Yalnızca Yezdan Kayacan değil
Bir düşüş sesi yankılandı içimizde. O sesi ne unutturabilir ne de üzerini örtebiliriz. Yezdan Kayacan… 13. kattan düştü. İntihar mıydı, kaza mıydı bilinmiyor. Ama biz bazı şeyleri biliyoruz. Bir oyuncunun yaşamakta zorlandığı hayatı, tutunamadığı duvarları, boğazına kadar dolmuş haldeyken sustuğu anları… Bunları biliyoruz. Biliyoruz ki bunları yaşayan yalnızca Yezdan değil.
Son birkaç yıl içinde sessizce aramızdan ayrılan sanatçıların, oyuncuların, müzisyenlerin haberleri satır aralarına sıkıştı. Kimisi iş bulamıyordu, kimisi sahneye çıkamıyordu, kimisi kendine “neden hâlâ buradayım?” sorusunu soracak cesareti bile yitirmişti. Birilerinin hep söylediği gibi “çok yetenekliydi, güleryüzlüydü" veya "bir derdi yok gibiydi…” Oysa bir derdimiz var. Bu dert kişisel değil, düzenin sırtımıza yüklediği bir dert. Bir ülkede sanat üretmek gitgide imkansız hale geliyorsa, tiyatro salonları kapanıyor, diziler üç bölüm sonra yayından kaldırılıyor, setler güvencesizlikle insan öğütüyorsa, burada bireysel trajedilerden değil kolektif bir çöküşten söz etmek gerekir.
Yalnızca işsizlik değil bu. Yalnızca ekonomik kriz değil. Yalnızca dijital platformların baskısı, reyting kaygısı, sansür, otosansür değil. Hepsi bir arada. Bir mesleği, bir hayat tarzını, bir varoluş biçimini görünmezleştiren bir yapısal yok oluş. Oyunculuk bir meslek olarak görülmüyor artık. “Bir dizide oynamıyor mu?” veya “Sosyal medyada da mı yok?” gibi sorularla bir insanın bütün varlığı, üretimi, emeği siliniyor. Ve yalnızlaşıyor. Yalnızlaşıyoruz.
Kimi sabahları uyanacak sebep bulamıyor. Kimi oyuna gidecek para bulamıyor. Kimi hâlâ neden devam ettiğini kendine bile açıklayamıyor. Ama hepimiz susuyoruz. Susmak öğretilmiş bir savunma mekanizması oldu. En tehlikelisi de şu: İntihar bile artık şaşırtmıyor kimseyi. Bu noktada söz söylemek değil, yüzleşmek gerekiyor.
Sözün anlamı varsa, birinin “ben de aynısını hissediyorum” demesi içindir. Yezdan Kayacan'ın düşüşü yalnızca fiziksel değil. Bir sistemin, bir sektörün, bir toplumun düşüşü... “Tutunamamak” kelimesi kadar gerçek bir şey yok bazı hayatlarda. Tutunacak bir yer bırakmayanlara karşı bir ağıt değil bu yazı. Bir çağrı, bir yüzleşme. Oyuncular Sendikası’ndan bağımsız tiyatrolara, sosyal medyada ses çıkaranlara kadar her adım kıymetli. Ama yeterli değil. Çünkü intihar edenleri susarak anmak, yeni suskunluklara zemin hazırlar.
Bu yazı ne Yezdan’ı tanıyor ne bir sonuca ulaşıyor. Ama şunu söylüyor: Bir daha olmasın diye konuşmalıyız. Birbirimizi duymalıyız. Bu sessizlikten bir an önce çıkmalıyız. Ve hatırlamalıyız: Bunları yaşayan yalnızca Yezdan değil. Hâlâ hayattaysak, birbirimiz için bir şey yapabiliriz.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()