2023’ün en iyi filmleri
vesaire yazarları, 2023’te gösterilen en iyi filmleri seçti. Yıl sonunda peyda olan çoğu liste gibi bu listenin de öznel seçimlerin mecburi bir sonucu olduğunu hatırlatmak boynumuzun borcu. Buyursunlar.
Bir Düşüşün Anatomisi, Justine Triet
Yılın en çok konuşulan, en prestijli ödüllerini toplayan, herkesin iyiliğinde hemfikir olduğu bir filmi en iyi filmler listesine alırken hiç mi elimiz titremedi? Titredi elbette. Bir mahkeme filmi olarak suçun ve kanıtların bilinçli olarak son derece muğlak, nerdeyse inandırıcılıktan uzak derecede detaylı seçildiği, yer yer komediye yaklaşan bu film üzerinden cinsiyet, ilişkiler, hakikat, hukuk üzerine saatlerce konuşulabilir, konuşuluyor da. Bilinenleri tekrar etmeden bizi en çok çarpan sebebini söyleyelim, filmin belki kendisini de bir miktar alaya alan “kurmaca” yaklaşımı onu bu listeye soktu. Kanıt yokluğunda, her şey hikayeleştiğinde ve olay tanıklardan, dosyalardan, yorumlardan, kayıtlardan dinlendiğinde gerçek nedir? Daha doğrusu ona ulaşmak mümkün müdür? Filmin, gerçeklik çalıntıymış gibi sunulmadan, sanki bir tiyatro sahnesi gibi işleyen düz akışla, iri sözler peşine düşmeden, siyasetin temsiline soyunmadan, oyunbazlık yaparak da nihayetinde gerçekçi olmayı başaran bir yanı var. Üstelik basmakalıp kadın hikayelerine ya da popülerliğinden dolayı kolaya kaçarak ezbere çizilmiş azınlık temsillerine sığınmadan, karmaşık ilişkiler dinamiklerini kurarak başarıyor bunu. Yılın kazandığı popülerliği en çok hak eden filmi. –Melike Özbay
Vincent Must Die, Stéphan Castang
2023 BFI Film Festivali seçkisinin en iddialı sürprizi Stéphan Castang’ın ilk uzun metrajı oldu. Kara komedi, gerilim ve bilimkurgu gibi türlerin arasında dolanan film, durduk yere bir gün dünyada herkesin ana karakter Vincent’dan nefret etmesi ve onu öldürmek istemesini konu alıyor. Sıradan bir ofis çalışanının hikayesi gibi başlayan film, cesaretinden hiç geri adım atmadan, gittikçe yükselerek bir zombi istilası, bir dünyanın sonu, bir romantik aşk hikayesi olarak da anılabilecek bir filme dönüyor. Yer yer neden bu iğrenç sahneye katılarak gülüyorum diye düşündürüyor, yer yer korkunun türünün en iyilerinden daha iddialı şekilde izleyici geriyor. Şiddet gittikçe tırmanırken, hayatta kalmakla ilgili derdini kalp eriten bir sıcaklıkla anlatıyor. Başrol Vincent’ı oynayak Karim Leklou o kadar iyi ki, tek başına onun muşmula suratıyla kendinden nefret eden herkesten kaçtığı sahneyi izlemek için bile film izlenir. Az bilinen filmleri övmeyi sevenler için bir okyanusta bir inci. Tek kelimeyle zekice. –Melike Özbay
[mailerlite_form form_id=10]
Dolunay Katilleri, Martin Scorsese
Martin Scorsese’nin yeni filmi Dolunay Katilleri’ni neden çok sevdiğimi zaten uzun uzun yazmıştım, merak eden oradan okuyabilir. Yalnız üzerine biraz daha düşününce, yönetmenin bir önceki filmi Irishman’le (2019) birlikte değerlendirmek daha da mantıklı gelmeye başladı. Son iki filminde her zamanki temalarını kullanmayı sürdüren Scorsese, bir yandan geçmiş eserlerine dair okuma kılavuzları sunuyor. Tabii sinemanın kendisine dair düşünen bu iki filmin iki ayrı platformun (Netflix ve Apple TV+) yapımcılığında çekilmesi ve Netflix Irishman’i kısıtlı sayıda salonda ve dar bir zaman aralığında vizyona sokarken Apple’ın Dolunay Katilleri’nde yaygın bir sinemasal gösterim modelini tercih etmesi, mecra ve dağıtım tartışmasının yakın gelecekte de süreceğine işaret ediyor. –Can Koçak
