Utanmazlığın yeni çağı

Utanmazlığın yeni çağı
utanmazligin-yeni-cagi

Özel benliğin kamusal alanda sergilenmesi, çoktandır yalnızca tolere edilen değil talep edilen bir şey haline geldi. Bir zamanlar karanlıkta, günah çıkarma kabininde, psikanalistin divanında veya günlüğün sayfalarında fısıldananlar artık algoritmalar tarafından sosyal medya akışlarının parlak ışığına çıkarılmaya teşvik ediliyor. İtiraf karanlıktan, manastırdan ve klinikten çıkıp sonsuza dek kaydırılabilecek içeriklerin arasına taşındı. Değeri de elbette izlenme sayısıyla, beğenilerle ve paylaşımlarla ölçülüyor. Bu dönüşümde, itiraf artık bir kopuş ya da başkaldırı eylemi değil şok etme gücünü kaybedene dek tekrarlanan bir performans. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’nde yazdığı gibi, “itiraf, Batı’nın hakikati üretme konusundaki en değerli tekniklerinden biri haline gelmiştir.” Ancak yaşadığımız çağda bu hakikat, kendiliğin açığa vurulmasından çok fazlasıyla estetize edilmiş dikkat ekonomisinin para birimine dönüşmüştür.

Günümüz insanı kendini kamusal bir figür olarak anlatma yönünde örtük bir zorunluluk altında yaşıyor. Konuşmamak önemsizleşme riskini göze almak, opak kalmak ise görünmezliği kabullenmek anlamına geliyor. Neoliberal dikkat ekonomisi düzeninde ödüllendirilen şey artık mahremiyet değil stratejik şeffaflıktır: Duygusal etkisi en yüksek olacak şekilde seçilmiş, pazarlanabilir bir kırılganlık teşhiri... Bu da yeni bir paradoks yaratır; artık “samimiyet” dediğimiz şey, çoğu zaman marka kimliğinden ayırt edilemez hale gelir. Böyle bir dünyada mahremiyet kaybolmaz, aksine tüketilebilir bir içeriğe dönüştürülerek yeniden biçimlenir. Günlük sayfası Instagram açıklamasına, günah çıkarma kabini podcast mikrofonuna dönüşür. Richard Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü adlı kitabında belirttiği gibi, özel yaşam ile kamusal yaşam arasındaki sınır artık sabit değildir. Değişen, bu iki alanın herhangi birinde var olabilmek için gerekli olan performanstır.

Böyle bir ekonomide utanmazlık baskın bir duygu haline gelir; utancın yokluğu olarak değil, utancın gösteriye dönüştürülmüş hali olarak. Bir zamanlar utanç kamusal bakıştan geri çekilmeyi ima ederken, bugün daha çok meydan okumaya ya da kendini biçimlendirmeye yönelik bir araç haline gelmiştir. Televizyonda yaşanan sinir krizi, “dağınık” bir canlı yayın, gözyaşlarıyla dolu YouTube özrü: Bunlar yalnızca kırılganlığa düşülen anlar değil, ifşayı zorunlu kılan kültürel bir senaryo içinde sahnelenmiş jestlerdir. Lauren Berlant’ın “zalim iyimserlik” kavramının da işaret ettiği üzere, görünürlüğün bağlantı ya da adalet getireceğine inanmayı sürdürürüz. Oysa görünürlüğün kendisini mümkün kılan yapılar, bu yapıya olan bağımlılığımızı daha da derinleştirir.

