya “vicdani” bir şekilde aktarılabilir. Siyaset de düpedüz ahlakla ikame edilebilir. Birey, kendi kimliğini, değerini ve duruşunu, bir başkasının yüzüyle ve sözüyle sunmak ister. Muhalif ve ses çıkaran ünlülerin fotoğrafları yan yana gelerek kahramanlaştırılır ya da sessiz kalma hakkını kullanan ünlülerin linç edildiği içerikler oluşturulur. Ünlülerin hangi kesimi temsil ettiklerinden ziyade ne kadar “doğru yerde durdukları” sorgulanır hale gelir.
Bu bağlamda linç, politik bir pozisyondan ziyade bir temsiliyet eksikliğinden doğar. Göz önünde olan ünlü bir figür kamusal bir sorumlulukla değil temsilin mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Çünkü toplum bu figürlerden empati değil doğrudan temsil talep eder. Ancak burada ünlünün etki alanının gücünü es geçmemek gerekir. Bu nedenledir ki siyasetin markajında, evet, ünlüler de vardır. Söz konusu temsil baskısı ünlüleri politik birer aktör haline getirmeye zorlar. Artık yaptıkları, ürettikleri değil hangi konuda ne zaman nasıl pozisyon aldığı üzerinden değerlendirilirler. Toplum, bireyin ne düşündüğüyle değil neyi temsil ettiğiyle ilgilenir.
[mailerlite_form form_id=10]
Magazin ve siyasetin iç içe geçmesi ise kendisini burada ortaya çıkarır. Siyasilere ünlü muamelesi yapılır, Mahmut Tanal her sabah “günaydın” içeriği paylaşır ve herkes ona “günaydın vekilim” cevabı verir. Ünlülerse politik aktörler gibi değerlendirilir. Cem Yiğit Üzümoğlu yeni bir gençlik arzusu haline gelir. Bir pop yıldızının attığı tweet bir bakanın açıklamasından daha çok konuşulur, bir oyuncunun herhangi bir toplumsal meselede suskun kalması doğrudan politik bir tavır olarak damgalanır. Politikacılar, kampanyalarında ünlülerin görünürlüğünden faydalanır ve onların popülerliğini meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanır.
Peki, ünlülerden bu beklenti bir tür boşlukla ilgili olabilir mi? Siyasilerden, kurumlardan beklenen açıklamalar gelmeyince, toplum gözlerini daha görünür olan kişilere çeviriyor, burası açık. Yani ünlüye yüklenen rol esasen bir boşluğu kapatma cabası. Yoksa onca şey olurken Kıvanç Tatlıtuğ ne demiş umurumuzda olmalı mı? Yahut Aybüke Pusat’ın diziden kovulunca kahraman ilan edilmesi ne kadar doğru? Doğruysa, malum dizideki rolü neden kabul ettiğini sorgulamalı mıyız?
Tüm bunların özünde değişmeyen bir insan merakı var: güçlü ve meşhur olanın mahremine bakma isteği. Bu arzunun etrafında şekillenen magazin kültürü ise kimi zaman eğlenceli bir seyirlik, kimi zaman bir ibret sahnesi, kimi zaman da doğrudan politik bir araç olarak toplumsal hayatın parçası olmaya devam ediyor.
Ancak bugünkü mesele, bir ünlünün ne söylediğinden ya da söylemediğinden ziyade toplumun kimler aracılığıyla temsil edilmek istediğiyle ilgili. Ünlülere ilişkin politik beklenti yalnızca onların görünür olmalarından değil, aynı zamanda kurumsal temsilin zayıflığından kaynaklanıyor. Siyasetin güven vermediği yerde, gözler daha tanıdık, daha “bizden” görünen kişilere çevriliyor. Böylece şöhret, yalnızca kültürel değil giderek daha fazla siyasal bir arayüz haline geliyor. Alkış da linç de bu yüzden bu kadar keskin, bu kadar hızlı ve değişken. Çünkü aslında sorduğumuz soru hep aynı: “Benim yerime konuşur musun?” Cevap gelmediğinde, yalnızca o kişiye değil kendi suskunluğumuza da öfkeleniyoruz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()