Fallen Leaves, Aki Kaurismäki
Aşk, bu yıl vesaire’nin sevdiği bir temaydı. Yılın en iyi aşk filmi de elbette bu listede kendine yer bulacaktı. Tıpkı bu sitenin yazarları gibi Aki Kaurismäki de son filmiyle “Dünya ne kadar soğuk, acımasız, sıfır saatlik sözleşmelerle, sömürüyle, bağımlılıkla dolu bir yer olursa olsun, aşka her zaman yer var,” diyor, hatta aşkın tam da hal böyleyken şart olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu. Karakterlerin radyo yayınlarında dinledikleri Rusya-Ukrayna savaşı ve sinemada izledikleri son Jim Jarmusch filmi Ölüler Ölmez (2019) aracılığıyla günümüze göz kırpan hikaye, bir yandan da kullanılan –ve kullanılmayan– teknolojiler, ele alınan meselelerle herhangi bir zamanda geçebilirmiş gibi görünüyordu. Fallen Leaves’i bu zamansızlığının kattığı romantikliğiyle, mizahıyla, oyunculuklarıyla, bir de yıla Bir Düşüşün Anatomisi’ndeki Bacao Rhythm & Steel Band’in “P.I.M.P.” yorumu kadar damga vurmadıysa da tekrar tekrar dinlemelik şarkısıyla hatırlayacağız. –Can Koçak
Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş ve Fingernails
İki filmden bahsetmeden geçmek olmaz. Biri Örümcek-Adam: Örümcek Evreninde’de (2018) zaten mükemmel olan çizgi roman estetiğini geliştiren, “örümcek adamlığı” bir kavram olarak ele alarak Peter Parker’la büyümüş bir nesli Miles Morales karakterine alıştıran, kısa sürede izlediğimiz bir dolu örneği (bkz. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, ayrıca bilimum Marvel film ve dizisi) varken Invincible’ın ikinci sezonuyla birlikte “çokluevren” meselesine dair hâlâ ilginç bir şeyler yapılabileceğini gösteren Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş. Diğeri de şahsen en sevdiğim anlatı türü olan “bilimkurgu/fantazya evreninde geçen, ama buluşlarla göz boyamaya çalışmak yerine o evrenin kurallarıyla şekillenen düz insan hikayesinin” (bkz. Beni Asla Bırakma ya da Black Mirror, S01B03) bir örneği olan, Lobster’ın (Yorgos Lanthimos, 2015) dört başı mamur ilk yarısıyla değil parlak fikirlerini kaybetmeye başladığı ikinci yarısıyla daha çok ortak noktası bulunsa da laubalileşebileceği pek çok fırsatı sessiz, dalgın, vakur tercihlerle geçiştirmesiyle kayda değer bir hikaye anlatıcılığı örneği sunan Fingernails. –Can Koçak
Past Lives, Celine Song
Celine Song’un ilk uzun metraj filmi Past Lives, pek çok festivalde yılın en beğenilen filmlerinden biri oldu. Bana kalırsa filmin alametifarikası tamamıyla meseleyi işleyiş biçiminin sadeliği ve temizliğinde yatıyor. İşin içine ihtimallerin girdiği diğer klasik anlatıların yarattığı kafa karışıklığının aksine, Past Lives ihtimallerin gerçekleşmediği bir evrenin tertemiz yükünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken iki kültür arasında kalmanın bölünmüşlüğünü sorgulamaktan geri durmuyor. En sonunda final sahnesiyle beklenen ağlaklık tuzağına düşmemesi, filmin asıl alkış alan kısmı oluyor. Sinema salonunu terk ettiğinizde kendi “in-yun”unuz üzerine düşünmemek ise imkansız. –Ece Balekoğlu
Barbie, Greta Gerwig