Dolayısıyla itiraf ve ifşa gösterisi dijital hayatın yalnızca bir yan ürünü değil, benliğin nihai meta haline geldiği bir politik ekonominin mantıksal uzantısıdır. Artık yalnızca suçluluk duygusunu hafifletmek ya da anlaşılmak için itiraf etmiyoruz; itiraf ediyoruz çünkü toplumsal yaşamın mimarisi bunu bizden talep ediyor. Bu talep masum değildir; bireylerin nasıl görüleceğini, değer biçileceğini, hatta varoluşlarının nasıl tahayyül edileceğini düzenler. Zorunlu görünürlük çağında mesele, ifşa olup olunmayacağı değil "kimin koşullarında" ve "hangi amaçla" ifşa olunacağıdır. Bir zamanlar kendini açığa vurma eylemi olan şey artık katılımın koşuluna dönüşmüştür; kişisel olanın durmaksızın kamusallaştırıldığı, kamusalın ise durmaksızın kişisel olanı talep ettiği bir döngüye bizi bağlamaktadır.

İçsel gerçekten kamusal değere

Foucault’nun itirafın soyağacına dair analizi, kökenini dini ve hukuki pratiklerde bulur; burada ifşa, ahlaki bir yükümlülük olarak yapılandırılmıştır: Gerçekleri Tanrı’nın veya otoritenin önünde dile getirmek, suçluluğu arındırmak ve toplumsal düzeni yeniden teyit etmek anlamına gelir. Modern seküler bağlamda ise bu mantık, psikiyatri, terapi ve kişisel gelişim kültürlerine aktarılmış, itiraf da kişisel özgünlüğe ve kendini tanımaya giden bir yol olarak yeniden çerçevelenmiştir. Ancak neoliberalizm altında bu seyir köklü bir dönüşüm geçirmiştir: İtiraf artık tekil bir ahlaki muhasebe eylemi değil, sürekli bir benlik anlatısı üretimi olarak işlev görmektedir. İfşanın değeri artık ortaya çıkardığı iddia edilen gerçekle değil, dolaşıma girme kapasitesiyle -dikkat çekme, etkileşim yaratma ve paraya çevrilebilir veri üretme yetisiyle- ölçülmektedir.

Bir zamanlar özel bir mülkiyet olarak düşünülen özneye ait “içsel gerçek” artık kamusal bir varlığa dönüştürülmüş ve görünürlük için sonsuz bir şekilde kullanılabilir hale gelmiştir. Sosyal medya platformları, manastırın sessiz mahremiyetinin yerini akışın kesintisiz görünürlüğüyle değiştiren yeni itiraf pazarları olarak işlev görür. Burada konuşma eylemi artık rahatlama veya kefaret sağlama meselesi değil, benlikler pazarına dahil olma aracıdır. Arlie Russell Hochschild’in “duygusal emek” kavramı yeni bir boyut kazanır: artık yalnızca ücret karşılığı hislerini yöneten hizmet sektörü çalışanıyla sınırlı değildir; her özne, duygularını sürekli olarak iletilebilir, pazara hazır bir forma dönüştürmek zorundadır. Neoliberal özne sadece şeffaf değildir, tüketim için sürekli olarak erişilebilir olmak zorundadır.

Bu dönüşüm, değerlerin tersine çevrilmesini de beraberinde getirir: mahremiyet değersizleşir, açıklık ise ödüllendirilir. Sessizlik bir zamanlar onur anlamına gelirken, artık silinme riski taşır; temkinlilik bir zamanlar güç göstergesiyken, bugün açıklık performansına katılmayı reddetmek olarak okunur. Kamusal itiraf (ister viral bir tweet, ister markalı bir ruh sağlığı açıklaması, ister YouTube’da özenle hazırlanmış bir anlatım olsun) rekabetçi bir taktiğe dönüşür. Saklamak, algoritmik hiyerarşideki yerini kaybetmek demektir. Sonuç olarak, neoliberal özne yalnızca performans sergileme zorunluluğunu içselleştirmekle kalmaz, aynı zamanda performansının değerlendirildiği ölçütleri de benimser. Görünürlük bir sermaye biçimine dönüşür; eksikliği ise marjinal konumda olmayı işaret eder.

