Venezuela geleceğin bir temsili midir?

Venezuela geleceğin bir temsili midir?
3 Ocak 2026. Caracas, Venezuela. Fotoğraf: Jesus Vargas, Getty Images.

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, 2023’te Dubai’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişiliği Konferansı’nda (COP28), Gazze’ye karşı yürütülen savaşın iklim krizinin harap ettiği gelecekte güçlü devletlerin Küresel Güney’e uygulayacağı şiddetin bir provası olduğunu söylemişti. Petro’ya göre, İsrail’in soykırımına yardım ve yataklık eden, doymak bilmeden karbon tükeden zengin ülkeler, gelecekte daha yoksul ülkelere karşı kullanmaya hazırlandıkları kaba kuvvetin önizlemesini sunuyorlardı. Küresel krizler birbiriyle çarpışırken, Gazze konusunda uluslararası eylemsizliğin yeni bir cezasızlık çağının kapısını aralayacağı uyarısında bulunan Petro, bunun bedelini yoksul ülkelerin en ağır şekilde ödeyeceğini savunmuştu.

Muhtemelen bu kadar kısa sürede —üstelik kendi ülkesinin bu kadar yakınında— haklı çıkacağını beklemiyordu. Donald Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırganlığı, bu yeni cezasızlık çağının en güncel örneği.

Bu yazının yazıldığı Kasım 2025’te, ABD Karayipler’de ve Pasifik’te —Kolombiya karasuları dahil— küçük teknelere yönelik 21 saldırı gerçekleştirmişti. Birleşmiş Milletler yetkililerinin yargısız infaz niteliği taşıdığı uyarısında bulunduğu saldırılarda en az 90 kişi hayatını kaybetti. Trump, Venezuela açıklarında en az sekiz savaş gemisi, bir nükleer denizaltı, binlerce asker ve ABD donanmasının en büyük uçak gemisi de dahil olmak üzere tüyler ürpertici bir deniz yığınağı da yapmıştı.

Trump, egemen bir ülkeye saldırısını Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yalnızca bir diktatör değil, aynı zamanda ABD’deki fentanil krizinden sorumlu bir “narko-terörist” olduğu yönündeki iddiasıyla gerekçelendiriyor. ABD’nin iki Venezuelalı çeteyi —Tren de Aragua ile, Maduro’nun lideri olmakla suçlandığı Cartel de Los Soles’i— terör örgütü ilan etmesi, Trump’a ABD hukuku çerçevesinde güç kullanma konusunda olağanüstü bir hareket alanı sağlıyor.

Ne var ki, Maduro yönetimiyle ilgili tüm sorunlara rağmen onun askeri kontrol altında bir uyuşturucu kaçakçılığı imparatorluğunun başında olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmuyor. Nitekim ABD’nin Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) verileri, ABD’ye Venezuela üzerinden bir gram bile fentanil girmediğini gösteriyor. Elbette bunun artık hiçbir önemi yok. Gazze’de de gördüğümüz üzere, bu yeni dönemde “hukuka uygunluk” görüntüsünü sürdürme zahmetine bile gerek duyulmuyor.

ABD, Latin Amerika’ya ilk kez tek taraflı biçimde müdahale etmiyor. Soğuk Savaş boyunca Panama’dan Arjantin’e, Şili’den Nikaragua’ya kadar demokratik yollarla seçilmiş liderlere ve antiemperyalist hareketlere karşı operasyonlar yürütme konusunda hiç tereddüt göstermedi. Daha yakın dönemde ABD —ve onun hevesli müttefikleri— Irak ve Afganistan’daki uğursuz işgallerde uluslararası hukuku açıkça hiçe saymıştı.

Bu, elbette insanın içini karartan, tanıdık bir hikaye: Egemen bir ülkenin liderini “terörist” ilan et, ardından askerlerini sahaya sür. Ne var ki, Trump’ın yeni taktikleri ABD’nin dış müdahale ve hammadde yağmasını meşrulaştırmak üzere uzun süredir kullandığı iki gerekçeyi —uyuşturucuyla savaş ve teröre karşı savaş— tek potada birleştiriyor. Bundan daha güçlü bir terkip olabilir mi?

Trump’ın hedefinde Meksika ve Kolombiya da var, yani onun iradesine boyun eğmeyi reddeden solcu yönetimler. ABD başkanı, Petro’yu hiçbir kanıt sunmadan “yasadışı uyuşturucu lideri” diye damgalayarak Kolombiya’ya yapılan yardımları kesti, Meksika’daki uyuşturucu çetelerinin “yabancı terör örgütleri” diye tanımlanması da askeri müdahalenin önünü açabilecek bir adım niteliği taşıyor.

Unutmamamız gereken şu ki, Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birini elinde bulunduruyor. ABD ise dünyanın en büyük petrol işleme endüstrilerine ev sahipliği yapıyor. İkisi arasında bir engel varsa, o da Maduro. Devasa kaynakların üzerinde yaşayan, Washington’a boyun eğmeyi reddeden tehlikeli bir hükümet, ABD açısından tarihsel olarak hep tahammül edilemez olmuştur. “Narko-terörist” etiketi, bu engeli ortadan kaldırmaya yönelik nihai araçtan ibarettir.

Petro’nun argümanı en çıplak haliyle budur: Batı, tüketim düzenini her ne pahasına olursa olsun koruyacaktır; bu, daha yoksul ülkelerin egemenliğini ihlal etmek anlamına gelse bile. Açlıktan ya da kuraklıktan kaçanlar durdurulacaktır. Kaynakları kontrol edenler cezalandırılacak ya da ortadan kaldırılacaktır. Gazze, bu hedefler uğruna dizginsiz şiddete göz yumulmasının önünü açmıştır.

Gazze ile Venezuela, hukukun ya da utancın artık sınır çizemediği emperyal sistem altında Küresel Güney’i bekleyen muhtemel geleceği yansıtan birer aynadır.


*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından New Internationalist'te yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.