Barbie üzerine söylenmeyeni söylemek pek mümkün değil. Bana kalırsa film, reklam sürecinden ilk gişe gününe kadar kapitalizmin bir metanın suyunu en fazla ne kadar sıkabileceğinin sınırlarını izlemek açısından muazzam bir örnek. Öte yandan, bu göze parmak bayağılığı onu yine de kötü bir film yapmıyor. Evet, hayalimizdeki feminizm elbette bu DA değil. Ancak Barbie bebeklerle büyüyen bir kadın olarak senaryodan (en azından Ken’lerle alay edilen sahnelerden) keyif almadığımı söylemek tamamıyla yalan olurdu. –Ece Balekoğlu
[mailerlite_form form_id=11]
Kuru Otlar Üstüne, Nuri Bilge Ceylan
Yılı kapatırken bir filmden bahsedeceksek Kuru Otlar Üstüne’ye değinmeden geçmek eksik olurdu. Hem sineması hem de özel yaşantısıyla çok tartışılan Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi taşradan bıkmayanları ve umut etmekten yorgun düşenleri en misafirperver haliyle ağırlıyor. Kuru Otlar Üstüne; manipülatif, sinir bozucu, egosu büyük Samet karakteriyle ekrandan gözümüzü ayıramadığımız Nuri Bilge Ceylan filmlerinden biri oldu. İçimizdeki ve ülkedeki karanlığa bir ışık yakmasa da, layıkıyla örülmüş ve derinleştirilmiş bir solcu kadın tasviri çıkaramasa da Nuray’ın Samet’e bencilliği ve liberalliği üzerinden yüklendiği o büyük sahne içimize biraz da olsa su serpiyor. Kendi sineması içinde biçimsel farklılıklar da barındıran bu son filmiyle Nuri Bilge Ceylan, Samet’in karanlığından, taşranın teslimiyetçiliğinden, ezilen otların içimize yaydığı umutsuzluktan izleyenleri sakınıyor. –Dilara İlbuğa Yıldırım
Afire (Roter Himmel), Christian Petzold
Son yıllarda Berlinale deyince akla gelen yönetmenlerden Christian Petzold’un yazıp yönettiği Afire, 2023’te beni en çok etkileyen film oldu. Pek tabii Bir Düşüşün Anatomisi ve Past Lives gibi filmler de izler bıraktı, ama en kuvvetli hisleri bu filmin ardından yaşadım. Film, yaratım sürecinde sıkıntı yaşayan Leon’un (Thomas Schubert) ilk kitabından sonra ikincisini yazma sürecinde yaşadığı sıkıntılar sonucu arkadaşı Felix (Langston Uibel) ile tatile gitmeye karar veriyor. Gittiği tatil kasabasında Nadja’yla (Paula Beer) tanışmasıyla senaryo başka bir yöne evriliyor. Leon, kıramadığı kabuğu sebebiyle aslında becereksiz olduğunun farkına varıyor ve inziva için geldiği yerde bir dönüşüm geçiriyor. Kitap için yapamadığı atılım, Rollo May’den ödünç alırsak, “yaratma cesaretiyle” ilgili. İkisi eski, ikisi yeni dört genç arkadaşın bir arada kaldıkları evde, duygular da gençlerin etraflarındaki kurak ormanlar gibi alev almaya başlıyor. Mutluluk, şehvet ve aşk, kıskançlıklar, kırgınlıklar ve gerginlikler gün yüzüne çıkıyor.–Seçkin Serpil
Sanki Her Şey Biraz Felaket, Umut Subaşı
Aldığı ödüller ve üslubuyla kendinden fazlasıyla söz ettiren Umut Subaşı’nın ilk uzun metrajı, 42. İstanbul Film Festivali’nde en çok merak ettiğim yerli yapımdı. Film, kendine has tarzı ve mizahıyla dört gencin kesişen hikayelerini anlatıyor. Klişe denebilecek anlarda dahi seyircisini güldüren bir tarza sahip. Kendi kendine ağlayan, trajedilerine ve felaketlerine güldüğümüz karakterler hem tanıdık hem de tuhaf. Seyircisine güvenen Umut Subaşı'nın sonraki filmlerini de heyecanla bekliyorum. Sanki Her Şey Biraz Felaket, an itibarıyla MUBI’de gösterimde, mutlaka izlemenizi öneririm. –Seçkin Serpil
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()