Bu anlamda, neoliberal maruz kalma mantığı hem baştan çıkarma hem de zorlama işlevi görür. Stratejik açıklık yoluyla bağlantı, güçlenme ve etki vaat ederek baştan çıkarır. Ancak bu vaatleri kişinin kamusal kimliğini sürekli yenilemeyi gerektiren yapılar içine yerleştirerek zorlar. Kendini anlamaya yönelik içsel bir yolculuğun aracısı olan itiraf artık dışsal bir anlam kazanma (bulma) yarışına dönüşmüştür. Bu yarışta, “söyleyecek bir şeyin olması” ile “paylaşacak bir şeyin olması” arasındaki ayrım ortadan kalkar. Öznenin iç dünyası, insanlığın karmaşıklığının bir kanıtı olarak değil, bireyin sürekli ifşa oyununu oynama kapasitesinin bir kanıtı olarak işlenir, paketlenir ve dolaşıma sokulur. İçsel gerçek, yalnızca içerik haline dönüştürülebilecek ölçüde varlığını sürdürür.

[mailerlite_form form_id=10]

Performans olarak utanmazlık

Günümüzde utanmazlık, yalnızca mahcubiyetin yokluğu anlamına gelmez; bu, hesaplanmış bir stil tercihidir. Kişisel markalaşma kültüründe, “filtrelenmemiş” benliğin ortaya çıkarılması, hiçbir şekilde dolaysız değildir. Yumuşak ışıkta çekilen her gözyaşlı çöküş videosu, “yeni kalktım” havasındaki her fotoğraf, minimalist bir Instagram paylaşım seti içinde çerçevelenen her itiraf, moda fotoğrafçılığı veya reklamcılıkla aynı estetik kompozisyon kurallarına tabidir. Kişisel artık bir türdür; kendi görsel motifleri, duygusal ritimleri ve pazarda test edilmiş özgünlük işaretleri vardır. Bu, kendini sunmayı terk etmek değil, samimiyet kisvesi altında yoğunlaştırmaktır. Sennett'in savunduğu gibi, modern yaşam, performansları ortadan kaldırarak değil onları “gerçeklik” olarak yeniden markalaştırarak, kamusal kişilik ile özel gerçeklik arasındaki ayrımı silikleştirir.

Influencer kültüründe utanmazlık yalnızca hoş görülmez, aynı zamanda paraya çevrilir. Aşırı paylaşım, ürün lansmanları, işbirlikleri veya içerik döngüleriyle stratejik olarak eşzamanlı hale gelir. Kişisel kırılganlık, izleyiciyi parazitsel bir yakınlığa çeken bir kanca görevi görür; bu da takipçi bağlılığını ve satın alma davranışını sürdürür. Geçmiş utancı dile getirme eylemi -bir özür, bir hatanın itirafı- bile yeniden markalaşma fırsatı olarak sahnelenir. “Ham” bir gönderi, pazarlanabilir kimliğin yapısında bir başka tuğla haline gelir. Burada itirafın görsel dili (titreyen ses, düzenlenmemiş görüntü, sallantılı el kamerası) eylemin kendisi önceden planlanmış olsa bile güvenilirliği simgeleyen estetik bir kısa yol işlevine sahiptir.

İşte burada utanmazlık yalnızca bir tavır olmaktan çıkar ve ekonomik bir taktiğe dönüşür. Dikkatin en kıt kaynak olduğu bir ortamda, en damgalanmış veya en mahrem deneyimlerini sergilemeye istekli olmak, rekabet avantajı sağlar. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” tabiri, algoritmik ekonomide yeni bir hayat bulur; tartışma, skandal ve ifşa, etkileşimde büyük sıçramalara yol açabilir. Önceden kamusal yaşamdan çekilmeye neden olacak durumlar artık direncin, özgünlüğün veya yakınlık kurulabilirliğin kanıtı haline gelir. Benliğin gösterisi artık utanç tarafından sarsılmaz; utanç, gösterinin içine yeniden emilir ve kendini yeniden inşa estetiğiyle kaplanır.

Ancak utanmazlığın estetikleştirilmesinin iki keskin ucu vardır. Bir yandan, geleneksel ahlak kurallarını istikrarsızlaştırarak skandalın bir sosyal kontrol mekanizması olarak işlev görmesini engeller. Öte yandan, insan kırılganlığının karmaşıklığını tüketilebilir bir görsel şablona indirger. Her itiraf akışa uygun şekilde çerçevelendiğinde, samimiyet stratejiden ayırt edilemez hale gelir. Utanç duygusunun duygusal yükü -geri çekilme, düşünme, hesaplaşma- içerik olarak paketlendiğinde etkisizleştirilir. Geriye kalan ise markanın tutarlılığını koruyacak şekilde ayarlanmış, titizlikle kurgulanmış bir kusur performansıdır. Bu anlamda, utanmazlık kişisel markalaşmanın düşmanı değil, en rafine aracıdır.

Utanmazların siyaseti: Gaflardan stratejiye

Utanmazlık kişisel markalaşmanın bir aracı haline geldiyse, siyaset bunun en cüretkâr deneme alanıdır. Demokratik yaşamda skandalın geleneksel rolü, hesap verebilirliği tetiklemekti: Kamuoyuna açıklanan bir suistimal, bir kariyeri sona erdirebilir, otoritenin meşruiyetini sarsabilir veya istifaya zorlayabilirdi. Ancak günümüz koşullarında, aynı açıklamalar genellikle iktidarı pekiştirmek için kullanılmaktadır. Donald Trump, Silvio Berlusconi ve Jair Bolsonaro gibi siyasi liderler bir zamanlar gaf ya da utanç kaynağı sayılacak durumların bugün nasıl bir “otantiklik nişanına” dönüşebileceğini göstermektedir. “Aklına geleni söyleyen” ve “ne düşünüleceğini umursamayan” siyasetçi, utanmazlığı elit normlardan bağımsızlığın kanıtı olarak sunarak, tam da mahcubiyeti reddetmesi üzerinden tabanını bir araya getirir.

Bu değişim, siyasetin ahlaki ekonomisinde köklü bir dönüşümü işaret eder. Eskiden utanç, kamu görevlilerinin en azından ortak standartlara uymalarını sağlayan bir düzenleyici mekanizma olarak işlev görürken, artık utanmazlık bir inkar stratejisi olarak işlemektedir. Pişmanlık göstermeyi reddeden bu figürler, destekçilerine eski siyasi saygınlık kurallarına bağlı olmadıklarını bildirirler. Skandal artık bir sadakat testi haline gelir: eylem ne kadar çarpıcıysa, takipçilerinin onu savunması ya da kabul edilemez sayan yapıları reddetmesi o kadar zorunlu olur. “Gerçeği söylemek” provokasyondan ayırt edilemez hale geldiğinde skandalın etkisi kaybolur.

Bu ortamda, ritüelleştirilmiş bir itiraf biçimi olarak kamuoyuna yönelik özür dileme ya gösterişli bir şova dönüştürülür ya da tamamen bir kenara atılır. Özür dileyen siyasetçiler, genellikle hatalarını kabul etmek yerine kişisel markalarını pekiştiren bir şekilde özür diler. Bu da, zayıflık ânını güç gösterisi için bir fırsata çevirir. Diğerleri ise özrü tamamen atlayarak, suçlamaları düşmanca medya veya yozlaşmış kurumlar tarafından uğranılan zulmün kanıtı olarak yeniden çerçeveler. Bu da “zalim iyimserlik” kavramıyla uyumludur: Seçmenler, bu tür ihlaller demokratik normları zedeleseler bile ihlallerin özgünlüğün kanıtı olduğu fikrine umut bağlarlar. Utanmazlık böylece sadece kişisel bir özellik değil, bir yönetim tarzı haline gelir.

Sonuç, utanç duygusunun daha fazla şeffaflığa değil, cezasızlığın normalleşmesine yol açtığı bir siyaset alanıdır. Eğer skandal artık iktidarı istikrarsızlaştırmıyorsa, onu ayakta tutan gösterinin bir parçası haline gelme riski taşır. Ortaya çıkan şey, bir kısır döngüdür: utanmazca davranışlar öfke yaratır; öfke medya ilgisini körükler; haberler o kişinin imajını güçlendirir; imaj ise eleştirilerden “sarsılmamış” görünen performansıyla beslenir. Bu şekilde, siyasette utanmazlık sistemin çöküşü değil sistemin, görünürlük ne şekilde elde edilirse edilsin, en önemli değer olduğu bir medya ve kültür ortamına uyum sağlamasıdır.

[mailerlite_form form_id=11]

Utancın yeniden yapılandırılmış hayatı

Utanç duygusunun kamusal yaşamdan görünürde kaybolması, bu duygunun yok olduğu anlamına gelmez, sadece yön değiştirmiştir. Utançsız siyasetin ve ticarileştirilmiş kendini ifşa etmenin hâkim olduğu çağda, utanç içsel bir ahlaki hesaplaşma olmaktan çok, kamusal bir yargılama performansı olarak yeniden ortaya çıkmaktadır. Bu durum, ahlaki öfkenin başlı başına bir olay haline geldiği “iptal kültürü” ve “ifşa kültürü” ekonomilerinde en belirgin şekilde görülmektedir. Burada utanç, artık özel ve sessizce yaşanan bir his değil; yorum zincirlerinde, alıntılı tweet’lerde, viral videolarda topluca sahnelenen, kitlesel katılım için tasarlanmış bir gösteridir. Bu ritüelin amacı, normları pişmanlık yoluyla yeniden tesis etmek değil, faili dışlamak veya küçük düşürmek yoluyla kolektifin kendi etik duruşunu yeniden teyit etmektir.

Bu anlamda iptal, eski utanç pratiklerinin hem bir devamı hem de bir tersyüz edilişidir. Tarihsel olarak utanç, dışlanma korkusu üzerinden içselleştirilen bir toplumsal uyum aracıdır. Bugün ise dışlanma artık örtük değildir; çoğu zaman kınama gösterisi biçiminde açıkça talep edilmektedir. Görünürlüğü artırmak için tasarlanmış sosyal medya platformları, bu anları, ihlalin gerçeklerinden ziyade ahlaki konumlanmanın öne çıktığı küçük dramatik sahnelere dönüştürür. Wendy Brown’un “hınç siyaseti” üzerine söylediklerinde olduğu gibi, bu kamusal utandırma ritüelleri, yapısal koşullara dokunmaksızın sahte bir ahlaki güç illüzyonu üretebilir. Ceza hızlı ve gösterişlidir; ancak etkisi büyük ölçüde sembolik kalır.

Bu dönüşüm bir ironiyi de açığa çıkarır: Utanmazca kendini pazarlayanları ödüllendiren platformlar, aynı zamanda aşırı tetikte bir ahlaki gözetim kültürünü de besler. Ortaya çıkan şey, bireylerin bir yandan kendini ifşa etme zorunluluğu, diğer yandan kalabalığın tepkisini çekecek bir hata yapma korkusu arasında gidip geldiği bir duygusal ekonomidir. Utanç, yalnızca hedef alınanlar için değil, hedef alanlar için de bir para birimine dönüşür; yanlış bir davranışı ifşa etme eylemi, görünürlük ve sembolik sermaye kazanmanın bir yolu haline gelir. Böylece utanç da tıpkı utanmazlık gibi estetikleştirilir. Beğeniler, retweet’ler ve paylaşımlar için incelikle kurgulanmış, tüketilebilir birer performansa dönüşür.

Berlant’ın kavramsallaştırması burada işlevseldir: Umut, bir bireyi alenen utandırarak kültürün bütünüyle arınacağı ya da ıslah edileceği yönündedir. Ancak bu umut, çoğu zaman, söz konusu davranışı mümkün kılan sistemlerin yerinde kalmasını sağlayan yapısal gerçeklik tarafından boşa çıkarılır. Bunun yerine bu eylemler, katılımcılara geçici bir ahlaki özneleşme hissi sunan, katartik performanslara dönüşür; oysa alttaki politik ekonomi olduğu gibi kalır. Vaktiyle kişinin kendi kendini düzeltmesi için içsel bir pusula olan utanç artık sahnelenmiş bir olaya (dışsallaştırılmış, estetikleştirilmiş ve duygusal etkisi için dolaşıma sokulmuş bir gösteriye) dönüşmüştür. Bu ahlaki gösteride, adalet ile eğlence arasındaki sınır giderek silikleşir.

Açıklama zorunluluğu

Utanmazlık kültürü, mahremiyetin eski sınırlarını aşındırırken, aynı zamanda yeni bir zorunluluk da getirmiştir: her zaman, her şey hakkında konuşmak. Sosyal medyanın yapısında sessizlik tarafsızlık değildir; yokluk, kayıtsızlık, hatta suçluluk olarak yorumlanır. Açıklama zorunluluğu sadece kültürel bir eğilim değildir; sosyal yaşamın gerçekleştiği platformların içine kodlanmış bir altyapı gerekliliğidir. Algoritmalar sıklığı ve anındalığı ödüllendirir, içsel durumlarını sürekli olarak paylaşılabilir bir forma dönüştürebilenleri ayrıcalıklı kılar. Bu şekilde, ifşa etme “seçimi” dayatılan bir zorunluluk haline gelir. Artık irademiz dışında gözetlenmeyiz, aksine bunu özgürlükle karıştırarak kendimizi sürekli ifşaya gönüllü olarak maruz bırakırız.

Bu zorlamanın üzeri çoğu zaman güçlenme söylemiyle örtülür. Bize, yaşadığımız zorlukları -ruh sağlığı krizlerini, maddi sıkıntıları, kişisel başarısızlıkları- açıkça dile getirmenin özgürleştirici bir eylem olduğu söylenir ve gerçekten de bazı bağlamlarda öyle olabilir. Ancak ifşa zorunlu hale geldiğinde, güçlenme ile sömürü arasındaki çizgi bulanıklaşır. Duygularımızı artık, onayları sosyal ve ekonomik önemimizi belirleyen, görünmez ama daima orada olan bir kitleye göre yönetiriz. Artık benlik sadece pazarlanmaz, kazısı yapılır; ifşa ise bu süreçte çıkarılan hammadde işlevi görür.

Psikolojik bedel iki yönlüdür. İlk olarak, gözlenmeden var olunabilecek, içsel dünyanın performans baskısı olmadan gelişebileceği alanların aşınması söz konusudur. İkincisi ise ifşanın yarattığı döngüdür: Kişisel bir gerçek paylaşıldığında, bu gerçek kamuoyu önünde sürdürülmeli, güncellenmeli ve savunulmalıdır. Bu durum, savunmasızlığı uzun vadeli bir taahhüde dönüştürerek kişinin öz değerini izleyici etkileşimine bağlar. Birçok insan için bu, duygusal bir tükenmişlikle sonuçlanır; çok şey yapmaktan değil çok uzun süre fazlasıyla ifşa edilmiş hissetmekten doğan bir tükenme. “Aşırı paylaşım mahmurluğu” yalnızca bir utanç duygusu değil, hayatın sürekli içeriğe dönüştürülmesinden kaynaklanan derin bir yorgunluktur.

Burada Berlant’ın “zalim iyimserlik” kavramı yeniden yol göstericidir: Açıklamanın anlayışa, dayanışmaya veya değişime yol açacağı umudu samimidir, ancak bu umudun izlendiği yapılar çoğu zaman tam tersini üretir; yanlış anlamalar, yalnızlık ve zararın kaynağı olan görünürlük sistemlerine daha da kök salma. Açıklama zorunluluğunda özel benlik özgürleşmez, çözülür; geriye yalnızca sonsuza kadar tüketilebilecek kamusal bir persona kalır. Bedel yalnızca itibarla sınırlı değildir, varoluşsaldır. Tehlike, çok şey söylememiz değil, söylenmemiş bir şeye sahip olmanın ne anlama geldiğini unutmamızdır.

Kapatırken…

Eğer ifşa kültürü gönüllü itiraftan zorunlu bir performansa evrilmişse, o halde soru şudur: Direniş nasıl mümkün olabilir? Yanıt, bütünüyle sessizliğe çekilmek olmayacaktır. Klasik anlamda mahremiyet, artık çoğumuz için yapısal olarak erişilebilir değildir. Direniş, belki de anlaşılmazlığı geri kazanmakta, her şeyin söylenmediği, görülmediği veya metalaştırılmadığı alanlar yaratmakta yatabilir. Édouard Glissant’ın “opaklık hakkı” kavramı, neoliberal şeffaflık talebine politik bir karşı çıkış sunar: İfşayı reddetmek, saklanmak değil karmaşıklığın onurunu savunmaktır. Görünürlüğün değer ile eş tutulduğu bir dünyada saydamlık, değerin sonsuz teşhirle kanıtlanması gerekmediğini ilan eden radikal bir duruş haline gelir.

Bu, marjinal sesleri susturan eski ahlaki ekonomilere geri dönmek anlamına gelmez. Aksine, konuşma eylemini onu bir ürüne dönüştüren mekanizmadan ayırmak anlamına gelir. İtirafın ötesinde bir siyaset, ifşanın zorunlu değil seçilebilir olduğu, savunmasızlığın güvene dayalı bağlamlarda paylaşıldığı, ölçümler için yayınlanmadığı koşulları yaratır. Böyle bir değişim bireysel iradeden daha fazlasını gerektirir, kendini ifşa etmeyi sosyal katılımın varsayılan biçimi haline getiren platformlarda ve ekonomilerde yapısal bir değişim gerektirir. Böyle bir değişim olmadan, reddetme eylemlerimiz bile başka bir tür küratörlü özgünlük olarak gösteriye yeniden dahil olma riski taşır.

Bu alternatifi tahayyül etmek için, algoritmik bakışın dışında işleyen yakınlık ve dayanışma biçimlerine bakılabilir: çevrimdışı buluşmalar, şifreli ağlar, karşılıklı yardım grupları, sürekli belgelenme mantığına direnç gösteren yaratıcı pratikler. Bunlar, benliğin sonsuzca sergilenmediği akış, çelişki ve eksiklik içinde var olmasına izin verilen alanlardır. Burada, bakım gözetimin yerini alır ve anlayış kamuya açık kanıtlar yoluyla değil sürdürülebilir, özel ilişkiler yoluyla inşa edilir. Yalnızca görünürlük aracılığıyla iyileşme veya dönüşüm gerçekleşeceği fantezisi çekicidir. Ancak gerçek dayanışma çoğu zaman daha sessiz, daha anlaşılmaz düzlemlerde gelişir.

Sonuç olarak, itirafın ötesine geçen bir politika vurguyu neyi açığa çıkardığımıza değil, açıklamayı aidiyetin kanıtı olarak dayatmadan birlikte nasıl yaşayabileceğimize kaydırır. Her gerçeğin dile getirilmesi gerekmediğini, söylenmeyenin de özgürlük için konuşulan kadar hayati olabileceğini kabul eder. Bu yeniden çerçevelemede otantikliği terk etmeyiz, aksine onu yeniden tanımlarız; sergilenecek bir meta olarak değil, sürekli sergilenmeden de var olabilecek bir varoluş biçimi olarak. İtiraf edilmeyenleri korumak, gerçeği yok saymak değil gösterinin ötesinde var olabilen bir benliğin olasılığını savunmaktır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.